Çok güzel bir gün. Bir sürü odası, upuzun koridorları olan kocaman bir evdeyiz. Bahçedeki ağaçların gölgeleri yok. Odadaki perdeler çok büyük. Yerdeki taşlarda yıldızlar kadar çok yüz var.
İkimiz bu evde mi kalıyoruz, yoksa birimiz misafir miyiz, bilmiyorum. Beş, altı yaşlarındayız. Belki sen dokuz yaşındasındır. Çünkü sen artık büyük olmak istiyorsundur. Evde bizden başka kimse var mı, yok mu, belli değil. Eğer varsa bile uzak bir odada fısıltıyla konuşuyorlardır. Belki de uyuyorlardır. Ev çok sessiz. Bizden başka hiç ses yok. Ama biz de çok sessiziz. İkimiz sessizliğin görünür haliyiz. Bazen bakmadığım bir an oluyor, ama hep sana bakıyorum. Kanepedesin. Yatıyorsun. Ama uyumuyorsun. Sıkılınca yanağını avucuna dayıyorsun. Saçların uzun. Benim saçım çok kısa, rengi görünecek kadar. Ama ne renk bilmiyorum. Sorsam sen bilirsin. Patates kabuğuna benziyor.
Ben durmadan terliyorum. Sen hiç terlemiyorsun. Kıskanmıyorum, sadece biraz kızıyorum. O zaman biraz daha terliyorum. Deniz kumu renginde bir elbisen var. Bugün onu giymek istemişsin. İpleri omuzlarından geçiyor. Parmağınla kanepenin kumaşına şekiller çiziyorsun. Çizerken bazen göz ucuyla bana bakıyorsun. O zaman hemen hayalimde yüzümü kanepe yapıyorum, parmağın yanağımda kulağımda, boynumda geziyor. Bugün üzerimde, sarı rekteki o sıkıcı gömleğim var. Limon sarısı olan. Bu durumda kendimi sana karşı önemli görmüyorum. Ama içimde bir ışıltı var.
Sandaletlerin çok güzel. Onlar da kanepenin üzerinde. Sandaletlerinle elbisen arasında görünen yerlerin de çok güzel. Ne zaman baksam, çok az bile baksam, başımı bir çember sıkıyor va biraz ateşleniyorum.
Tam ortamızda bir masa duruyor. Yuvarlak. Büyük değil. Ama üzerinde büyük bir cam tencere var. İçinde karadutlar, çiketler, kızıltoplar, dağ çilekleri var. Adını bir türlü ezberleyemediğim o siyah çekirdeklerden de var. Acaba yiyecek miyiz, diye düşünüyorum. Acaba ne düşünüyorsun?
Ben sandalyede oturuyorum. Tam senin karşında. Aramızda on buçuk adım var. Benim adımlarımla. Sandalyeyi buraya, senin tam karşına ben koydum. Ayaklarım yere değmediği için tabii onları sallıyorum. Sen buna biraz sinirleniyorsundur belki. Dikkatini dağıtıyorsam eğer. Çünkü parmağınla kanepeye çizdiğin resimleri bazen beğenmiyor, yeniden yapıyorsun. Bana bir şey demiyorsun. Belki de benim yapabileceğim bir şey olmadığını biliyorsundur. Şimdi biraz daha terliyorum. Yani sen, elimden bir şey yapmak gelmediğini bilince. Aslında senin resmini yapmak istiyorum, ama söyleyemiyorum. Çünkü ” Sen ressam değilsin ki! ” dediğinde, ” olsun..” diyerek, seni ikna edemiyeceğimi biliyorum. Hemen ressam olmak istiyorum ama bahçedeki ağaçların gölgeleri hala gelmiyor. Onun yerine sıkıcı bir sinek geliyor. Ve, ve elime konuyor. Sen görmeden hemen üfleyerek kovuyorum onu. Göz ucuyla bana bakıyorsun. ” Göz ucuyla “, çünkü sen resim yapıyorsun.
” Ne yapıyorsun? “, diye sorsam, ” Resim! ” dersin. Belki bir sinek resmi yapıyorsundur. Bunu mu yapıyorsun?
Adını hatırlayamıyorum. Belki de daha düşünmedim. Sorsam mı? Sorsam, hemen, ” Senin ki ne? ” dersin. Senin ağzını bile tuhaflaştıracak bir adım var. Ama belki de sen söylerken güzelleşir. Söylesen!
