<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Hikayeni Yaz</title>
	<atom:link href="http://www.hikayeyaz.com/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.hikayeyaz.com</link>
	<description>Yaz hikayeni, ibret olsun; yaz hikayeni bir umut olsun.</description>
	<lastBuildDate>Thu, 22 Jul 2010 16:36:12 +0000</lastBuildDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.9.1</generator>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>ethem babanın çiftliği</title>
		<link>http://www.hikayeyaz.com/ethem-babanin-ciftligi.htm?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=ethem-babanin-ciftligi</link>
		<comments>http://www.hikayeyaz.com/ethem-babanin-ciftligi.htm#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 22 Jul 2010 16:36:12 +0000</pubDate>
		<dc:creator>derya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hikayeyaz.com/?p=438</guid>
		<description><![CDATA[çocukar çiftliğe gider ve başlarından tuhaf olaylar geçer.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Şeyma 5.sınıfa gidiyordu okula evi uzak olduğu için   babası onu arabayla alıyordu.Her eve gelişlerinde boş arsa arasında duran çiftliklerini görüyordu.O gün yani Şeyma  korkup  annesinin yanına geldiği günden beri<br />
dinmemişti Şeymanın korkusu.Arkadaşlarının çiftlik ile konuştukları zaman içine bir kurt düşmüştü,arkadaşları çiftlikte ölülerin olduğunu söylüyorlardı.Saat gece 22.30 da komşuları ile beraber çiftliğe gitmeye karar verdiler.Çiftliğe gittiklerinde kapının üzerinde kocaman bir yazı vardı;&#8221;ETHEM BABANIN ÇİFTLİĞİ&#8221;yazılıydı.Çiftlikte ne elektrik vardı ne su.Şeyma çok korkmuştu.Annesi Şeyma endişelenmesin diye onu teselli ediyordu.Şeyma ve arkadaşları ile dışarı çıkıp elim sende oynarken komşuların kızlarından birisi yere düştü.Düştüğü an Şeyma nın gözleri büyüdü.Arkadaşının düştüğü yerde kesilmiş bir el vardı,yada o öyle görmüştü.Şeyma koşup bağırmaya başladı.<br />
-&#8221;Anne Baba,İmdat!&#8221; diye bağırdı.Sonra annesi yanına gelip;&#8221;Ne oldu kızım&#8221;diye sordu.Şeyma herşeyi anlattı.Annesi kızın düştüğü yere baktı.<br />
Şeyma nın gördüğü sadece bir eldivendi.Çiftliğe girdiler.Annesi ve babası sobayı yakmışlardı.İçerisi sıcacıktı.Kızların hepsi tek tek şarkı söylemye başlayıp aralarında küçük bir yarışma yapmışalrdı.Yarışmanın galibi derya olmuştu.Daha sonra dışarıya çıkıp arabaya bindiler.Ancak dışarıdan korkunç sesler gelmeye başlamıştı.Kızlar çok korkmuştu.Çığlık sesleri ve rüzgar sesi birleşince çok korkunç bir ses çıkmıştı.Hemen içeri girdiler.Saat gittikçe ilerliyordu.Derya içeri girmişti.İrem ve Şeyma dışrıda fotoğraf çektiriyorlardı.İrem in kardeşi Ethem de  vardı.Ethem hepimizden küçüktü.Bütün büyükler dışarıda çay içerken Şeyma İrem Derya ve Ethem sobanın üstüne biberler koyup,közleyip yiyorlardı.Sonunda mangallar gelmişti.Çocuklar çok yorulmuş ve acıkmışlardı.Hemen yemeğe başladılar.Yemek bitince herkes battaniyeleri alıp yere kurulmuşlardı.Ethem ise dışarı çıkmış eve gitmek istiyordu ortamı iyice korkınç ve ürkütücü bulmuştu.Herkes ethem için çok telaş etmişti.İrem Derya ve Şeyma Ethem için endişelendiler ve annelerine gidip eve gitmek istediklerini söylediler.Dışarı çıktıklarında ethem ortalarda gözükmüyordu.Derya ve İrem Şeymayıda alıp annelerini telaşlandırmadan Ethemi aramaya koyuşdular.Fakat hava soğuk ve heryer zifiri karanlıktı.<br />
Derya Ethemi dağılıp aramyı önerdince üç kız dağılıp Ethemi aramaya başladılar.Fakat bu sırada deryanın 5 yaşındaki kardeşide onların peşine takıldı.Şeyma bayağı bir yol yürüdükten sonra kaybolmamak için eve dönmeye karar verdi.Tam o sırada bir ses duydu.Bu Ethemin sesiydi.Ethemin yanında garip giyinmiş ve gözleri kırmızı bir bayan duruyordu.Şeyma korktu.Ethem bağırıyordu.bu seslerin üzerine İrem ve Derya geldi.tam o sırada nur:&#8221;Abla abla!&#8221;diye bağırarak yanlarına geldi ve yerde sihirli gbi parlayan bir broş bulduğunu söyledi.Tam o sırada kırmızı gözlü bayan:<br />
-&#8221;Bu çocuğu size bir şartla veririm.&#8221; dedi.&#8221;O broşu bana vermeniz gerek&#8221; dedi.Derya hemen nurdan broşu alıp kırmızı gözlü bayana verdi ve Ethemi aldı.Fakat İrem kadının hiakyesini çok merak ediyordu.Bayana sordu.Bayan çok yalnızdı broşu eline takınca gözleri normale dönmüştü.Kızlara herşeyi anlatmaya karar verdi.<br />
-&#8221;Ben çok genç ve güzel bir kadındım.Fakat ailemle beraber bu ormana pikniğe gelmiştik.arkadaşlarımızla top oynarken top bu ormana kaçtı ve ben topu almak üzere buraya geldim.Tam o sırada kötü bir cadı bu topun lanetli olduğunu ve onu bu ormanda ellersem hayatımın mahvolacağını söyledi.İnanmadım ve elledim.Tam o sırada cadının gözleri kırmızıya döndü ve beni bu ormana hapsedeceğini söyledi.Bana bu broşu verdi ve bu broşu çıkarırsan gözlerin kırmızıya döner ve erimeye bşlarsın dedi.Üstünden yıllar geçti ve b en hala bu ormandayım.beni biri bulup burdan kurtarmalıydı ve bu normal bir insan olmalıydı.İte bu gece ağaçlara doğru giderken broşumu düşürdüm onu bulmak için yürürken kardeşinizi gördüm normal bir insan olduğunu anlayıp yardım istedim fakat o benden korktu.Ben onu  tutarken üstüne siz geldiniz.Lütfen şimdi beni kurtarın.Beni sadece ormanın dışına çıkarmanız yeterli.&#8221;dedi.Bunun üzerine çocukar onu ormanın dışına çıkarıp veda ettiler.Kadın evine döndü çocuklarda çiftliğe.Tam bu sırada anne ve babaları eve gitmek üzere toparlanmış onları çağırıyorlardı.Hemen arabaya bindiler ve yola koyuldular.Böyle bir macera yaşadıkları için hem mutlu hemde şaşkınlardı.&#8221;ETHEM BABANIN ÇİFTLİĞİ&#8221;ni ise hiçbir zaman unutmayacaklardı&#8230;.</p>
<div id="crp_related"><h3>Benzer Yazılar:</h3><ul><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/maco.htm" rel="bookmark" class="crp_title">Maço</a></li><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/kaybolan-insanlik.htm" rel="bookmark" class="crp_title">Kaybolan İnsanlık</a></li><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/baharin-ve-mevsimlerin-dogusu.htm" rel="bookmark" class="crp_title">Bahar&#8217;ın ve Mevsimlerin Doğuşu</a></li><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/arabalar-bes-kurus.htm" rel="bookmark" class="crp_title">Arabalar Beş Kuruşa</a></li><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/agir-bedel.htm" rel="bookmark" class="crp_title">AĞIR BEDEL</a></li></ul></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hikayeyaz.com/ethem-babanin-ciftligi.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bir Sabah Yalnız</title>
		<link>http://www.hikayeyaz.com/bir-sabah-yalniz.htm?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=bir-sabah-yalniz</link>
		<comments>http://www.hikayeyaz.com/bir-sabah-yalniz.htm#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 09 Jun 2010 22:53:03 +0000</pubDate>
		<dc:creator>atacanp</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hikayeyaz.com/bir-sabah-yalniz.htm</guid>
		<description><![CDATA[BİR SABAH UYANIYORUM. BUGÜN HAVA ÇOK GÜZEL. TARİH 11 TEMMUZ GÜNLERDEN C.TESİ AĞAÇLAR YEMYEŞİL. HERŞEY MÜKEMMELİYET SEVİYESİNE ULAŞMIŞ DURUMDA. ZAMAN SANKİ BİRİ TARAFINDAN KOVALANIYORMUŞ GİBİ KAÇIP DURUR.VE VE İŞTE O AN. HAVA SANKİ YAĞMUR YAĞACAK GİBİ. HER TARAF BİRDEN SESSİZLEŞTİ. ÇOCUKLARIN SESİ ÇIĞLIK GİBİ GELİYOR. MÜKEMMELİYET SIR PERDESİNİN ARKASINA DOĞRU KOŞUYOR. BİR MESAJ YAĞAN YAĞMURMU [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>BİR SABAH UYANIYORUM. BUGÜN HAVA ÇOK GÜZEL. TARİH 11 TEMMUZ GÜNLERDEN C.TESİ AĞAÇLAR YEMYEŞİL. HERŞEY MÜKEMMELİYET SEVİYESİNE ULAŞMIŞ DURUMDA. ZAMAN SANKİ BİRİ TARAFINDAN KOVALANIYORMUŞ GİBİ KAÇIP DURUR.VE VE İŞTE O AN. HAVA SANKİ YAĞMUR YAĞACAK GİBİ. HER TARAF BİRDEN SESSİZLEŞTİ. ÇOCUKLARIN SESİ ÇIĞLIK GİBİ GELİYOR. MÜKEMMELİYET SIR PERDESİNİN ARKASINA DOĞRU KOŞUYOR. BİR MESAJ YAĞAN YAĞMURMU YOKSA BENİM GÖZYAŞLARIMMI BİLEMİYORUM O ANLARDA. YALNIZZLIGA TERKEDİLDİM. HER ŞEY BİR ANDA OLDU. AĞZIMDAN ÇIKAN TEK KELİME HOŞÇAKAL. MUTLUMUYUM HÜZÜNLÜMÜ ÇÖZÜMLEYEMİYORUM KALBİMİN İÇİNDEKİ SİSİN ALTINDA GİZLİ DUYGULRI. AKSAM OLUR VE SONRA GECE UYKUYA DALARIM. BİR SABAH UYANIRIM VE BEN YALNIZ.BİR PERŞEMBE GÜNÜ BAŞLAMIŞTI HER ŞEY PERŞEMBE SAAT 8;32. 30 NİSAN.BİRBİRİMİZİ BEKLEMİŞTİK SANKİ.O KADAR MUTLUYDUM Kİ&#8230;..VE BİTTİ. BAŞKA BİR BEN BULDUM KARSIMDA AYLAR SONRA BAKTIGIMDA AYNAYA. BİR MASA VE ÜZERİNDE MEYVELER,SU VE BİLMEDİĞİM BİŞEY DAHA ÖNCE HİÇ TATMADIGIM. ELİMDE BİR SİGARA BİLMEDİGİM BİR YERDEYİM. MEYHANEYMİŞ ADI YENİ ÖĞRENDİM. BEYAZ BİŞEY GETİRİYORLAR BANA. ÖNCE SU GİBİ OLUYOR SONRA SÜT. EN ÇOKTA CANIMI YAKAN ZEKİ MÜREN ŞİMDİ UZAKLARDASIN. BU KADEHİMDE SENİN İÇİN SEVGİLİM. SEN HEP BENİM KALACAKSIN VE BENDE SENİN. BAK BUNCA ZAMAN GEÇTİ BEN HALA YALNIZIM BIRAKTIGIN GİBİ. KİMSEYE ACMAMAYA DAİR YEMİN ETTİM TÜM KAPILARIMI. ANAHTARLAR SADECE SENİN ELLERİNDE. BU SENİN ŞEREFİNE SEVGİLİM. ÖLÜME BİR ADIM DAHA YAKLASIRKEN YUDUMLADIGIM BU ŞEY SENİN ŞEREFİNE (ap) tamamiyle gerçektir: saygılarımla</p>
<div id="crp_related"><h3>Benzer Yazılar:</h3><ul><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/arya.htm" rel="bookmark" class="crp_title">Arya</a></li><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/eski-romada-yasayan-biri.htm" rel="bookmark" class="crp_title">Eski Roma&#8217;da Yaşayan Biri</a></li><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/boslukta-dans.htm" rel="bookmark" class="crp_title">Boşlukta Dans</a></li><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/gecenin-gozyaslari.htm" rel="bookmark" class="crp_title">Gecenin Gözyaşları</a></li><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/yumurtali-ekmek-kizartmasi.htm" rel="bookmark" class="crp_title">Yumurtalı Ekmek Kızartması</a></li></ul></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hikayeyaz.com/bir-sabah-yalniz.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title></title>
		<link>http://www.hikayeyaz.com/434.htm?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=434</link>
		<comments>http://www.hikayeyaz.com/434.htm#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 28 May 2010 16:52:25 +0000</pubDate>
		<dc:creator>aciz_kul</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hikayeyaz.com/434.htm</guid>
		<description><![CDATA[günlerden salı herzamanki gibi işten cıkıp eve gitmek icinyola koyuldum ogünde icimde kötübirvar hictadım duzumyok kendimden gecmiş şekilde eve giyorum eve giderken yolkenarından bir araba yaklaşdı bana arabayısüren kişi  oralarda bulunan bir ev tarif etdi bende o evi bilmiyorumdedim gercekdende bilmiyordum snra tşk etdi  bnde yola devam etdim araba bir süre orda durdu [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>günlerden salı herzamanki gibi işten cıkıp eve gitmek icinyola koyuldum ogünde icimde kötübirvar hictadım duzumyok kendimden gecmiş şekilde eve giyorum eve giderken yolkenarından bir araba yaklaşdı bana arabayısüren kişi  oralarda bulunan bir ev tarif etdi bende o evi bilmiyorumdedim gercekdende bilmiyordum snra tşk etdi  bnde yola devam etdim araba bir süre orda durdu snra arabanın geldini gördüm yine yanıma yaklaşdı gine cagırdı bana sn nerede oturiyorsun dedi bende sizi ilgilendirmez die tepki verdim  yani kim olsa öle tepgi verir öledince arabanın arkasındanki 2 kişi cıkdı ve  bana arabaya binmemisöledi bn osırada bagırmaya başladım osırada daha önce hiç o kadar sakin görmedigim catdeyi okadar sakin okadar sessiz görmemişdim hiç kimse sesimi duymamışdı benim azıma ve gözümü kapatiı bayıltmışlar ben kendimden gecmişim kendime geldigimde daha önce hiç görmedigim manzarayla karşılaşdım erkekler bir birleriyle ilişkiye giriyorlardı gözlerim  yarı acık yarıkapalı aglamaya başladım benim uyandıgımı gören bana evi tarif eden adam yanıma yakladı agzımı acıp banada kendileri gibi olacaımı söledi ben bagırarak yardım istedim ama nafile kimsebeni duymadı daha snra beni soyundurdular daha snrasını tahmin ediyorsunuzdur anlatmak isdemiyorum bu utancverici olayı ben yaşadım başlakarı yaşasın idemiyorum o günden snra hayatdan hiçbir ümidim kalmadı ve öle yaşıyorum yaşadıgım hergüne lanet ediyorum henüzyaşım 17 ama bu olay beni kendimden hayatdan sogutdu şimdi ise hala aynı hayata hiç birşey olmamış gibi devam ediyorum ama icim hergecen güneriyor bu utancla yamamak yiyip bitiriyor beni neyse benim utanc verici hikayemi dinlediginz icin herkeze tekkurler&#8230;</p>
<div id="crp_related"><h3>Benzer Yazılar:</h3><ul><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/ask-doktoru.htm" rel="bookmark" class="crp_title">Aşk Doktoru</a></li><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/agir-bedel.htm" rel="bookmark" class="crp_title">AĞIR BEDEL</a></li><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/otuzbirinci-nesil.htm" rel="bookmark" class="crp_title">Otuzbirinci Nesil</a></li><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/feridun-bey-kompleksi.htm" rel="bookmark" class="crp_title">Feridun Bey Kompleksi</a></li><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/ethem-babanin-ciftligi.htm" rel="bookmark" class="crp_title">ethem babanın çiftliği</a></li></ul></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hikayeyaz.com/434.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>AĞIR BEDEL</title>
		<link>http://www.hikayeyaz.com/agir-bedel.htm?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=agir-bedel</link>
		<comments>http://www.hikayeyaz.com/agir-bedel.htm#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 13 Apr 2010 20:12:30 +0000</pubDate>
		<dc:creator>e_l_i_f</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hikayeyaz.com/?p=428</guid>
		<description><![CDATA[                             AĞIR BEDEL
 
                         Bazı insanlar şansız mı doğmuş bilmiyorum, ama Nurcan’ın şansız doğduğu kesin. Daha doğrusu o öyle düşünüyordu. Çünkü hayatı hiç istediği gibi bir hayat değildi.
