Her şey dört dörtlüktü. Salon muntazam bir şekilde süslenmiş, masalar en güzel yemeklerle döşenmiş, sünnet çocuğunun yatağının üstüne altın yaldızlı harflerle “Cankut” yazılmıştı. Cankut’un anne ve babası bu güzel geceyi organize edebilmek için çok sıkıntı çekmişlerdi, fakat her şey hallolmuştu işte. Hem de tam istedikleri gibi. Artık o çok önemli misafirlerini güzel güzel karşılayabilirlerdi bu görkemli, lüks mekanın kapısında. Bu gün sadece çocukları sünnet olduğu için değil; yıllarca kenetlenmiş şekilde, iç içe yaşamış bu büyük ailenin kavuşma günlerinden biri olduğu için de önemliydi. Kardeşler, kuzenler, yengeler, teyzeler, halalar… Nar taneleri gibi her biri bir yana dağılmış olsa da, tekrar tek vücut oluyorlardı işte bu gün. Cankut’larının, ailenin en küçük tanesinin, “bir tanesi”nin sünneti vesilesiyle.
Önce kolunda karısıyla Cankut’un en büyük dayısı girdi kapıdan içeri. En büyük dayıydı, ama aynı zamanda ailenin babası gibiydi. Asıl babaları çok erken yaşta vefat edince, babalık görevi Sıtkı Beye kalmıştı. Yirmi yedi yaşındaydı o zamanlar. Bir ailenin sorumluluğunu üstlenmek için hiç de küçük bir yaş sayılmazdı aslında. Fakat, aile dokuz kardeş olunca işler biraz daha karmaşıklaşıyordu tabii. Sıtkı Beyden sonraki en büyük erkek kardeşin sadece on üç yaşında olmasından da dolayı, yirmi yedisindeki Sıtkı Beyin omuzlarındaki sorumluluk herkesin kolay kaldırabileceği gibi değildi. Peki ya Sıtkı Beyin yaptığı fedakarlığa ne demeliydi? Evlenme çağında olduğu halde, kardeşlerini okutabilmek için tam on yıl boyunca evlenmemişti. Evlendiğinde de ailenin en küçüğü olan Nesrin Hanımı; Cankut’un annesini yanına almıştı. Bu yüzden çok önemli misafirlerdi ilk girenler Nesrin Hanım için. Sıtkı Bey olmasaydı, Nesrin Hanım şu an cahil bir şoför karısıydı. Ardından üç numara Nermin Hanım ve eşi girdi kapıdan. Biraz daha arkalarından güzeller güzeli kızları Birce. Ailede her çocuk çok kıymetliydi muhakkak, ama Birce’nin yeri hepsininkinden farklıydı. Güzelliğiyle, başarısıyla, hanımlığıyla örnek olmuştu kendinden küçüklere. Bir de, çok güzel şarkı söylerdi. Onunla tanışanlar, daha bir özelliğine duydukları şaşkınlıklarını atlatamadan karşılaştıkları başka bir “Birce Özelliği”ne yine şaşırır, böylece ona katman katman örülen bir hayranlık duyarlardı.
Bir süre sonra bütün kardeşler; çoluk çocukları, damatları, gelinleri, torunları torbalarıyla kendilerine ayrılan masalarda yerlerini aldı. Hiç fire yoktu, mazereti olan yoktu. Tufan Ailesi tam kadro oradaydı. Tufan ailesine yakışacak şekilde, ev sahibi olarak salonda eşten dosttan önce boy göstermişlerdi. Tam kadro Tufan Ailesinin ardından komşular, Nesrin Hanımın öğretmen arkadaşları, Cankut’un kreş öğretmeni, Muzaffer Beyin bankadan arkadaşları geldi.
Ana yemeklerden önce zeytinyağlı tabakları kondu masalara. Nesrin Hanım ve Muzaffer Bey adeta garsonlarla birlikte servis yapıyorlardı. Gözleri -aman bir masaya bir tabak yanlış gider, arasıcaklar arasında verilen sigara böreklerinden biri yanık gelir diye- garsonların peşini hiç bırakmıyordu. Neyse, her şey kusursuz gidiyordu şimdilik. E, ne de olsa, Muzaffer Bey başından işini sağlama almıştı. Garsonlara önceden bahşiş vermeyi ihmal etmemiş ve de işlerini iyi yapmaları koşulunda ecenin sonunda o bahşişin üç katı kadarını daha vereceğini garanti etmişti. Yemekler güzeliiğini içeceklerin çeşitliliği tamamlıyordu. Votkasından şarabına, rakısından cinine. Uzo bile vardı masalarda… Bu da, Nesrin Hanımın akrabalarına görmedikleri memleketleri Selanik’i çağrıştırsın diye yaptığı ince bir jestti.
Sıtkı Bey Selanik göçmeni olmaktan gurur duyar halde yetiştirmişti kardeşlerini. Tüm aile modernliklerini, açıkfikirliliklerini, aydın tavırlarını büyük oranda buna borçlu olduklarını düşünürlerdi. Tabii onlara göre, bu tek etmen olamazdı. Ne göçmenler vardı ahlaksızlık, gerikafalılık yapan. Bu, biraz da bir önceki kuşaklardan aile fertlerine aktarılan “asillik”le ilgiliydi.