Sinek yine geldi. Şimdi de omzuma kondu; sen beni onunla görmeden hemen atlıyorum sandalyeden. O zaman başını kaldırıp bakıyorsun, ne yapıyorum diye. Yere inmiş bulunduğum için, sandalyemin yerini değiştiriyorum. Sana doğru tabii. Ama sen bunu anlamıyorsun. Bilmiyorsun ki aramızdaki uzaklık artık on adım. Şimdilik bu kadar yeter. Yeniden oturuyorum. Ayaklarım yine havada kaldığı için onları sallayayım mı, sallamayayım mı, bilemiyorum. Çünkü sallayınca da terliyorum, sallamayınca da terliyorum.
” Akşam olunca ikimiz de bu evde mi kalacağız? ” diye düşünüyorum. Duymuşsun gibi gözlerini bana çeviriyorsun. O zaman heyecandan konuşuyorum:
- Bu evde mi uyuyacağız?
- Bilmiyorum. Ama biz burada uyuyacağız.
Susup sizin kimler olduğunuzu düşünmeye başlıyorum. Yine bakıyorsun.
” Sizin eviniz yok mu? ” Başımı eğip, bizim kimler olduğumuzu düşünüyorum. Bu sırada ayaklarını yere indiriyorsun. Çok güzel indiriyorsun. Sonra da kollarını yanlara açıyorsun, oturuyorsun. Ne güzel oturuyorsun. Odaya bakıyorsun, bize bakıyorsun. Sanki unuttuğun bir uykudaydın. Bana bakarak ayağa kalkıyorsun. Hala bakıyorsun. Sonra meyvelere doğru yürüyorsun. Masadaki meyve tenceresinin üzerine eğiliyorsun. Çok eğiliyorsun, çünkü boyun uzamış, onu görmemi istiyorsun. Sonra içinden birini alıp dudaklarının arasına koyuyorsun.
“Hangisini? ” diye soruyorum içimden kendime. Yemeye başlıyorsun, göremiyorum. Merak edip baktığım için utanıyorum. Sonra bana, kanayan ağzınla bakıyorsun. Ben de hem korkuyorum hem bakıyorum. Gözlerim yanıyor. Geliyorsun. Hem bakıyor, hem geliyorsun. Ayaklarımı sallamayı bırakıyorum. Hiçbir yerimi kıpırdatmıyorum. Yaklaşıyorsun. Terlemiyorum. Hiçbir şey demiyorum. Sinek de gelmese… Çok yaklaştın. Yanımdasın. Neredeyse dokunmak üzeresin. Ve…Ama arkama geçiyorsun. Şimdi ordasın.
Orda duruyorsun. Nefesimi tutuyorum. Hiçbir yere bakmıyorum. Ellerinle sandalyemi tutuyorsun. Sıkıyorsun biraz, avuçlarını hissediyorum. Burnumun içinden ateş çıkıyor, sümüklerimin eriyeceğinden korkuyorum. Hem nefesimi, hem de onları tutuyorum. Minik saç tellerime sakinleşmeleri için yalvarıyorum. Arkamdaki soluğun daha çok yakmaya başlıyor. Bu sırada, içerilerden bir yerlerden, bir şarkı duyuluyor. Bir kadın söylüyor. Bu belki de birimizin annesi.
Sen hafif bir sesle, ” Arya “, diyorsun. Arya’n ensemde yuvarlanıyor. Kendimi geriye bırakarak sandalyemdeki ellerini sırtımla yakalıyorum. Bu sırada ses giderek uzaklaşıyor. ” Kadın şarkı söyleyerek bahçeye çıkıyor “, diye düşünüyorum. Seviniyorum, sana bakmak istiyorum. Çünkü artık çok özlemiş oluyorum. Bu sırada, başka bir kadın, yani şarkı söylemeyen kadın giriyor içeriye birden. Ve ellerin kuş gibi uçuyor arkamdan. Aynı anda havalanan iki kuş gibi.
Kadın, ” Oynadınız mı? ” diye soruyor. Sen, ” Evet. ” diyorsun. Sonra o, ” İyi, başka zaman yine oynarsınız, şimdi gidiyoruz. ” diyerek beni elimden tutup yere indiriyor. Biz odadan çıkarken, artık şaşkınlığı bırakıp, dönüp sana bakıyorum. Yeniden sandalyemi tutmuşsun. ” Sen neden kalıyorsun? ” diye içimden sorarken, çekiştiriliyorum. İşte o zaman kızıp bağırıyorum, ” Ama o benim sandalyem! ” diyorum anneme.
Melih Özuysal



Cum, Şub 12, 2010
Melih Özuysal