                   Nurcan; çok zengin bir ailenin tek evladıdır. Aile  si ona olabildiğince maddiyat sağlamıştır, her istediği alınmıştır hatta istemeye fırsat bulamadan alınmıştır. Ama tek bir eksiği vardır, o [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h1>                             AĞIR BEDEL</h1>
<p> </p>
<p>                         Bazı insanlar şansız mı doğmuş bilmiyorum, ama Nurcan’ın şansız doğduğu kesin. Daha doğrusu o öyle düşünüyordu. Çünkü hayatı hiç istediği gibi bir hayat değildi.</p>
<p>                   Nurcan; çok zengin bir ailenin tek evladıdır. Aile  si ona olabildiğince maddiyat sağlamıştır, her istediği alınmıştır hatta istemeye fırsat bulamadan alınmıştır. Ama tek bir eksiği vardır, o da sevgi…</p>
<p>                   Nurcan’ın babası görevinde başarılı bir milletvekili, annesi ise o dernek senin bu vakıf benim gezip duran, ev ile herhangi bir alakası olmayan hatta anne demeye ispat isteyen bir kişidir.</p>
<p>                   Nurcan hayatı boyunca tek bir şey istemektedir; herkesten kendisini karşılıksız sevmesidir o da. Çünkü sevgiye o kadar aç ve muhtaçtır ki… Bütün arkadaşları sırf babasının ünlü bir milletvekili olduğundan dolayı arkadaş oluyorlar. Nurcan’ı Nurcan olarak seven hiçbir kimse yok, buna anne ve babası da dahil.</p>
<p>                   Babası kızına ilköğretim dahil hep özel ders verdirmiş. Böylelikle kız çocukluğunu da yaşayamamış. Yazları bile hiç adam akıllı tatil yapamamış bile. Çünkü babası çok yoğun olduğundan dolayı annesi de hep arkadaşları ile turlara çıktığından o da zorunlu olarak kamplara gitmiş ve oralarda da aynı muamele, yapmacık sevgi…</p>
<p>                   Yıllar geçmiş ve Nurcan üniversiteyi kazanmış. İçinde bir umut vardı; üniversite, hayatının çekilmezliğini söküp alacaktı. E tabi sonu kötü bitse de öle de oldu denilir.</p>
<p>                   Nurcan bugüne kadar yaşayamadığı hayatını bundan sonra yaşamaya karar verdi. İçinden ne geliyorsa yapacaktı iyi veya kötü. Buna kıyafet tarzını değiştirmekle başladı. Ardından saçının stili değişmeye başladı.</p>
<p>                   Kendini değiştirme evresinde bir çocukla tanışmıştır. Çocuk serseri mi serseri, saç-baş birbirine karışmış, kulağında, kaşında küpeler… Ama çocuk bir o kadar da yakışıklı ve ağzı güzel laf yapıyordur. Zaten sınıfta ilk o dikkatini çekmiş ve o kişiden etkilenmiştir. Çocuk da bunun farkındadır. Çünkü ona sürekli bakıyordur, resmen çocuğu gözleriyle yiyordur. Çocuk ise daha önceden bunun ünlü bir milletvekillinin kızı olduğunu da duymuştur, geçimini sağlamak için ideal biri olabileceğini düşünmüştür ve kıza yaklaşmaya başlamıştır. Zaten kız dünden razı kısa bir sürede çıkmaya başlamışlar. Yalnız bir sorun vardır; o da Nurcan’ın daha önce hiç çıktığı olmamasıdır. Bu yüzden de nasıl davranacağını bilmemektedir ve dayanamayıp çocuğa “Sen benim ilk çıktığımsın biliyormusun” diyerek asrın hatasını yapmasıdır. Bunu duyan çocuk bu duruma hiç şaşırmamıştır. Çünkü tahmin etmektedir, hareketlerinden anlamıştır.</p>
<p>                   Nedense Nurcan bu çocuğa çok güvenmiştir. Onu milletvekili kızı olarak değil de sırf Nurcan olarak seviyor zannetmektedir. Fakat yanıldığını çok sonra anlamıştır, ama artık çok geçtir.</p>
<p>                   Babasının iş için çıktığı seyahatinde annesinin de bu durumu fırsat bilip o da kendi arkadaşlarıyla bir tura katılmıştır. Bu durumları bilen çocuk Nurcan’ı evine davet etmiştir. Nurcan da hiç tereddüt bile etmeden kabul etmiştir. Çocuk kızı zil zurna sarhoş edip onunla ilişkiye girmiştir ve bunu videoya çekmiştir. Sabah olduğunda kız hiç pişman değildir bu durumdan. Çünkü ilk defa bir kişi onu gerçekten sevmiştir ve o bunu hak ediyordur.</p>
<p>                   Çocuk artık kızı tamamen kendisine bağladığını düşünerek kızı yavaş yavaş uyuşturucuya da alıştırmıştır. Kız halinden gayet memnundur. Giderekte madde bağımlısı ve alkolik olmuş çıkmıştır. Annesi ve babası kızının bu durumunun farkında bile değildir, çünkü kendine göre o kadar yoğunlardır ki kızları eve hiç uğramasa fark etmeyeceklerdir bile.</p>
<p>                   Nurcan ve sevgilisi katıldıkları bir partide içkinin ve eroinin dibine vurmuşlar, vücutlar gevşemiş bir halde koltuğa yarı baygın yatarken sevgilisi “Sen benimsi, ben ne istersem onu yapmak zorundasın benimle o ilk yatığın geceki video bende o videoyu babana göndermemi istemiyorsan şu karşıda seni bekleyen çocukla sadece bir gece geçireceksin” dedi. Kız neye uğradığını şaşırdı. Güvendiği tek insan da onu karşılıksız sevmiyormuş hatta hiç sevmiyormuş.Kız direk buradan kaçmak istedi,ayağa kalktığında çocuk kolundan tutup onu tokatlamaya başladı,daha sonrada sürükleyerek onu yatak odasına götürdü.Kız birden konuşmaya başladı ‘Bana ilk başta biraz fazla eroin getir ben kafayı bulayım ondan sonra’dedi.Çocuk bunun üzerine eroini getirdi.Kız ‘hemen gelmesin benim kafayı bulup daha sonra hazırlanmam zor olur’dedi.Çocuk bunada uymaya karar verdi,düşündü nasıl olsa biyere kaçamaz diye ve odadan çıktı.  </p>
<p>             Kız hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı.Çünkü hayatının sonu gelmişti artık,gözlerini birdaha açmamak kaydıyla son kez kapatacaktı.Annesine ve babasına okadar öfkeliydiki yaşamına son vermesine neden olan kişilerdi.Gözlerinden yaşlar akarak horumu koluna bağladı ve iyice sıktı daha sonra hıçkıra hıçkıra iğneyi koluna batırdı ve yatağa boylu boyunca uzandı.Göz kapakları yavaş yavaş kapandı ve sonsuz uykuya daldı bütün herkesi ve herşeyi geride bırakarak…</p>
<p>            Aşağıda çocuklar Nurcan’ı beklerken boş durmamışlar ve içki içmeye devam etmişler,içkiyi fazla kaçırınca da oldukları yerde sızıp kalmışlar.Sabah olduğunda da Nurcan’ı yatağında ölü bir halde buldular.   </p>
<p>            Aylar sonra Nurcan’ın katili yakalandı Nurcan’ın babasıyla katil yüz yüze geldi.Adam ‘neden neden benim kızım?’dedi.Çocuk yıllar önce babamı işten çıkarmıştın hiç yoktan bi sebep için.Babam daha sonra hiçbir yerde iş bulamadı.Borçlarımız bayağı bi birikmişti.Babamın artık canına taketti ve kendini öldürdü.Sen benim babamı aldın,bende senin kızını aldım,intikamımı artık almış oldum dedi ve ordaki görevliye kendisini koğuşa götürmesini söyledi.</p>
<div id="crp_related"><h3>Benzer Yazılar:</h3><ul><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/ethem-babanin-ciftligi.htm" rel="bookmark" class="crp_title">ethem babanın çiftliği</a></li><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/insana-hayvanlik-dersi.htm" rel="bookmark" class="crp_title">İnsana Hayvanlık Dersi</a></li><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/arabalar-bes-kurus.htm" rel="bookmark" class="crp_title">Arabalar Beş Kuruşa</a></li><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/dugunde-dugum.htm" rel="bookmark" class="crp_title">Düğünde Düğüm</a></li><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/maco.htm" rel="bookmark" class="crp_title">Maço</a></li></ul></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hikayeyaz.com/agir-bedel.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Asfalt Yol</title>
		<link>http://www.hikayeyaz.com/asfalt-yol.htm?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=asfalt-yol</link>
		<comments>http://www.hikayeyaz.com/asfalt-yol.htm#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 22 Mar 2010 17:16:27 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Sabahattin Ali]]></category>
		<category><![CDATA[asfalt]]></category>
		<category><![CDATA[asfalt yol]]></category>
		<category><![CDATA[gerçek öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye oku]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye yaz]]></category>
		<category><![CDATA[köy hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[köy öyküleri]]></category>
		<category><![CDATA[kurgusla öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[öykü oku]]></category>
		<category><![CDATA[öykü özetleri]]></category>
		<category><![CDATA[öykü yaz]]></category>
		<category><![CDATA[sabahattin]]></category>
		<category><![CDATA[türk edebiyatı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hikayeyaz.com/?p=424</guid>
		<description><![CDATA[&#8211;Bir köy öğretmeninin notlarından&#8211;
İstasyondan kalkıp vilayet merkezine giden kamyon, iki saat kadar sarstıktan sonra, beni gideceğim köye ayrılan yolun başında bıraktı. İki adım bile atacak halim yoktu. Çantamı yanıma koyarak, kenarlarından otlar fırlayan bir taşın üstüne oturdum. Kafamdaki uğultuyu dinlemeye başladım.