Yemeklerin sonuna gelinmiş, konuklar çakırkeyif olmuşlardı. Atılan göbeklerin, çınlayan kahkahaların haddi hesabı yoktu. Elit bir ortamın aynı zamanda son derece samimi ve sıcak da olabileceğinin kanıtı gibiydi bu tören. Kendilerini eğlendirmek için davet edilmiş palyaçolar sayesinde, çocuklar bile töreni baltalayan bir unsur olmaktan çıkmış, mutlu gülücükleriyle ortamın neşesine neşe katan bir hal almışlardı. Tufan Ailesi’nin mutlu fertleri, eğlenmenin yanı sıra, birbirleriyle sevgi sözü alışverişinde bulunuyorlardu… Bugün perçinledikleri anlamlı aidiyet ve güven duygularıyla… Yaşadıkları başka hiçbir duyguyla telafi edilemez o bütünlük hisleriyle… Ailece çekilen halayla bu hisleri zirveye ulaştı. Halaya bir tek Birce katılmadı. Karnı ağrıyormuş biraz. Olsun, prensesleri huzurlu olsun da… Daha onun düğünün görecek bu aile. Kendi düğününde biraz fazla oynar, telafi eder bu durumu. Kim bilir ne ihtişamlı olacak Birce’nin düğünü. Prensiyle birlikte masal kahramanları gibi girecekler kapıdan!
Halaydan sonra salondan bir tezahürat yükselmeye başladı: “Birce! Birce! Birce!”. Salondakiler Birce’nin şarkı söylemesini istiyordu. Birce küçükken sık sık yinelenen bu “düğünlerde şarkı söyleme seremonisi” bir süredir kesintiye uğramıştı. En az beş düğündür reddediyordu söylemeyi. Çeşitli mekanlarda verdiği konserlerde herkesi mest eden o berrak sesini, düğünlerde coşan aile fertlerinden esirgiyordu. Ancak bu sefer; ilginç bir şekilde, ısrarlara karşı koymadı. Hem de karnı ağrımasına rağmen.
Tüm ihtişamı, arkadan kuyruklu yeşil elbisesi ve bal rengi dalgalı saçlarıyla bir tabloyu canlandırırcasına oturmakta olduğu yerden sahneye kadar yürüdü. Kendisine eşlik etme talebinde bulunan piyanisti kibarca reddetti.
“Sevgili Konuklar, canımdan çok sevdiğim ailem, benim Birce olmamda ayrı ayrı emeği olan dayılarım, teyzelerim, kuzenlerim, eniştelerim,, yengelerim…Şimdi size çok özel bir şarkı söyleyeceğim. Bu o kadar özel bir şarkı ki, hiçbir enstrümanın onun anlamını gölgelemesini istemiyorum”.
Salondakiler, ağzından çıkacaklara kilitlenmiş bir halde, Birce’ye hayran hayran bakıyordu. Kimileri de, “canım ne kadar narin , ne kibar, Türkçeyi de ne iyi kullanıyor” diyordu.
“O yüzden, bu şarkıyı çıplak sesle söylemek istiyorum. Çıplak sesle ve melodisiz bir şarkı söyleyeceğim şimdi size.”
Birce’nin söylediği bu cümleyi dahi kimse yadırgamadı. Herkes heyecanla şarkıyı beklemeye devam etti.
“Benim ailem, yani Tufan Ailesi, o kadar modern, o kadar açıkfikirlidir ki Onların bu özellikleriyle yarattıkları ortam sayesinde, daha sekiz yaşımda, hiçbir çocuğa nasip olmayacak bir şeyle tanıştım”.
Bu cümleyle, Tufan Ailesi’nin tüm üyelerinin yüzünde birer tebessüm belirdi. Bu tebessümlerin şiddetiyse kişiden kişiye değişiyordu: Kimi pişmiş kelle gibi sırıtırken, kimi yalnızca gözleriyle gülümsüyordu.
“Evet! Bundan tam on altı yıl önce, sekiz yaşımda cinsellikle tanıştım. Benim iki katı yaşımda olan Betül Teyzemin oğlu Korhan sayesinde! Ve bu tanışıklık yerini engin bir deneyime bırakarak iki yıl boyunca devam etti”.
Salondan şaşkınlık nidaları ve homurtular yükselmeye başladı. Fakat Birce hızlı davranarak hiçbir müdahaleye maruz kalmadan cümlesini bitirdi.
“Taa ki… “Canım” annem bu deneyime bizzat şahit oluncaya kadar! Tabii, asil Tufanların saygın bir mensubu olan Nesrin Hanım, bu durumdan sadece teyzeme bahsedip, meseleyi hasıraltı ederek kendinden beklenen asaleti gösterdi. Ve şu anda çok renkli bir cinsel hayatım varsa, bunu Korhan Ağabeyimden çok anneme borçluyum. Ama, tabii ki, en büyük teşekkürü Tufan Ailesi hak ediyor. Ne mutlu bana ki; içinizden böyle bir anne, teyze ve kuzen çıkmış. Size ömür boyu müteşekkir kalacağım”.
Vuslat Saraçoğlu
kayipedebiyat.com’dan alınmıştır



Per, Şub 25, 2010
Vuslat Saraçoğlu