İçi tozla karışık ter kokan kamyon dünyanın bu en bozuk yolunda bizi birbirimize vura vura [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>&#8211;Bir köy öğretmeninin notlarından&#8211;</p>
<p>İstasyondan kalkıp vilayet merkezine giden kamyon, iki saat kadar sarstıktan sonra, beni gideceğim köye ayrılan yolun başında bıraktı. İki adım bile atacak halim yoktu. Çantamı yanıma koyarak, kenarlarından otlar fırlayan bir taşın üstüne oturdum. Kafamdaki uğultuyu dinlemeye başladım.</p>
<p>İçi tozla karışık ter kokan kamyon dünyanın bu en bozuk yolunda bizi birbirimize vura vura sersem etmişti. Birdenbire duraklamalar, bir çukura yuvarlanır gibi sarsıntılar, bana nerede olduğumu bile unutturmuş ve beni karanlık bir rüya dünyasına atmıştı. Şimdi oturduğum taşın üzerinde bu rüyadan silkinmeye çalışıyordum.</p>
<p>Gideceğim köyü şoför göstermişti. Burası oturduğum yerden yarım saat kadar uzakta, külrengi bir kerpiç yığını idi. Bir kenarda ince ince yükselen yine külrengi birkaç kavak, orada, ufacık da olsa, bir su bulunduğunu anlatıyordu.</p>
<p>Belki bir saat oturduğum yerde kaldıktan sonra yavaşça ve sallanarak doğruldum. Küçük çantamı yerden alıp yürümeye başladım. Kendim köylü olduğum ve bizim köylülerimizi iyi tanıdığım için içimde yabancı bir yere gidiyorum hissi yoktu. İlk vazifemde muvaffak olacağıma emindim.</p>
<p>Akşam olmaya başlamıştı. Köye yaklaşınca ortalığı büsbütün bir kızıllık kapladı. Kırmızı bir deniz gibi parlayıp kımıldayan bu bir karış boyundaki kuru bozkır otlarının üzerinde upuzun gölgem yatıyor ve gölgemin başı, ileride, aralarından yer yer çekirgeler fırlayan bu otların arasında kayboluyordu.</p>
<p>Köyün kenarındaki birkaç evin önüne gelince burnuma yanmakta olan tezek kokusu geldi. Gözümün önünde, saç üzerinde yufka pişirilen bir ocak ve bekleşen yalınayak çocuklar canlandı.</p>
<p>Sokaklarda daha evlerini bulamamış birkaç inek kuyruklarını kalçalarına çarparak yürüyor ve ara sıra böğürüyordu. Bu öyle bir böğürüştü ki, uzun uzun düşündükten sonra söylenen derin manalı bir söze benziyordu.</p>
<p>Gitgide daha kuvvetlenen keskin bir gübre kokusu beni daha çok buraya yaklaştırdı. Köy yaşayan, çalışan bir mahluktur ve bu koku onun ter kokusudur. Dünyada hiçbir koku beni bu kadar saramamış, kafamdan birbiri arkasına bu kadar çok hatıralar yuvarlayıp geçirmemiştir.</p>
<p>Kahvenin önünde birkaç ihtiyardan başka kimse kalmamıştı. Beni görünce yerlerinden kalkmadan baktılar. Yanlarına gidip oturdum; kim olduğumu anlattım. İçlerinden biri muhtarmış. Benden önceki öğretmen gideli altı ayı geçtiğini, o zamandan beri okulun kapalı durduğunu söyledi:</p>
<p>-Daha harmanların hepsi kaldırılmadı. Çocuklar okula falan gelmezler. Beş on gün oturup dinlenirsin!- dedi.</p>
<p>&#8230;</p>
<p>Çocukları toplamak, dersleri yoluna koymak pek güç olmadı. Köylüler kendi dilleriyle konuşanları anlamakta gecikmiyorlar. Şimdilik hiçbir şeyden şikayetçi değilim. Yalnız bir yol meselesi var ki, bunu kendime iş edindim ve aylardır uğraşıyorum. İlk geldiğim gün kamyonda canımı çıkaran o yol, meğer bütün vilayetin en büyük derdiymiş. Herkes mahsulünü, yolcusunu bunun üzerinden geçirmeye mecbur. Başka yol yok ve buna da yol demek için pek bol keseden atmak lazım. İşin garibi, vilayet merkezini altmış kilometre uzaktaki demiryoluna bağlayan yol da bu!.. Herhalde daha mühim işler bunun yapılmasını bu kadar geri bırakmış. Ben, hem bizim köyden, hem de başka köylerden vilayete müracaat ettirdim; yolun yaptırılmasının ne kadar lazım olduğunu dilim döndüğü kadar anlattım. Uzun istidaları hükümet memurları pek okumazlar diye, her fikrimi ayrı bir istidaya yazarak bunları ayrı ayrı köylerden verdirdim. Böylece hepsi okunmuş olacak. Yolun yapılmasında köylünün nasıl yardımı olacağına dair de birçok fikirler ileri sürdüm.</p>
<p>Geçenlerde şehre gittiğim zaman maarif müdürü bana biraz tuhaf muamele etti. Kızıyor da kızdığını belli etmeyip alay etmeyi tercih ediyor gibiydi. Neden diye merak ettim. Sonra laf arasında:</p>
<p>-Siz okul dışındaki işlerle de uğraşacak vakit bulabiliyorsunuz galiba, talebeniz pek mi az?- dedi.</p>
<p>-Az değil ama, o da vazifem değil mi?- diye cevap verdim.</p>
<p>Alaycı gözlerini üstümde gezdirdi. Bir şey söylemedi. Sonra dışarıda, kahvede arkadaşlardan duydum. Maarif müdürü bana kızgınmış. Ben köylülere Teşkilatı Esasiye Kanunu&#8217;nu (Anayasa) okumuş, anlatmıştım. Kadastro&#8217;da işi olan bir köylü bir istida vermiş, bir müddet sonra da cevap istemiş. Ne cevabı, denince:<br />
-Basbayağı cevap vereceksiniz! Mecbursunuz! Kanun var!- diye dayatmış. Sormuşlar, araştırmışlar, kanunu benden öğrendiğini anlayınca maarif müdürüne şikayet etmişler.</p>
<p>Hele bu yol işiyle bu kadar uğraştığıma kızanlar pek çok. Bir alakaları olduğundan değil, iş olsun diye kızıyorlar. Benim öğretmen olduğum köyde oldukça zengin bir Rüstem Ağa var. Şehirde arabacı dükkanı işletiyor, yaylıları, kağnıları tamir ediyor. Bunun istida veren köylere gidip benim aleyhime sözler söylediğini duydum. Pek şaşmadım. Bütün teşebbüslerden henüz bir şey çıkmadı. Ara sıra bu işin arkasını bırakacak oluyorum. (Çünkü hükümetteki, hele nafıadaki (Eskiden Nafıa (Bayındırlık) Vekaleti&#8217;nin kentteki yönetim birimi.) memurlar benimle açıktan açığa alay ediyorlar.) Fakat akşamları köyde, istasyondan dönen arabaların, kağnıların ve zavallı hayvanların halini<br />
görünce içim acıyor. Kendi kendime: -Başladığın işi yarıda bırakma iki gözüm, sana yakışmaz!- diyorum.</p>
<p>Ne de uzun muameleleri varmış böyle şeylerin. Vilayet konağında bizim istidaların girip çıkmadığı oda kalmadı. Köylüler bile benim bu gayretime şaşıyorlar. Onlarda da bu işin sonu çıkacağına dair bir ümit yok.</p>
<p>Hala bir şey çıkmadı&#8230; Galiba bu yolu yapmayacaklar. Köylü de bana yardım etmiyor. Pek ölü mahluklar&#8230; Belki de pek akıllı mahluklar da, boşuna yere uğraşmak istemiyorlar. İçimde hiç şevk kalmadı. İnsana birkaç kelime ile cevap verseler yine neyse, fakat ne evet, ne hayır!&#8230; Sanki bu istidaları ses vermez bir derin kuyuya atmışız&#8230;</p>
<p>Akşamları köyün yanı başındaki sırta çıkarak uzakta tozlara bulanıp uzanan yolu seyrediyorum. Bazan tozdan bembeyaz olmuş ve üstüne sepetlerle denkler sarılmış bir kamyon görünüyor, bir bataklıkta dizlerini kaldırıp indirerek yürüyen bir insan gibi ileri geri sallanarak, yıkılacak gibi olarak, ağır ağır ilerliyor. Bu o kadar üzücü bir manzara ki, tekniğin en son ifadelerinden biri olan bu makine ile dünyanın bu en iptidai yolunun mücadelesini görmemek için insan gözlerini kapıyor. Bazan koşup yolu avuçlarımla düzeltmek, orada hiç olmazsa beş on metrelik bir yeri bir -yol- haline koyarak kendi hisseme düşen vazifeyi yapmış olmak istiyorum.</p>
<p>Bizim iş birdenbire canlandı. Geçenlerde şehre büyüklerimizden biri gelmiş. Otomobili ne kadar rahat da olsa bu yol yine kendini hissettirmiş olacak ki, bir laf arasında valiye bundan bahsetmiş, vali de hemen atılarak: -İlk düşündüğümüz şeylerden biri de budur, hemen bu sene yaptırmak istiyoruz, projeleri hazırlanıyor. Hatta asfalt yaptırmayı bile düşünüyörüz&#8230; Acaba bu yol asfalt olsa şehrimizi sık sık şereflendirir misiniz?- demiş.</p>
<p>O büyük zat da:</p>
<p>-Gelirim tabii&#8230;- diye cevap vermiş.</p>
<p>Bunun üzerine asfalt meselesi aldı yürüdü. Ben meğer uykudaymışım, vali projelerden bahsediyor&#8230; Demek zannettiğim kadar bu işe lakayt değillermiş, yalnız gürültüsüz, şatafatsız bir şekilde halka hizmet etmeyi daha uygun buluyorlarmış.</p>
<p>Fakat bu sessizliğin aksine olarak bu sefer de iş pek yaygaraya verildi. Vilayetin, yemek listesi büyüklüğünde haftalık gazetesinin yarısını asfalt şose havadisleri dolduruyor. Köyde de itibarım artar gibi oldu. Bizim köylülerin insana muamele edişleri zaten barometre gibi.</p>
<p>Bence bu yolu asfalt yapmaya şimdilik hiç lüzum yoktu. Üç dört misli fazla masraf edileceğine, bu para daha lüzumlu yerlere harcanabilir ve buraya, kendimize göre bir yol, temiz bir şose yeterdi. Fakat belki başka bir düşündükleri var. Belki her şeyin son derece mükemmel olmasını istiyorlar. Bu kadar büyük işlere aklım ermez. Bir yol olsun da, paramız varsa isterse halı da döşetilsin&#8230;</p>
<p>Vali Ankara&#8217;ya gitmiş. Tetkikat yapan mühendisler yolun yarım milyona çıkacağını söylemişler, halbuki vilayet bütçesi 350 bin lira&#8230; Bu parayı bulmak için bankalara müracaat edilmiş, onlar da Maliye Vekaleti&#8217;nin kefaleti olmadan para vermemişler, Maliye Vekaleti de Meclis&#8217;ten izin almadan kefil olamazmış, hulasa karışık işler vesselam. Vali bütün bunları yoluna koymak için gitmiş&#8230; Adamcağız bu yol meselesini kendine iş edindi. Meclisi Umumi&#8217;den tahsisat almak için bir nutuk vermiş, vilayet gazetesinde okudum. Bir belagat numunesi. Kendisini bu yol işine dört elle sarılmaya sevk eden, o büyük zatın işareti olduğunu söylüyor ve onun yol yapıldıktan sonra daima geleceğini vaat ettiğini hatırlatıyor. Hakikaten büyüklerimiz her şeyi görüyorlar ve bir işaretleriyle uyuyanları uyandırıyorlar. Yalnız vali bu yol için halkın da birçok müracaatları olduğundan hiç bahsetmiyor, yolun köylüye ne kadar faydası olacağını da söylemiyor. Belki bunlar herkesin bildiği şeyler de onun için. Her ne ise, bu yol işinde bir damlacık tesirim olduysa ne mutlu bana&#8230;</p>
<p>&#8230;</p>
<p>Yolun yapılmasına başlandı bile. Bankalardan borç alınmış, bilmem kaç senede ödenecekmiş. Borç taksitlerine karşılık olmak üzere hastane tahsisatından biraz kırpılmış ve önümüzdeki sene maarif kadrosu biraz kısılacakmış. İşin buraya varacağını hiç düşünmemiştim. Fakat daha ortada bir şey yok. Vakitsiz telaş etmeyelim. Para bulmak isteyince maariften önce akla gelecek çok şeyler var. Mesela vali çok alakadar olduğu bu yol meselesi için şimdilik vali konağı yaptırmaktan vazgeçebilir&#8230;</p>
<p>Yol ilerliyor, bizim köye ayrılan köşede de hararetli çalışmalar var. Silindirler gelip gidiyor ve alacalı bulacalı bir sürü köylü amele karıncalar gibi çalışıyor. Bu çalışma akşam geç vakte kadar sürüyor, sonra kenardaki çadırlara çekilip yatıyorlar. Amelenin çoğu açıkta yatıyor. Müteahhit çadır yetiştirememiş. Şafakla beraber tekrar faaliyet başlıyor. Bizim köyden de amele yazılanlar var. Beş on kuruş kazanıp vergi borcunu ödeyecekler. Bunlar geceleri köye dönüyorlar; ama pek bitkin bir halde. Müteahhidin başlarına diktiği memur ekmek yemek için bile on dakika zor izin veriyormuş.</p>
<p>Bizim köylü önceleri pek lakayttı, fakat taş döşenip asfalt işi başlayınca hepsini bir merak sardı. Kocaman kazanlarda kaynatılıp sonra yerlere dökülen bu kara şeyin üzerinde yürünebileceğini, hele kamyonların ve arabaların geçeceğini pek kabul edemiyorlar. Tarlaları bu tarafta olanlar akşamları dönerken yolun kenarındaki hendeğe çömelip sigaralarını tüttürerek silindirin ileri geri gidişine bakıyorlar ve tanıdıkları amelelerle aldıkları yevmiyeler hakkında konuşuyorlar.</p>
<p>&#8230;</p>
<p>Yol bitti. Birkaç gün sonra açılış töreni olacak. Köyün yanındaki tepeye çıkıp bakınca, uzakta kara bir yılan gibi parlıyor. İki tarafına ağaç da dikeceklermiş. Enfes bir şey doğrusu. Bütün Vilayet halkının buradan nasıl akın akın geçeceğini, nasıl kolaylıkla, kayar gibi istasyona varacağını düşündükçe içimde bir şey hopluyor. Yolun sağlamlığı hakkında dedikodular var&#8230; Müteahhit adamakıllı vurdu diyorlar. Fakat herhalde dedikodudan ibaret. Bu dehşetli güzel manzaranın karşısında insana nasıl fena düşünceler gelebilir, şaşıyorum.</p>
<p>&#8230;</p>
<p>Bugün ömrümün en mesut günü idi. Şehrin kenarında taklar kurulmuştu, bütün memurlar resmi elbiselerini giyip gelmişler. Hususi muhasebe müdürü bile, bej pardösüsünün üstüne silindir şapkayı oturtmuş, -1.55- boyu ile ön tarafta yer almış. Ben de bir kat elbisemi silip ütüledim ve öyle geldim. Maarif müdürü ters ters bakıyor ama, ne derse desin, bir gün köyden ayrılmakla kıyamet kopmaz ya&#8230; Bu yol bir parça benim eserim demektir&#8230; Halk ve köylü uzaktan seyrediyorlardı, yanlarına gittim, konuştum, sevincimden herkesi kucaklayacağım geliyor. Yerime döndükten sonra aklıma geldi, köylülere, yakına gelmeleri için işaret ettim. Bu yol herkesten evvel onların demektir. Birkaç tanesi ilerleyecek oldu, jandarmalar bırakmadı, ben de sesimi çıkarmadım ama neşemin yarısı kaçtı.</p>
<p>Vali uzunca bir nutuk verdi, sesi pek gür olmadığı için iyi işitemedim, yalnız kulağıma: -Cumhuriyet, bayındırlık&#8230; Rehberlerimiz&#8230; Her şey halk için&#8230;- sözleri geldi. Birkaç kişi daha, kısa sözler söylediler. Kordele kesildi, önde valininki olmak üzere, bir otomobil kafilesi hızla ileri atıldı. Arkasından memurlar beş on adım yürüdüler, herkes ayağını asfalta alıştırır gibiydi. Köylüler belki acemiliklerinden, belki de bir şey söylerler diye çekindikleri için, asfalta basmaya cesaret edemeyerek yolun iki kenarındaki toprak kısımda yürüyorlar ve büyük gözlerle ortaya, üzerinde taze otomobil lastiği izleri ıslak ıslak parlayan asfalta bakıyorlardı.</p>
<p>Her şeye rağmen köye muzaffer bir kumandan gibi döndüm.</p>
<p>&#8230;</p>
<p>Yolun açılışının onuncu günü nafıanın fen memurları vilayete bir rapor vermişler. Kağnıların ve öküz arabalarının, hatta diğer arabaların da asfaltı şiddetle tahrip ettiğini bildirmişler. Bunda yolun pek sağlam olmamasının de tesiri olacağını hiç ağızlarına almamışlar, halbuki yalnız kağnıların değil, biraz yüklüce kamyonların geçtiği yerlerde bile çukurlar kalıyor ve yer yer bozukluklar görülüyordu.</p>
<p>Vilayetçe telaşa düşmüşler. Daha parası ödenmeyen yolun, o büyük zat şehri bir kere bile şereflendirmeden on beş gün içinde eski haline dönmesi tehlikesi karşısında hemen toplanmışlar ve lastik tekerlekli olmayan nakil vasıtalarının asfalt yoldan geçmelerini menetmeye karar vermişler.</p>
<p>Köyde bu havadise kimse inanmak istemedi, fakat birkaç köylü jandarmalar tarafından durdurulup kağnılarını yoldan çıkarmaya, çamurlu tarlalardan geri dönmeye mecbur edilince, herkes işin ciddi olduğunu anladı.</p>
<p>Bu yasak pek ağırdı. Yol iki dağ arasındaki bir boğazdan geçtiği için, şimdi istasyona gitmek isteyenler bu dağı dolaşacaklar ve tam altı saat ziyan edeceklerdi. Bir yere toplanıp bir çare düşündüler, fakat ne jandarmalara karşı koymaya, ne de kağnılara lastik tekerlek taktırmaya, şimdilik imkan yoktu.</p>
<p>Altı saat daha fazla süren ve eskisinden birkaç defa daha berbat olan bir yoldan gidecekler, dağın arkasından dolaşacaklardı&#8230;</p>
<p>Hiçbirisi artık benimle konuşmuyor, hepsi bana düşman gözlerle bakıyordu. Bir gün akşamüstü muhtar geldi:</p>
<p>-Oğlum- dedi, -biz senden şikayetçi değildik ama, bu yol meselesi işi değiştirdi. Köylü başımıza gelen bu derdi senden biliyor ve söz dinlemiyor. Birkaç keredir seni dövmeye, hatta daha ileri gitmeye kalktılar, ben önüne zor geçtim&#8230; Başka köylerde de senin düşmanların çoğalıyor. Bir gün başına bir iş gelir. İyisi mi, güzellikle buradan git. Darılma, gücenme, hakkını helal et!-</p>
<p>Ben de bunu düşünmüyor değildim. Köylünün bana karşı aldığı tavırdan hayırlı mana çıkaramazdım. Birkaç parça eşyamı çantama doldurdum, artanını bir bohça yaptım; bu köye geldiğim gibi yine bir akşam vakti, güneş sarı otlara uzanır ve rüzgar bunları kızıl bir deniz gibi dalgalandırırken, keskin gübre kokularını ve tezek dumanlarını arkamda bırakarak, çıktım yürüdüm.</p>
<div id="crp_related"><h3>Benzer Yazılar:</h3><ul><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/ses.htm" rel="bookmark" class="crp_title">Ses</a></li><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/bir-yol.htm" rel="bookmark" class="crp_title">Bir Yol</a></li><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/otuz-sene-sonra.htm" rel="bookmark" class="crp_title">Otuz Sene Sonra</a></li><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/demiryolu-istasyonunda-calisan-uc-hikayeciydik.htm" rel="bookmark" class="crp_title">Demiryolu İstasyonunda Çalışan Üç Hikayeciydik</a></li><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/arabalar-bes-kurus.htm" rel="bookmark" class="crp_title">Arabalar Beş Kuruşa</a></li></ul></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hikayeyaz.com/asfalt-yol.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Azgelişmişlik Eczanesi</title>
		<link>http://www.hikayeyaz.com/azgelismislik-eczanesi.htm?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=azgelismislik-eczanesi</link>
		<comments>http://www.hikayeyaz.com/azgelismislik-eczanesi.htm#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 22 Mar 2010 16:45:58 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Nazlı Eray]]></category>
		<category><![CDATA[azgelişmişlik]]></category>
		<category><![CDATA[azlişmişlik eczanesi]]></category>
		<category><![CDATA[eczane hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[edebiyatımızdan örnekler]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye yaz]]></category>
		<category><![CDATA[nazlı eray hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[türk edebiyatı]]></category>
		<category><![CDATA[yeni hikayeler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hikayeyaz.com/?p=414</guid>
		<description><![CDATA[Oturduğum mahallede pek çok eczane var. Her sabah yürüdüğüm yolun üstünde, sağda ve solda yeni yeni eczaneler açılıyor. Sürekli uğradığım bir iki eczane vardı, gerektikçe reçeteleri onlarda yaptırırım, tuvalet malzemesi, şampuan, pamuk, diş macunu, tampon, ter ilacı gibi gereçleri oralardan alırım. İsimleri hep birbirine benzer. Pamuk Eczanesi, Park Eczanesi, Kuğulu Eczanesi gibi&#8230;
Bu sabah jimnastik salonundaki [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Oturduğum mahallede pek çok eczane var. Her sabah yürüdüğüm yolun üstünde, sağda ve solda yeni yeni eczaneler açılıyor. Sürekli uğradığım bir iki eczane vardı, gerektikçe reçeteleri onlarda yaptırırım, tuvalet malzemesi, şampuan, pamuk, diş macunu, tampon, ter ilacı gibi gereçleri oralardan alırım. İsimleri hep birbirine benzer. Pamuk Eczanesi, Park Eczanesi, Kuğulu Eczanesi gibi&#8230;</p>
<p>Bu sabah jimnastik salonundaki randevuma yetişmek için, hızlı hızlı yürürken, yolun alt yanında yeni bir eczane açılmış olduğunu gördüm.</p>
<p>Beyaz giysili, kalfa olduğunu anladığım bir genç vitrini düzenliyordu. Ustalar eczanenin dış yüzüne merdiven dayamışlar, ışıklı birtakım harfleri yerlerine yerleştiriyorlardı.</p>
<p>Jimnastik salonundan çıktığımda o yana bir göz attım; yazılar henüz yerlerine dizilmemiş, eczane açılmamıştı.</p>
<p>Geceye doğru, yazı masamın üstüne koymak için, bir demet sümbül almaya yeniden dışarıya çıktığımda, yolun altındaki eczanenin ışıklarının yandığım gördüm. Vitrin açılmıştı. eşil neon ışıkları ile yazılmış eczane adı, pırıl pırıl parlıyordu.</p>
<p>Gözlerimi kısıp okudum:</p>
<p>&#8220;Azgelişmişlik Eczanesi&#8230;&#8221;</p>
<p>Alacağım bir demet sümbülü çoktan unutmuştum. Adımlarımı hızlandırıp eczaneden içeriye girdim.</p>
<p>Beyaz giysili, aydınlık yüzlü kalfa kasanın başındaydı. Tezgahın ardında duran ince bıyıklı, şık giysili, zayıf, orta yaşlı bayın eczane sahibi olduğu anlaşılıyordu. Çevrede açılış nedeni ile gelmiş bir iki sepet çiçek gözüme ilişti. Eczane sahibi bay da, sepetlerden birinden bir beyaz karanfil almış, yakasına iliştirmişti.</p>
<p>Beni güler yüzle karşıladılar. Bir arzum olup olmadığını sordular.</p>
<p>Hafifçe öksürüp sesimi temizledim.</p>
<p>&#8220;Bir B vitamini türevi rica edecektim&#8230;&#8221; dedim.</p>
<p>Kalfa nazik bir sesle: &#8220;Efendim, biz biraz değişik bir hizmet sunuyoruz müşterilerimize&#8230; Ne yazık ki piyasa ilaçlarını ve vitaminleri getirtmedik&#8230; Çünkü bildiğiniz gibi çevrede bunları satan eczane çok&#8230; Bizim sunduğumuz hizmet başka&#8230;&#8221; dedi.</p>
<p>Şaşırmıştım.</p>
<p>&#8220;Nasıl yani, ne gibi bir hizmet sunuyorsunuz? Pek anlayamadım&#8230;&#8221; diye sordum.</p>
<p>Eczane sahibi kibarca lafa girdi:</p>
<p>&#8220;Anlayamamakta çok haklısınız efendim. Bir yerde, sınırlı bir kitleye sunduğumuz için hizmeti, gazeteye ayrıntılı ilan vermek gereğini duymadık.</p>
<p>&#8220;Sunduğumuz hizmet kısaca şöyle özetlenebilir:</p>
<p>&#8220;Bildiğiniz gibi, henüz az gelişmiş bir ülkede yaşıyoruz. Hepimiz&#8230; Biz, siz&#8230; Sokaktaki adam&#8230; Öyle değil mi, efendim?&#8221;</p>
<p>Eczane sahibi dikkatle yüzüme bakıyordu.</p>
<p>&#8220;Evet, öyle&#8230;&#8221; dedim. O devam etti:</p>
<p>&#8220;Az gelişmiş bir ülkenin insanlarıyız. Bu dünyada halimizden memnunuz. Belki başka bir şey aramıyoruz, günlük mücadele, yaşam kavgası derken yaşayıp gidiyoruz. Mutlu oluyoruz yerine göre&#8230; Kimi zaman kızıyoruz. Umutsuzluğa düştüğümüz oluyor ama sonunda her bir şeyi bu bildiğimiz dünyamızda hallediyoruz&#8230;</p>
<p>&#8220;Ama düşünün efendim, aramızdan bazı kişiler bir gün gelişmiş bir ülkeye gidiyorlar&#8230; Örneğin Amerika&#8217;ya&#8230; Orada tüm olay değişik, sistem değişik&#8230; Kişiye sunulan olanak çok, hak çok, dünya yüz yıl ileride gibi&#8230;</p>
<p>&#8220;Efendim, bu insan eğer geriye dönerse, ömrünün sonuna değin mutsuz olmakla karşı karşıya&#8230; Ya sistemi tümü ile reddedecek, ya gördüklerini, yaşadıklarını hiçbir zaman unutamayacak, sürekli bu iki ayrı dünya arasında kıyaslama yapacak&#8230;&#8221;</p>
<p>Duyduklarım hayretler içinde bırakmıştı beni.</p>
<p>Çantamı karıştırıp sigara paketimi buldum. Bir sigara çıkartıp ağzıma aldım, eczane sahibi, zarif bir hareketle sigaramı yakıp konuşmasını sürdürdü:</p>
<p>&#8220;Bütün bunlar bildiğimiz şeyler&#8230; Öyle değil mi, efendim?&#8221; diye sordu bana.</p>
<p>&#8220;Evet, öyle. Gerçek bunlar&#8230; Bildiğimiz ve yaşadığımız şeyler&#8230;&#8221; dedim.</p>
<p>Sigaramdan derin bir nefes çekmiş, dinliyordum.</p>
<p>&#8220;İşte sunduğumuz hizmet burada başlıyor&#8230;&#8221; dedi eczane sahibi&#8230;</p>
<p>&#8220;Yani?&#8221; dedim şaşkınlıkla.</p>
<p>&#8220;Yani&#8230;&#8221; dedi eczane sahibi&#8230; &#8220;Uygarlığı, gelişmişliği tanımış ve unutamayan ülke insanına farmakolojik etkenlerle bu dünyaları tümü ile unutturabiliyoruz!&#8221;</p>
<p>Sözünü bitirmiş, camekanların önündeki yerine dönmüştü.</p>
<p>Heyecanlanmıştım.</p>
<p>&#8220;Yanlış anlamadıysam eğer, dış dünyayı, ileri uygarlıkları tanımış, az gelişmiş ülke insanına, gördüklerini unutturacak ilaç satıyorsunuz!&#8221; dedim.</p>
<p>&#8220;Evet efendim! Tüm olay işte bu!&#8221; dedi eczane sahibi. &#8220;Bir adaptasyon merkezi olmak yolundayız&#8230; Elimizde söylediğim amaç için özel üretilmiş otuza yakın ilaç var&#8230; Bunlar insan bünyesine ve unutulacak olan ülkenin veya uygarlığın çapına göre değişiyor&#8230;</p>
<p>&#8220;Örneğin, yazın Yunan adalarına bir seyahat yapmış kişi, bu yaz yurt dışına çıkamayıp, Bodrum&#8217;da geçirecekse tatilini ve bu yüzden tedirginse, ona hafif bir hap verebiliyoruz&#8230; Mutlu oluyor ve kıyaslama yapmıyor&#8230;&#8221;</p>
<p>Duyduklanma inanamıyordum.</p>
<p>&#8220;Tabii bu basit bir örnekti,&#8221; dedi eczane sahibi. &#8220;Daha uzaktaki, daha gelişmiş dünyaları görüp gelen kişilere, otuz haplık kürlerimiz var&#8230; Almanya olayını yaşayan işçilerimiz için bir aşı geliştirmeyi başardık. Amerika&#8217;da okuyup yurda dönmek zorunda kalan öğrenciler için bir iğnemiz var&#8230; Ama iğneye gerek kalmaması için, hapları düzenli almak yeter.&#8221;</p>
<p>Cigaramı söndürüp bir yenisini yakmıştım.</p>
<p>&#8220;Pek iyi, bu haplar unutturuyor&#8230; diyorsunuz, ya geri dönüş var mı? Yani ben şimdi Amerika&#8217;yı unutmak için bir tertip hap yutsan, sonra yeni baştan anımsamak istediğimde, bana Amerika&#8217;yı anımsatacak haplar da var mı?&#8221; diye sordum.</p>
<p>&#8220;Kuşkusuz var, efendim,&#8221; dedi eczane sahibi. &#8220;Antidot, diyorsunuz&#8230; Var&#8230; Var olmasına da, yüzde yüz eskisi gibi anımsatmaz&#8230; Hayal meyal düşündürür.&#8221;</p>
<p>&#8220;Siz hiç denediniz mi bu haplardan?&#8221; diye merakla sordum.</p>
<p>&#8220;Evet, denedim,&#8221; dedi eczane sahibi.</p>
<p>Merakım büsbütün artmıştı.</p>
<p>&#8220;Bağışlayın merakımı&#8230; Siz nereyi unutmak istemiştiniz de, kullanmıştınız bu haplardan?&#8221; diye sordum.</p>
<p>&#8220;Efendim, ben Kanada&#8217;da eğitim gördüm. Orada bir kız sevdim. Olmadı. Yurda döndüm. Aklımı yitirecek hallere gelmiştim. İşte o ara bu ilaçların varlığını ilk kez duydum. Kullandım. Çok yararım gördüm. İlk tertibi bitirdiğimde kıza olan aşkım küllenmişti. İkinci tertibin sonunda, Ouebec&#8217;te yıllarca kaldığım pansiyonun bulunduğu sokağın adını zor anımsayabiliyordum,&#8221; dedi.</p>
<p>Kalfayı gösterip ekledi:</p>
<p>&#8220;Mehmet Frankfurt&#8217;ta işçiydi. Kesin dönüş yaptı. Üç tertip hap ve bir aşıdan sonra, yüzde yüz uyum sağladı,&#8221; dedi.</p>
<p>İlgi ile kalfaya baktım. Eczanenin o gerçeküstü ışığında, başını eğerek tüm söylenenleri doğruladı.</p>
<p>&#8220;Nasıl bir etki sağlıyor bu haplar?&#8221; diye sordum.</p>
<p>&#8220;Unutturuyor, efendim,&#8221; dedi kalfa&#8230; &#8220;Hem az gelişmişliği, hem gelişmişliği unutturuyor&#8230;&#8221;</p>
<p>Düşündüm.</p>
<p>&#8220;Pek iyi&#8230; Yan etkisi var mı bu ilaçların?&#8221; diye sordum;</p>
<p>&#8220;Yan etkisi kesinlikle yok&#8230;&#8221; dedi eczane sahibi&#8230;</p>
<p>Düşünüyordum.</p>
<p>&#8220;Örneğin Amerika&#8217;yı unutmak için hangisini öneriyorsunuz?&#8221; diye sordum.</p>
<p>Eczane sahibi:</p>
<p>&#8220;Amerika için ayrı bir tertip var&#8230; New York için otuz bir günlük bambaşka bir kür uyguluyoruz&#8230; Tahmin buyurursunuz ki, New York başka bir olay,&#8221; dedi.</p>
<p>&#8220;Evet, biliyorum,&#8221; diye mırıldandım.</p>
<p>O devam ediyordu.</p>
<p>&#8220;Elimizde Japonya, Filipinler, Hawaii, Hong Kong için geliştirilmiş kapsüller var. Ama ne tuhaftır ki, kimse onları kullanmak istemedi. Oraları bir kez gören, geri dönünce tedirgin olmuyor. Ama Amerika filan başka olay&#8230;&#8221;dedi.</p>
<p>&#8220;Amerika için verdiğiniz hapın adı ne?&#8221; diye sordum.</p>
<p>&#8220;Antamericana,&#8221; dedi kalfa.</p>
<p>&#8220;Fiyatı ne kadar?&#8221; diye sordum.</p>
<p>&#8220;Antamericana&#8217;nın otuz bir günlük bir kürü on bin lira,&#8221; dedi.</p>
<p>&#8220;Biraz pahalı değil mi?&#8221; diye sordum.</p>
<p>&#8220;Çok ucuz,&#8221; dedi eczane sahibi. &#8220;Aksine çok ucuz&#8230; Amerika&#8217;ya bir uçak biletinin fiyatını bir düşünsenize&#8230; Ya orada yaşamanın bedeli? Dolar sürekli tırmanıyor. Paramız değer kaybediyor&#8230; Alacağınız bir tüp ilaç, otuz bir gün sonra size tüm Amerika olayını, insana orada tanınan birtakım özgürlükleri, olanakları, ilerlemiş yaşamı unutturuveriyor&#8230; Şimdiki durumunuzdan memnun oluyorsunuz&#8230;&#8221;</p>
<p>&#8220;Ben bu işe pek inanamıyorum&#8230;&#8221; dedim gülerek&#8230;</p>
<p>&#8220;Öyleyse, size üç haplık bir ön deneme hakkı tanıyabiliriz&#8230;&#8221; dedi eczane sahibi&#8230;</p>
<p>Kalfa raftan ufak bir kutu indirmiş, özenle paketliyordu.</p>
<p>&#8220;Buyurun,&#8221; dedi eczane sahibi, kutuyu bana uzatıp:</p>
<p>&#8220;Unutmak istediğiniz uygarlığın Amerika olduğunu varsayarak, size bu ilacı ücretsiz veriyorum. Bu gece deneyin. Akşam yemekten sonra bir tane hap yutacaksınız. Üç gün sonra, memnun kalıp küre devam etmek isterseniz, buyurun, bekliyoruz&#8230;&#8221;</p>
<p>Paketi alıp eczaneden çıktım. Tüm bu duyduklarım sersemletmişti beni.</p>
<p>Eve gelince, kutuyu açıp içindeki prospektüse bir göz attım. Şöyle yazıyordu:</p>
<p>ANTAMERICANA<br />
Uygarlık unutturucu.</p>
<p>3 yutma tableti.</p>
<p>Yan etkisi yoktur.</p>
<p>Eşantiyondur, parayla satılmaz.</p>
<p>İlacı elimde evirip çeviriyordum&#8230; Yutsam başka türlüydü, yutmasam başka türlü&#8230;</p>
<p>Bir süre New York&#8217;u düşündüm. Sonra aklıma St. Lucia geldi. Batı Hint Adalarını, birkaç gün için içine girebildiğim o yeşil, ilkel dünyayı anımsadım. Rio de Janeiro&#8217;yu düşününce aklıma bulutların dağların üstüne düşen gölgeleri, Atlantic Avenue&#8217;de yarış eden son model arabalar ve dumanlı bir gece kulübünde, sabaha karşı şarkı söyleyen Watusi geldi.</p>
<p>New York&#8217;u bir kez daha aklımdan geçirince, özgürlük heykelinin bana dil çıkarıp göz kırptığım büyük bir hayretle gördüm. Sonra da elindeki meşaleyi sallayıp oyunlar yapmaya başlamıştı.</p>
<p>Büyülenmiş gibi, karşımda bin bir şaklabanlık yapan özgürlük heykelini izliyordum.</p>
<p>Ardından dev gemiler süzülerek New York limanına giriyorlardı.</p>
<p>Gözümün önündeki heykel eski halini alsın diye boşuna bekledim. O oyunlarına devam ediyordu. Kulaklarını oynatmaya başlamıştı.</p>
<p>O an hiç unutmamaya karar verdim onu.</p>
<p>Koşarak odama gittim. Masanın üzerindeki ANTAMERICANA tüpünü aldım, gittim tuvalete döküp sifonu çektim.</p>
<p>Tuhaf şey, rahatlamıştım. Bir dergi açıp rastgele okumaya başladım.</p>
<p>Bir süre sonra kapı çalındı. Arkadaşım gelmişti. Büyük bir heyecanla ona, o gece gördüğüm &#8216;Azgelişmişlik Eczanesi&#8217;ni, orada geçen konuşmaları, eczane sahibinin anlattıklarını, kalfayı anlattım.</p>
<p>Hayretler içinde kalmıştı. Dinliyordu beni&#8230;</p>
<p>&#8220;Gel,&#8221; dedi. &#8220;Bana göster orayı&#8230;&#8221;</p>
<p>Beraberce çıktık. Ay bulutların arasındaydı. Uzaktan gördüm eczanenin ışıklarını Kolunu tutup gösterdim ona.</p>
<p>Yaklaştık&#8230;</p>
<p>Tabela değişmişti.</p>
<p>&#8220;Defne Eczanesi&#8221; yazıyordu&#8230; Çoktan kapanmıştı. Vitrine baktık. Antibiyotikler, vitaminler, bronzlaşma kremleri, takma diş tozları vardı&#8230;</p>
<p>&#8220;Garip,&#8221; dedim. &#8220;Garip şey&#8230; Değişmiş tüm burası&#8230;&#8221;</p>
<p>&#8220;Daha iyi&#8230;&#8221; dedi o.</p>
<p>Canım sıkılmıştı.</p>
<p>&#8220;Bana inanmadın, değil mi?&#8221; diye sordum.</p>
<p>&#8220;Sana inanıyorum. Bu gece, ben gelmeden önce, buralarda dolaşırken, &#8216;Azgelişmişlik Eczanesi&#8217; adlı bir eczaneye girdiğine, oradaki konuşmaları duyduğuna inanıyorum&#8230;&#8221; dedi.</p>
<p>&#8220;Yazacağım. O zaman gerçek olacak&#8230;&#8221; dedim.</p>
<p>Yollarda yürüyorduk. Saat on bire geliyordu. Tunalı Hilmi bomboştu&#8230;</p>
<p>&#8220;Sana Beyzade Faik Beyin öyküsünü anlatacağım&#8230;&#8221; dedim.</p>
<p>&#8220;Hadi anlat&#8230;&#8221; dedi.</p>
<p>Ona, bu çok eski öyküyü anlatmaya başladım. Bir yandan da, onun bana iki gün önce anlatmış olduğu atın ölümünü düşünüyordum. Derken aklıma bir şey geldi.</p>
<p>&#8220;Sen kimya okudun. Hiç Antamericana diye bir bileşim adı duymuş muydun?&#8221; diye sordum.</p>
<p>Gülmeye başlamıştı.</p>
<p>Ben de gülüyordum.</p>
<p>Karşıki tepelerde, Çankaya&#8217;nın bitiminde, ışıklı boş bir yol, hafif bir eğimle gökyüzüne doğru uzanıyor, sanki bir bulutta bitiyordu.</p>
<p>Orayı gösterdim ona.</p>
<p>&#8220;Ben de geçen gün gördüm o yolu&#8230;&#8221; dedi.</p>
<p>Caddeden aşağıya, konuşarak yürüyorduk&#8230;</p>
<p>18 Nisan 85 / Ankara<br />
<strong>Nazlı ERAY</strong></p>
<div id="crp_related"><h3>Benzer Yazılar:</h3><ul><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/tarih-siliciler-arasinda.htm" rel="bookmark" class="crp_title">Tarih Siliciler Arasında</a></li><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/yarin-diye-bir-sey-yoktur.htm" rel="bookmark" class="crp_title">Yarın Diye Bir Şey Yoktur</a></li><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/eski-romada-yasayan-biri.htm" rel="bookmark" class="crp_title">Eski Roma&#8217;da Yaşayan Biri</a></li><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/feridun-bey-kompleksi.htm" rel="bookmark" class="crp_title">Feridun Bey Kompleksi</a></li><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/yalnizligin-yarattigi-insan.htm" rel="bookmark" class="crp_title">Yalnızlığın Yarattığı İnsan</a></li></ul></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hikayeyaz.com/azgelismislik-eczanesi.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Gün Devrildi Cadde-i Kebir&#8217;de</title>
		<link>http://www.hikayeyaz.com/gun-devrildi-cadde-i-kebirde.htm?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=gun-devrildi-cadde-i-kebirde</link>
		<comments>http://www.hikayeyaz.com/gun-devrildi-cadde-i-kebirde.htm#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 09 Mar 2010 11:49:00 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Necip Tosun]]></category>
		<category><![CDATA[küller ve uçurumlar]]></category>
		<category><![CDATA[Münire Daniş]]></category>
		<category><![CDATA[necip tosun öykü]]></category>
		<category><![CDATA[necip tosun öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[öykü dinle]]></category>
		<category><![CDATA[öykü oku]]></category>
		<category><![CDATA[saray]]></category>
		<category><![CDATA[taşplak]]></category>
		<category><![CDATA[taşplak öykü]]></category>
		<category><![CDATA[tramvay]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hikayeyaz.com/?p=410</guid>
		<description><![CDATA[Öy­le­si­ne  bir şey­miş gi­bi, gün dev­ril­di uzak­lar­da, umur­sa­maz, al­dır­maz  bir sı­ra­dan­lık­la. Par­ça­lan­dı gü­neş, bir ya­rı­sı de­niz­de, öbür  ya­rı­sı son­suz­luk­lar­da. Gün dev­ril­di uzak­lar­da, ses­siz­li­ğe  bir şim­şek. Kub­be­ler­den gü­ver­cin­ler fır­la­dı gök­yü­zü­ne,  ka­nat ses­le­ri ala­ca­ka­ran­lı­ğa ka­rış­tı. Bir­den ışık­la­rı  pat­la­dı Cad­de-i Ke­bir&#8217;in. İn­san­lar­da bir te­lâş. Son an­da bir  şe­ye ye­ti­şe­cek­ler­miş gi­bi, son [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Öy­le­si­ne  bir şey­miş gi­bi, gün dev­ril­di uzak­lar­da, umur­sa­maz, al­dır­maz  bir sı­ra­dan­lık­la. Par­ça­lan­dı gü­neş, bir ya­rı­sı de­niz­de, öbür  ya­rı­sı son­suz­luk­lar­da. Gün dev­ril­di uzak­lar­da, ses­siz­li­ğe  bir şim­şek. Kub­be­ler­den gü­ver­cin­ler fır­la­dı gök­yü­zü­ne,  ka­nat ses­le­ri ala­ca­ka­ran­lı­ğa ka­rış­tı. Bir­den ışık­la­rı  pat­la­dı Cad­de-i Ke­bir&#8217;in. İn­san­lar­da bir te­lâş. Son an­da bir  şe­ye ye­ti­şe­cek­ler­miş gi­bi, son an­da bir ye­rin­den  ya­ka­la­ya­cak­lar­mış gi­bi ha­ya­tı, bir te­lâş, bir te­lâş. Ama  yi­ne de va­ra­cak­la­rı yer, ya­şa­na ya­şa­na ken­di­le­ri­ne ait  ol­mak­tan çık­mış alış­kan­lık­la­rı de­ğil mi? Pe­ki öy­ley­se bu  ka­la­ba­lık­lar, bu te­lâş­la böy­le ne­re­ye? Ne­re­ye böy­le  so­ru­suz, düş­süz?</p>
<p>Gün dev­ril­di uzak­lar­da, Cad­de-i Ke­bir&#8217;de bir  te­lâş. Tram­vay, ar­tık bi­zim ol­ma­yan Sa­ray, At­las, Al­ka­zar  si­ne­ma­la­rı­nın önün­den hü­zün­le sü­zü­lü­yor. Gü­rül­tü­lü  genç­ler ini­yor içle­rin­den. Cep­le­rin­de bor­sa der­gi­le­ri,  hiç­bir dü­şü ol­ma­yan bu genç­ler, et ko­ku­lu, ya­pış­kan Pe­ra  ru­hu­na so­ku­lu­yor­lar. Rüz­gâr önü­ne kat­tı­ğı toz bu­lut­la­rı­nı  ve yağ­mu­ru, asır­lık bi­na­la­rın bel ver­miş du­var­la­rı­na  çar­pı­yor.</p>
<p>Gün dev­ril­di uzak­lar­da, Cad­de-i Ke­bir&#8217;de bir  te­lâş. Bi­raz­dan bol bo­ya­lı ka­dın­lar dev­ri­ye ara­ba­la­rın,  ya­nın­da pa­zar­lık­la­ra baş­la­ya­cak­lar. Ar­ka so­kak­lar­dan  ge­le­cek si­lah ses­le­ri,  bir na­mus  ci­na­ye­ti ro­ma­nı­na ye­ni bir say­fa aça­cak. Son­ra çığ­lık  çığ­lı­ğa bir po­lis si­re­ni du­yu­la­cak, in­san­lar ilik­le­ri­ne  ka­dar tit­re­ye­cek­ler. Ge­ce ge­le­cek Cad­de-i Ke­bir&#8217;e, hiç  bitme­ye­cek ge­ce. Ben eli­mi uy­ku hap­la­rı­na uza­ta­ca­ğım.</p>
<p>Pen­ce­re­yi ka­pa­tıp,  per­de­le­ri çe­ki­yo­rum. Cad­de-i Ke­bir&#8217;in  gö­rün­tü­sü,  gü­rül­tü­sü gi­di­yor. Ra­hat­lı­yo­rum. Ama içim­de de­rin bir  boş­luk. Rad­yo­yu açı­yo­rum. Ha­re­ket­li, can­lı bir mü­zik. San­ki  dün­ya­da hiç acı yok­muş gi­bi. Da­ya­na­mı­yor,  he­men ka­pa­tı­yo­rum. Oda­da do­laş­ma­ya baş­lı­yo­rum. Otel  re­sep­si­yo­nu­na not bı­rak­tım. Gö­rüş­mek is­te­mi­yo­rum di­ye. Kaç  ak­şam geç­ti böy­le za­ten, ne ara­yan ne so­ran. Es­ki­den böy­le  miy­di. Set­ler­den set­le­re ko­şar­dım. Ye­ti­şe­mez, pek çok  ya­pım­cı­yı da at­la­tır­dım. Ne­re­den ne­re­ye. Şim­di so­ğuk bir  otel oda­sın­da uy­ku­yu arı­yo­rum. Re­sep­si­yon­da yi­ne  söy­len­di­ler oda­ma çı­kar­ken. Hem de yü­zü­me bi­le bak­ma­dan.  Borç­la­rım bi­rik­miş fa­lan. Bu son haf­tam­mış. Borç­la­rı­mı  öde­me­liy­mi­şim. İçim­den, bu­gün öde­şe­ce­ğiz de­dim, me­rak  et­me­yin. Bu­gün öde­şe­ce­ğiz.</p>
<p>Pen­ce­re ke­na­rın­da­ki  me­nek­şe­ye ili­şi­yor gö­züm. Her sa­bah şar­kı­lar eş­liğ­in­de  su­la­dı­ğım me­nek­şe­ye. Ama ha­yır, bu­gün su­la­ma­ya­ca­ğım.  Kol­tu­ğa otu­ru­yo­rum, odam­da­ki tek koltu­ğa. Bir si­ga­ra  ya­kı­yo­rum. Anı­lar, çağ­rı­şım­lar. Set­te­ki ışık­lar gö­zü­mü  alı­yor, ka­me­ra­la­ra çar­pı­yo­rum. Ar­tık her şey o ka­dar uzak­ta  ki. Renk­le­ri­ni, ko­ku­la­rı­nı öz­le­dim. Ye­ni bir dün­ya ku­rul­muş  ve biz dı­şın­da kal­mı­şız bu dün­ya­nın. Öy­le mi? Kal­kıp, ma­sa­ya  ge­li­yo­rum. Si­yah be­yaz ga­ze­te ku­pür­le­ri, Nem­bu­tal,  Di­ya­zem, Pert­ran­qu­il. Ama ha­yır, da­ha et­ki­li ol­ma­lı.</p>
<p>Gı­cır­tı­lı ka­pı­sı­nı  açı­yor, ban­yo­ya gi­ri­yo­rum. Ye­re düş­müş hav­lu, bu­ğu­lan­mış  ay­na, diş fır­ça­sı, tı­raş ta­kı­mı. De­rin bir iç ge­çi­ri­yo­rum.  Ji­le­ti çı­ka­rı­yo­rum. Son­ra bi­lek­le­rim­de gez­di­ri­yo­rum,  da­mar­la­rım­da. Ay­na­ya ba­kı­yo­rum: Re­sep­si­yon­dan bi­rik­miş  borç­la­rı­mı so­ru­yor­lar, set ışık­la­rı göz­le­ri­mi alı­yor.  La­vo­ba­ya eli­mi ko­yu­yo­rum. Bi­le­ği­me yaklaştırıyor, de­rin  bir çiz­gi çe­ki­yo­rum yan­lış­la­rı­mın üs­tü­ne. Ge­ril­miş ip  ko­pu­yor, sar­sı­lı­yo­rum. Ama di­şi­mi sı­kı­yor, ken­di­mi  tu­tu­yo­rum. El­le­ri­me ba­kı­yo­rum. Bi­lek­le­rim­den akan ılık  sı­vı, avuç­la­rım­dan ge­çip dam­la dam­la bem­be­yaz la­va­bo­ya  akı­yor. Bu akı­şa da­lıp gi­di­yo­rum. Ka­pı zi­li ça­lı­yor, dö­nüp,  ka­pı­ya ba­kı­yo­rum. Oda­yı sis­ler ba­sı­yor, anı­lar, bir­den her  şey gü­zel­le­şi­yor. Taş plâk­ta Mü­nir Nu­ret­tin iç­li bir şar­kı  oku­yor. Be­ni al­ma­ya ge­len tak­si­nin kor­na­sı­nı du­yu­yo­rum.  Son­ra ka­pı zi­li­ni. Ka­pı­yı açı­yo­rum. Şo­för, &#8216;Bütün ekip si­zi  bek­li­yor, unut­ma­dı­nız ya, fil­mi­ni­zin ga­la­sı var&#8217; di­yor.  He­men ha­zır­la­nı­yor, çı­kı­yo­rum. Üs­tü açık şav­ro­le­miz­le  uça­rak ge­çi­yo­ruz so­kak­la­rı. Ce­ke­ti­min ön ce­bi­ne  sı­kış­tır­dı­ğım men­di­lim ha­va­la­nı­yor rüz­gâr­da. Ama şap­ka­mı  sım­sı­kı tu­tu­yo­rum. Kü­çü­lü­yor dün­ya, kü­çü­lü­yor. Cad­de-i  Ke­bir&#8217;de çığ­lık­lar.  De­rin bir oh çe­ki­yor  yö­net­men be­ni gö­rün­ce. Güç­lük­le gi­ri­yo­rum si­ne­ma­ya.  Al­kış­lar, al­kış­lar. Per­de­ye ba­kı­yo­rum, her ta­raf sis için­de.  Bi­le­ği­mi sı­kı­yo­rum.</p>
<p>Ayak­la­rı­mın al­tın­dan bir  şey­le­rin kay­dı­ğı­nı his­se­di­yo­rum, san­ki ka­nım çe­ki­li­yor  da­mar­la­rım­dan. Çev­rem­de her şey git­tik­çe ka­ra­rı­yor,  bu­la­nık­la­şı­yor, bir boş­lu­ğa dü­şü­yo­rum boy­na. Çiz­gi­yi  çe­ker­ken ge­ri­len kas­la­rı­mın ya­vaş ya­vaş gev­şe­diğ­ini  his­se­di­yo­rum. Ba­cak­la­rım ben­den uzak­la­şı­yor san­ki. Bir elim  la­va­bo­nun üs­tün­de, diğ­eriy­le de bi­le­ği­mi sıkıyo­rum. İçim  bo­şa­lı­yor la­va­bo­ya. Bu sı­vı­yı,  eş­ya­la­ra,  ga­ze­te ku­pür­le­ri­ne, pen­ce­re ca­mı­na sür­mek ge­çi­yor  içim­den. Ama gü­cüm yok, kı­mıl­da­ya­mı­yo­rum bi­le. Pıh­tı­la­şa­cak  di­ye kor­ku­yor, mus­lu­ğu aç­ma­ya  ça­lı­şı­yo­rum.  Aça­mı­yo­rum, dam­la dam­la akı­yor. Şim­di sa­de­ce la­va­bo­ya  dü­şen bu su se­si­ni du­yu­yo­rum: şıp, şıp, şıp . Al­kış­lar  ke­sil­miş. Yıl­dız Si­ne­ma­sı&#8217;nda de­rin bir ses­siz­lik. Sa­lon  bom­boş. Baş­tan so­na ge­çi­yo­rum si­ne­ma­yı, kol­tuk­lar ara­sın­da  do­la­şı­yo­rum, hiç kim­se yok. Be­yaz per­de­ye ba­kı­yo­rum,  es­ki­miş, yıpranmış. Kol­tuk­la­rın pa­muk­la­rı fır­la­mış  dı­şa­rı­ya. Et­ra­fı­ma ba­kı­yo­rum hiç kim­se yok. Her ya­nı­mı ateş  ba­sı­yor, içim­de de­rin bir ür­per­ti. Ba­ğır­mak is­ti­yo­rum, ben  ne­re­de­yim, bu rüya­nın, bu oyu­nun ne­re­sin­de. Ama se­sim  çık­mı­yor. Ne ya­pa­ca­ğı­mı şa­şı­rı­yo­rum. So­nun­da bir ka­pı  bu­lup çı­kı­yo­rum dı­şa­rı. Ama uzun bir deh­li­ze gi­ri­yo­rum.  Gi­di­yo­rum, gidiyo­rum. Yol bit­mek bil­mi­yor. Ne­fes ne­fe­se  koş­ma­ya baş­lı­yo­rum. Sır­tım­dan ter­ler bo­şa­nı­yor. Ama çı­kış  yok.  La­bi­rent­ler­den la­bi­rent­le­re  ge­çi­yor, kay­bo­lu­yo­rum. Ga­ze­te kupür­le­ri­ne çar­pı­yo­rum,  Nem­bu­tal­le­re, Pet­ran­qu­il­le­re, so­ğuk otel oda­la­rı­na. Çı­kış  için iyi­ce umu­dum ke­si­li­yor. Dö­nü­yor, gel­diğ­im yö­ne doğ­ru  tek­rar koş­ma­ya baş­lı­yo­rum. Ye­ni­den si­ne­ma­ya gi­ri­yo­rum.  Bü­tün ışık­lar sön­müş, al­kış­lar ke­sil­miş. Sır­tım ter için­de.  Ha­yır, kim­se yok. Bir kol­tu­ğa otu­rup, fil­min baş­la­ma­sı­nı  bek­li­yo­rum, se­yir­ci­le­rin gelme­si­ni. Ama kim­se gel­mi­yor,  film baş­la­mı­yor. Tit­ri­yo­rum. Si­ne­ma­da çıt yok. Sa­de­ce  la­va­bo­ya dü­şen dam­la­la­rın se­si­ni du­yu­yo­rum: şıp, şıp, şıp.</p>
<p>Güç­lük­le du­ru­yo­rum ayak­ta.  Ka­ra­rı­yor, ka­ra­rı­yor her şey. San­ki bir ana­fo­ra ka­pıl­mış  sü­rük­le­ni­yo­rum. Bey­nim zonk­lu­yor, anı­lar, gö­rün­tü­ler.  Ka­pı­lar ka­pa­nı­yor, uçu­şu­yor alkış­lar, çığ­lık­lar. Ar­tık  ayak­ta du­ra­mı­yo­rum, ba­cak­la­rı­mın gü­cü iyi­ce ke­sil­di.  Ne­re­dey­se ye­re dü­şe­ce­ğim. Tek elim­le bir san­dal­ye çe­ki­yor,  otu­ru­yo­rum. Ha­yır, ara­ma­ya­cak­lar be­ni, re­sep­si­yo­na not  bı­rak­tım. Bi­lek­le­rim la­va­bo­nun üs­tün­de, ha­ya­tım  bo­şa­lı­yor, al­kış­lar, çığ­lık­lar. De­mek öy­le. Cad­de-i Ke­bir&#8217;de  bir dün­ya ku­rul­du ve biz dı­şın­da kal­dık bu dün­ya­nın. Öy­le mi?  Pe­ki öy­ley­se, iş­te gi­di­yo­rum. Acı­la­ra bo­ğu­yo­rum bu so­ka­ğı.  So­ğuk otel oda­sı­nı, ga­ze­te ku­pür­le­ri­ni. Da­mar­la­rı­mı  bo­şal­tı­yo­rum üst­le­ri­ne. Sı­kı­yo­rum, sıkıyo­rum bi­le­ği­mi.</p>
<p>Ka­pı­nın al­tın­dan sis­ler  sı­zı­yor, son­ra du­var­la­ra, per­de­le­re çar­pa çar­pa bü­yü­yor,  oda­nın or­ta­sın­da bi­ri­ki­yor. Me­nek­şe­yi, ga­ze­te  ku­pür­le­ri­ni, uy­ku hap­la­rı­nı sa­rıp içi­ne alı­yor. Sap­sa­rı  he­le­zon­lar dü­şü­yor sis­ler üs­tü­ne, ama bir an par­la­yıp tek­rar  sö­nü­yor. Tu­haf ko­yu göl­ge­ler ise, bu si­sin üze­rin­de es­rar­lı,  an­la­şıl­maz gö­rün­tü­ler çı­ka­rı­yor or­ta­ya. Ben  uy­ku  ile uya­nık­lık ara­sın­da bir mah­mur­luk ve dal­gın­lık için­de,  sis­le­rin ve göl­ge­le­rin bu oyu­nu­na da­lıp gi­di­yo­rum. Bü­yü­lü  bir ma­sa­lın fe­rah­la­tı­cı gö­rün­tü­le­ri yü­zü­me çar­pı­yor. Bu  gö­rün­tü­nün pe­şin­de, akı­yor, akı­yo­rum. Ama ko­ri­dor­dan ge­çen  müş­te­ri­le­rin ayak ses­le­ri ve yan oda­dan ge­len sar­hoş  na­ra­la­rı be­ni uyan­dı­rı­yor. O va­kit, bir baş­ka ha­ya­ta, bir  baş­ka za­ma­na do­kun­du­ğu­mu fark edi­yor, göz­le­ri­mi açı­yo­rum.  Sa­de­ce bu­ğu­lan­mış ay­na ve la­va­bo­ya dam­la­yan su­yun se­si:  şıp, şıp, şıp.</p>
<p>Bir­den tit­re­me­ye baş­lı­yo­rum. San­ki kar­lar­la  kap­lı ula­şıl­maz bir dağ ete­ğin­de upu­zun uzan­mı­şım ye­re.  Et­ra­fım­da kim­se­ler yok. Bir ti­pi baş­la­mış, göz­le­ri­mi  aça­mı­yo­rum. Ayak par­mak­la­rı­mı oy­nat­ma­ya ça­lı­şı­yo­rum,  el­le­ri­mi. Ama hiç gü­cüm kal­ma­mış. Ta­rif­siz tit­re­me­le­re  tu­tu­lu­yo­rum, diş­le­rim bir­bi­ri­ne vu­ru­yor. Son bir gay­ret­le  göz­le­ri­mi aç­ma­ya çalı­şı­yo­rum, ama bo­şu­na. San­dal­ye­den  dü­şü­yor, uza­nı­yo­rum ye­re. Her şey­den uzak­la­şı­yo­rum,  ka­ra­rı­yor dün­ya, ka­ra­rı­yor. Kı­mıl­tı­sız, ça­re­siz, öy­le­ce  ka­la­ka­lı­yo­rum. Sa­de­ce bir ses: şıp, şıp, şıp.</p>
<p>Son­ra ölüm ge­çer  ya­nı­mız­dan, an­lık sar­sın­tı­lar­la, rüz­gâr­da tit­re­yen bir mum  ale­vi gi­bi, ölüm ge­çer ya­nı­mız­dan. Ca­mi av­lu­sun­da kır­gın  yüz­ler ve göğ­sü­müz­de do­ğum ve ölüm ta­rih­le­ri ya­zı­lı bir re­sim  bı­ra­kır gi­der: Unut­ma­ya­ca­ğız. Ama ha­yat­ta her şey unu­tu­lur,  ölüm ge­çer ya­nı­mız­dan, bir kır­gın gün ka­lır ge­ri­ye. Son­ra ölüm  ge­lir, bem­be­yaz lavaboya, bi­lek da­mar­la­rı­mız akar, akar.  Oda­lar ka­pa­nır, tül per­de ha­va­la­nır. Bir tek ses ka­lır ge­ri­ye:  şıp, şıp, şıp.</p>
<p>Öy­le­si­ne bir şey­miş gi­bi, gün dev­ril­di  uzak­lar­da, umur­sa­maz, al­dır­maz bir sı­ra­dan­lık­la. Par­ça­lan­dı  gü­neş, bir ya­rı­sı de­niz­de, öbür ya­rı­sı son­suz­luk­lar­da. Gün  dev­ril­di uzak­lar­da, su­la­ra gö­mül­dü her şey. Bir­den ışık­la­rı  pat­la­dı Cad­de-i Ke­bir&#8217;in.</p>
<p><strong>Necip Tosun</strong><br />
<em><strong>Küller ve Uçurumlar / 1998</strong></em></p>
<div id="crp_related"><h3>Benzer Yazılar:</h3><ul><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/intihari-soluyan-cicek.htm" rel="bookmark" class="crp_title">İntiharı Soluyan Çiçek</a></li><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/pintihar-son-ya-da-bitmeyis.htm" rel="bookmark" class="crp_title">Pintihar (Son ya da Bitmeyiş)</a></li><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/yalnizligin-yarattigi-insan.htm" rel="bookmark" class="crp_title">Yalnızlığın Yarattığı İnsan</a></li><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/semaver.htm" rel="bookmark" class="crp_title">Semaver</a></li><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/aysenin-yazgisi.htm" rel="bookmark" class="crp_title">Ayşe&#8217;nin Yazgısı</a></li></ul></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hikayeyaz.com/gun-devrildi-cadde-i-kebirde.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Arabalar Beş Kuruşa</title>
		<link>http://www.hikayeyaz.com/arabalar-bes-kurus.htm?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=arabalar-bes-kurus</link>
		<comments>http://www.hikayeyaz.com/arabalar-bes-kurus.htm#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 09 Mar 2010 09:29:46 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Sabahattin Ali]]></category>
		<category><![CDATA[arabalar beş kuruş]]></category>
		<category><![CDATA[beş kuruşa araba]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye oku]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye özetleri]]></category>
		<category><![CDATA[öykü oku]]></category>
		<category><![CDATA[sabahattin ali oku]]></category>
		<category><![CDATA[sabahattin ali öykü]]></category>
		<category><![CDATA[türk edebiyatı]]></category>
		<category><![CDATA[türk hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[türkçe hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[umut taydaş hikayeler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hikayeyaz.com/?p=402</guid>
		<description><![CDATA[Akşam, caddelerin kalabalık zamanında, köşe başına bir kadınla bir çocuk gelirdi. Siyah bir çarşafa bürünen kadın elleriyle çarşafını yüzüne kapatır, yalnız iki siyah göz, sokağın yarı aydınlığında, parıltısız, önüne bakardı. Çocuk yanında ayakta dururken o çömelir, küçük bir çuvaldan birtakım oyuncaklar çıkarırdı: Bunlar bir değneğin ucuna takılmış bir çift tahta tekerlekti.
Tekerleklerin üzerinde, iki yuvarlak tahtanın [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Akşam, caddelerin kalabalık zamanında, köşe başına bir kadınla bir çocuk gelirdi. Siyah bir çarşafa bürünen kadın elleriyle çarşafını yüzüne kapatır, yalnız iki siyah göz, sokağın yarı aydınlığında, parıltısız, önüne bakardı. Çocuk yanında ayakta dururken o çömelir, küçük bir çuvaldan birtakım oyuncaklar çıkarırdı: Bunlar bir değneğin ucuna takılmış bir çift tahta tekerlekti.</p>
<p>Tekerleklerin üzerinde, iki yuvarlak tahtanın arasına çivilenmiş dört çubuktan ibaret kameriye gibi bir şey duruyorve tekerlekler yerde yürütülünce bu kameriye fırıl fırıl dönüyordu.</p>
<p>Oyuncaklar kadının önünde dizilince çocuk bir tanesini eline alıyor, kaldırımda ileri geri götürerek incecik sesiyle bağırmaya başlıyordu:</p>
<p>-Arabalar beş kuruşa&#8230; Beş kuruşa&#8230; Arabalar beş kuruşa!..-</p>
<p>Ve sokaklar tenhalaşıncaya kadar, belki üç dört saat, burada duruyorlardı.</p>
<p>Çocuk sekiz yaşında vardı, fakat ilk görüşte altı yaşından fazla denilemezdi. Zayıf ve minimini idi. Sonra, hiç durmadan bağıran sesi küçük bir kızın sesi gibi ince ve titrekti. -Beş kuruşa!- derken -ş-lere basıyor ve dudaklarının arasından onları ezerek çıkarıyordu.</p>
<p>Kendisi de annesi gibi hep önüne bakar ve başını kaldırmazdı.</p>
<p>Bulundukları köşenin biraz ötesinde parlak vitrinli bir tuhafiye mağazası vardı. Büyük kristallerin arkasında türlü göz alıcı renklerde boyunbağları, şık tokalı kemerler, yün kazaklar, eldivenler ve daha birçok, insanlara lazım olan ve olmayan şeyler, geçenlerin yüzüne gülüyordu. Ana oğul bunların önünden geçerken, geçtikten sonra köşelerine yerleşirken, başlarını hiç çevirmemeye gayret ederlerdi. Eğer sokağın çamurlu kaldırımlarına akseden ve orayı yer yer parlatan ışıklar da olmasa belki böyle bir mağazanın bulunduğunu bile fark etmeyeceklerdi.</p>
<p>Halbuki gelip geçenlerin çoğu, bilhassa çocuklar, bu parlak camekanların önünde durup, orada bir köşeye, ustaca bir karmakarışıklık içinde yığılmış oyuncaklara gözlerini dikiyorlar; sonra, mahzun bir tavırla yollarına koyulunca karşılarına çıkıveren tahta tekerlekli arabalara dudaklarını kıvırarak ve adeta hayallerinde vitrinden kalan güzel şekilleri bozuyormuş gibi canları sıkılarak bakıyorlardı. Fakat küçük satıcı onların bu isteksizliklerini fark etmez, önüne bakarak kısa aralıklarla bağırırdı:</p>
<p>-Beş kuruşa, arabalar beş kuruşa&#8230;-</p>
<p>Büyücek bir otomobil, mağazanın önünde durdu; içinden süslü ve şişmanca bir kadınla sekiz dokuz yaşlarında, beyaz bereli ve tozluklu, yumuşak lacivert paltolu bir çocuk indi. Beraberce mağazaya girdiler.</p>
<p>Biraz sonra çocuk iç vitrinleri seyrede ede dışarı çıktı, sokağa indi ve oyuncakların olduğu köşeye bakmaya başladı. Tam bu sırada küçük satıcının sesi işitildi.</p>
<p>-Arabalar beş kuruşa!..-</p>
<p>Başını çevirip baktı, sonra koşarak o tarafa gitti, siyah çarşaflı kadının yanındaki çocuğun elini tutarak:</p>
<p>-Aaa!- dedi, -Sen burada araba mı satıyorsun?-</p>
<p>Satıcı başını kaldırıp baktı. Hemen yüzü güldü, o da -Aaa- dedi ve ilave etti: -Annem yalnız gelemiyor, sonra bağıramıyor da&#8230; Onun için ben de geliyorum!..-</p>
<p>Beyaz tozluklu çocuk, yün eldivenli ellerini paltosunun cebine sokarak küçük bir kesekağıdı çıkardı, içinden bir badem ezmesi alıp ağzına attı, bir tane de arkadaşına verdi. Ağzını şişirerek sordu:</p>
<p>-Derslere ne zaman çalışıyorsun?-</p>
<p>-Mektepten çıkınca&#8230; İki saat filan çalışıyorum, dersleri yapıyorum.</p>
<p>Ondan sonra buraya geliyoruz. Hem gece zaten çalışamam ki. Gaz masrafı çok oluyor.-</p>
<p>-Bizim öğretmeni gördün mi? Şimdi buradan geçti!..-</p>
<p>-O benim araba sattığımı biliyor!-</p>
<p>Ve ileride birkaç çocukla bir kadının geldiğini görünce sözünü keserek bağırdı:</p>
<p>-Arabalar beş kuruşa!..-</p>
<p>İkisi de el ele tutuşmuşlardı. Çarşaflı kadın hazin gözlerle bunları süzüyordu. Beyaz tozluklu çocuk hesap vazifesini yapıp yapmadığını sordu:</p>
<p>-Ben demin evde uğraştım, yapamadım, gece beybabama soracağım!- dedi. Öteki:</p>
<p>-Nesini soracaksın, çok kolay&#8230;- dedi ve anlattı.</p>
<p>Adamakıllı lakırdıya dalmışlardı. Hatta küçük satıcı artık -arabalar beş kuruşa- diye bağırmayı bile unutmuştu.</p>
<p>Öteki, arkadaşının kolunu sarstı ve: -Hişt!- dedi, -Benim yanımdaki çocuğun ağzı kokuyor, ben söyleyeceğim de senin yanında oturacağım&#8230; Hem daha iyi çalışırız!..-</p>
<p>-Benim yanımdaki kalkmaz ki; hem ben söyleyemem. Mahalle komşumuzdur&#8230; O da bizim gibi fıkaradır&#8230;-</p>
<p>Sözüne devam etmedi. -Onu kaldırdı da yerine zengin çocuğu oturttu derler&#8230;- diyecekti, vazgeçti.</p>
<p>Başka şeylerden bahsetmeye başladılar.</p>
<p>Fakat tam bu sırada beyaz bereli, yumuşak lacivert paltolu, beyaz tozluklu çocuğun annesi mağazadan çıktı, iki tarafına bakındı. Ellerinde paket vardı. Şoför koşarak onları aldı ve kendi yanına yerleştirdi. Kadın köşeye doğru bakınca çocuğunu gördü ve aldığı şeylerin keyfi ile gülümseyen yüzü birdenbire sertleşti. Hızlı adımlarla o tarafa yürüdü. Çocuk, annesinin böyle hiddetle kendisine doğru geldiğini görünce hemen susmuş, şaşkın, fakat gülümseyen bir bakışla gözlerini ona dikmişti. Bir an hepsi birden kımıldamadan durdular.</p>
<p>Küçük satıcının annesi başını kaldırmış, yuvarlanır gibi gelen bu kürk mantolu ve yılan derisi iskarpinli kadına bakıyordu.</p>
<p>Kadın yaklaşınca, hala şaşkın şaşkın gülümseyen oğlunu bileğinden yakaladı:</p>
<p>-Bu ne hal?- diye bağırdı. -Kimlerle konuşuyorsun?-</p>
<p>Ve öteki elindeki şemsiyeyi, elini hala unutarak arkadaşının avucunda bırakan küçük satıcının omuzuna vurdu. Sonra haykırdı:</p>
<p>-Pis, baksana, senin konuşabileceğin insan mı bu?-</p>
<p>Çocukların kolları birbirinden ayrılıp aşağı sallanıverdi. Siyah çarşaflı kadın duvarın dibine büzülmüştü ve küçük satıcının gözleri kolunun acısından yaşla dolmuştu.</p>
<p>Arkadaşının gözündeki yaşları gören çocuk, henüz birçok şeyleri öğrenmediği için, ruhundan fışkıran bir isyanla:</p>
<p>-Anneciğim-, dedi, -o benim mektep arkadaşım!-</p>
<p>Kadın, yüzü kıpkırmızı kesilerek, oğlunun sözünü kesti:</p>
<p>-Ben yarın mektebinize de telefon edeceğim. Seni kendi seviyende olmayanlarla temas ettirmeyi gösteririm!..-</p>
<p>Oğlunu kolundan çekti. Geride kalan küçük satıcı ile anasına, yerin dibine geçirmek ister gibi tahkir edici ve ezici bakışlar atarak yürümeye başladı. Oğlu hala dönüp geri bakıyor ve yaşlı gözlerini başka taraflara çeviren arkadaşını görünce kendinin de gözleri yaşarıyordu.</p>
<p>Küçük satıcı, o titrek ve ince sesiyle bağırıyordu:</p>
<p>-Beş kuruşa&#8230; Arabalar beş kuruşa!..-</p>
<p><strong>Sabahattin ALİ</strong><br />
<em>(Ayda Bir, Şubat 1936)</em></p>
<div id="crp_related"><h3>Benzer Yazılar:</h3><ul><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/yumurtali-ekmek-kizartmasi.htm" rel="bookmark" class="crp_title">Yumurtalı Ekmek Kızartması</a></li><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/beyaz-mantolu-adam.htm" rel="bookmark" class="crp_title">Beyaz Mantolu Adam</a></li><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/ses.htm" rel="bookmark" class="crp_title">Ses</a></li><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/ethem-babanin-ciftligi.htm" rel="bookmark" class="crp_title">ethem babanın çiftliği</a></li><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/projektorcu.htm" rel="bookmark" class="crp_title">Projektörcü</a></li></ul></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hikayeyaz.com/arabalar-bes-kurus.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Güneşe Yazı Yazılmaz</title>
		<link>http://www.hikayeyaz.com/gunese-yazi-yazilmaz.htm?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=gunese-yazi-yazilmaz</link>
		<comments>http://www.hikayeyaz.com/gunese-yazi-yazilmaz.htm#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 04 Mar 2010 14:40:08 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Serdar Tuncer]]></category>
		<category><![CDATA[ahmet]]></category>
		<category><![CDATA[alev yangını]]></category>
		<category><![CDATA[ama]]></category>
		<category><![CDATA[aman]]></category>
		<category><![CDATA[arkadaşlık hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[bir]]></category>
		<category><![CDATA[daha]]></category>
		<category><![CDATA[ders veren öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[dillere]]></category>
		<category><![CDATA[durmadan]]></category>
		<category><![CDATA[duygusal hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[duygusal hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[gezmeye]]></category>
		<category><![CDATA[güneşe yazı yazmak]]></category>
		<category><![CDATA[hayaller ve gölgeler]]></category>
		<category><![CDATA[hayat öyküleri]]></category>
		<category><![CDATA[hediyelerini]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye özeti]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye özetleri]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye paylaş]]></category>
		<category><![CDATA[hikayeni yayınla]]></category>
		<category><![CDATA[kaynar kazan]]></category>
		<category><![CDATA[kimsesize]]></category>
		<category><![CDATA[Kurbanlar]]></category>
		<category><![CDATA[masal oku]]></category>
		<category><![CDATA[memleketin birinde]]></category>
		<category><![CDATA[mevsim]]></category>
		<category><![CDATA[ödül alan öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[ödüllü hikayeler oku]]></category>
		<category><![CDATA[ödüllü öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[öykü okey]]></category>
		<category><![CDATA[öykü okumak]]></category>
		<category><![CDATA[öykülerimiz]]></category>
		<category><![CDATA[prenslerinin]]></category>
		<category><![CDATA[saraya]]></category>
		<category><![CDATA[serdar tuncer öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[serdar tuncer öyküleri]]></category>
		<category><![CDATA[sonra]]></category>
		<category><![CDATA[türk edebiyatı öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[ünlü hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[uzun öyküler oku]]></category>
		<category><![CDATA[verecekti]]></category>
		<category><![CDATA[writingsun]]></category>
		<category><![CDATA[yapmak]]></category>
		<category><![CDATA[yemyeşil öykü]]></category>
		<category><![CDATA[yeni öykücüler]]></category>
		<category><![CDATA[yeni öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[yeni türk hikayecileri]]></category>
		<category><![CDATA[yeni türk hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[yeni türk öyküleri]]></category>
		<category><![CDATA[yumuk]]></category>
		<category><![CDATA[zeller]]></category>
		<category><![CDATA[zenci]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hikayeyaz.com/?p=397</guid>
		<description><![CDATA[Çok eski zamanlarda çok uzaklarda bir ülke vardı. Dağların arkasında yemyeşil bir ovaya kurulmuş, insanların yüzünden gülücük eksik olmayan, pırıl pırıl bir ülkeydi burası. Bu ülkenin insanları şimdi her zamankinden daha mutluydular. Çünkü yıllar sonra padişahlarının nihayet bir çocuğu olmuştu.
Nur topu gibi, güzeller güzeli, elleri yumuk yumuk, yanakları al al bir kız bebek. Kurbanlar kesildi, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Çok eski zamanlarda çok uzaklarda bir ülke vardı. Dağların arkasında yemyeşil bir ovaya kurulmuş, insanların yüzünden gülücük eksik olmayan, pırıl pırıl bir ülkeydi burası. Bu ülkenin insanları şimdi her zamankinden daha mutluydular. Çünkü yıllar sonra padişahlarının nihayet bir çocuğu olmuştu.</p>
<p>Nur topu gibi, güzeller güzeli, elleri yumuk yumuk, yanakları al al bir kız bebek. Kurbanlar kesildi, günlerce ziyafetler verildi, eğlenceler yapıldı. Günler günleri kovaladı, yıllar yılları. Güzelliği dillere destan bir prenses olmuştu o minik kız. Civar ülkelerden her gün bir haberci geliyor, ya prenslerinin ya krallarının hediyelerini sunuyorlar, evlenme tekliflerini iletiyorlardı.</p>
<p>Prenses mutluydu, babası üstüne titriyor, aman kızım, diyordu, acele etme karar vermekte. Bakalım zaman ne gösterir…</p>
<p>Padişah bir gün âdeti olduğu üzere tebdil-i kıyafet, ülkesini gezmeye çıktı. Akşama kadar halkının arasında dolaştı. Ne aç bir insana rastladı ne bir dertliye ne de bir kimsesize. Sevinç içinde sarayının yolunu tuttu.</p>
<p>Dönüşte ırmağın kenarında oturan bir ihtiyar uzaktan dikkatini çekti. İhtiyar, yerden aldığı taşları birbirine bağlıyor, bir şeyler söyleyip ırmağa atıyordu. Padişah yaklaştı, selam verdi ve sordu:</p>
<p>- Hayırdır ihtiyar, ne yapıyorsun böyle?</p>
<p>- Kısmetleri birbirine bağlıyorum, dedi ihtiyar adam.</p>
<p>Padişah güldü:</p>
<p>- Öyle mi, şu attığın kimin kısmetiymiş bakalım?</p>
<p>- O mu? O padişahın kızıyla, uşağı Ahmet’in kısmeti…</p>
<p>Saraya döndüğünde bir sıkıntı bastı padişahı. Böyle bir şey olabilir miydi? Kısmetleri birbirine bağlamak… Şu zenci uşak ve güzeller güzeli prenses… Gözününbebeği yani, canı, ciğerparesi, sevgili kızı… Olmaz öyle şey, dedi, ama şüphe kurdu düşmüştü bir kez içine. Sabaha kadar uyuyamadı. Sağa döndü, sola döndü, uyku girmedi gözüne. Arada bir dalıyor, sıçrayarak uyanıyordu. Kısmetler böyle bağlanmazdı, biliyordu bunu, ama ya doğruysa?</p>
<p>Sabah olduğunda kararını vermişti. Uşağını geri dönemeyeceği bir yere yollayacak, ondan kurtulacaktı. Bunu yapmak zorunda kaldığı için kendinden utanıyordu ama işi sağlama almak lâzımdı. O ihtiyarı bulup kellesini vurdurmayı bile düşündü bir ara. Ama en ehveni Ahmet’i yollamak, ondan ve bu kısmet meselesinden kurtulmaktı.</p>
<p>Alelacele bir mektup yazdı, uşağını çağırttı. Karşısında durup kendisine şaşkın şaşkın bakan zavallı zenci uşağın gözlerine bakmaya çekiniyordu. Yüzünü pencereye döndü, elindeki mektubu gösterdi uşağa.</p>
<p>- Ahmet, dedi, şimdi bu mektubu alacaksın ve hiç durmadan yürüyeceksin. Bunu güneşe götürmeni istiyorum senden. Bu hepimiz için çok önemli. Sakın bu mektubu vermeden geleyim deme!</p>
<p>Neye uğradığını şaşıran uşak, çaresiz emre itaat etti. Yol hazırlığını yaptı, mektubu sıkı sıkı sarıp sarmaladı, koynuna sakladı ve yola düştü. Hiç durmadan yürüyecekti, mektubu güneşe verecekti. Tastamam böyle demişti padişah. İyi de güneşi nasıl bulacaktı, bulsa da mektubu nasıl verecekti? Sıkıntı bastı Ahmet’i. Kafasını kaldırıp gökyüzüne baktı, güneşin olduğu yöne doğru yürümeye karar verdi.</p>
<p>Yürüdü uşak. Aylarca yürüdü. Azığı bitti, elbiseleri parçalandı, ayakları kan revan içinde kaldı, o yürümeye devam etti. Koynundaki mektubu arada bir çıkarıp bakıyor, sağlam olduğunu görünce gülümseyerek yürümeye devam ediyordu.</p>
<p>Bu arada her şey yine eskisi gibiydi ülkede. Padişah mutluydu, güzel kızının üstüne daha çok titriyor, onu daha bir seviyordu. Halk huzur içindeydi, her yer pırıl pırıldı yine. Baharın gelişiyle beraber bütün ülke çiçeklerle donanmıştı. Prenses, evlenmesi için babasının niçin bu kadar acele ettiğine anlam veremese de, yağmurlar, çiçekler, cıvıl cıvıl kuşlar, bahar güzeldi işte…</p>
<p>Padişah Ahmet’in dönemeyeceğinden emindi. Çoktan ölmüş olmalıydı. Sadık bir uşaktı, verilen görevi yapmak için elinden geleni yapacaktı kuşkusuz. Ama güneşi bulmak, mektubu ona vermek, olacak şey miydi hiç? Zekâsına bir kez daha hayran oldu padişah.</p>
<p>Gün geçtikçe ümidi tükeniyordu uşağın. Üç mevsim geçmişti yola çıktığından beri. Bu güneşe varmak belli ki mümkün olmayacaktı. Koynunu yokladı, mektup sağlamdı. Kendisi kan revan içindeydi, tanınmayacak hale gelmişti ama olsun, mektup sağlamdı yinede. Son bir gayretle yürümeye çalışıyordu. Tepedeyken bir ırmak görmüştü, oraya kadar bir varabilse, kana kana bir içse buz gibi suyu, üç mevsim daha yürürdü Ahmet.</p>
<p>Irmağa yaklaştığında ayakları vücudunu taşıyamıyordu artık. Dizlerinin üstünde sürünerek geldi suyun kenarına. Avuç avuç içti. Başını soktu ırmağın serin suyuna. Avuçlarını bir kez daha daldırdı. Bir de kafasını kaldırdı ki ne görsün? Güneş işte orada, tam karşısında, ırmağın içinde bir mücevher gibi parlıyor ve öylece durup sanki kendisini görmesini bekliyordu.</p>
<p>Uşağın gidişinden beri beş mevsim dönmüştü ülkede. Dört bir yanda düğün hazırlıkları yapılıyor, tellallar prensesin düğününe bütün halkın davetli olduğunu haber veriyorlardı. Prenses sonunda sevebileceği bir adam bulmuştu. Çok uzaklardan bir ülkenin padişahıydı bu genç adam. Padişah kızının mutluluğunu gördükçe daha bir seviniyor, kısmetleri birbirine bağlamakmış, diyordu gülerek, kısmetleri birbirine bağlamak… Hani nerede?</p>
<p>Padişah çok sevmişti damadını. Uşak değildi her şeyden önce, hele zenci hiç değildi. Hem onda yıllardır tanıdığı birinin kokusu vardı sanki. Üstelik bu padişah her kimse, çok zengin biri olmalıydı. Prensese hediye ettiği bir tek mücevher, o zamana kadar verilenlerin hepsine bedeldi çünkü. Nihayet günü geldi, muhteşem bir düğün yapıldı ülkede.</p>
<p>Düğünün üçüncü gününün akşamıydı. Padişah ve yeni evliler akşam yemeğinde birlikteydiler. Padişahın hemen yanında damadı ve tahtının vârisi, karşısında karısı, onun yanında sevgili kızı… Mutluluk buydu işte!</p>
<p>Bir yandan sohbet edip gülüşüyorlar, bir yandan yemeklerini yiyorlardı. Genç damat kılıç kullanmayı nasıl öğrendiğini anlatıyor, av maceralarından bahsediyor, masadakileri kahkahaya boğuyordu. Bir ara eline bir bıçak aldı, ilk kılıç kullanmaya başladığı zamanlardaki acemiliklerini anlatıyordu. Elinden düşürdüğü bıçağı almak için eğildiğinde padişahın kendisine baktığını fark etti. Prenses kahkahalar atıyordu. Birden doğrulup açılan belini kapattı. Ama belindeki siyahlık gözünden kaçmamıştı padişahın.</p>
<p>O gece yine uyuyamadı padişah. Kendisi gibi bembeyaz bir adamdı damadı, ama beli bir zencininkinden farksızdı. Ahmet’i hatırlamaya çalıştı, yüzünü, konuşmasını, gülüşünü… Benziyorlar mıydı, böyle bir şey olabilir miydi? Olamazdı tabi. Hem o kadarda benzemiyordu. Ama genç adam neden telaşla belini kapatmıştı.</p>
<p>Yatağına tekrar uzandı, gözlerini tavana dikti. Kısmetleri birbirine bağlayan ihtiyarın yüzünü gördü. Gülüyordu. Çıldırdığını düşündü bir an. Gözlerini kapatıp, tekrar açtı, ihtiyar yoktu. Derin bir nefes aldı, hele bir sabah olsun, dedi, bunu anlamanın bir yolu bulunur elbet.</p>
<p>Günün ilk ışıkları sarayın camlarına vurduğunda, prenses ve kocası çoktan bahçede gezmeye çıkmışlardı bile. Pencereden onları gören padişahın aklına bir plân geldi. Aceleyle üstünü giyindi, bahçeye çıktı. Onlara iyice yaklaştı, birini çağırır gibi arkadan seslendi:</p>
<p>- Ahmet!</p>
<p>Genç adam birden irkilerek dönüp padişaha baktı. Göz göze geldiler. Delikanlı gözlerini kaçırmaya çalışıyordu ama nafile. Çaresiz padişahın yanına gelip durdu, başından geçenleri anlatmaya başladı.</p>
<p>Güneşi bir ırmağın içinde bulmuştu. Mektubu vermek için suya daldığında içleri mücevher dolu, açık kapaklarından ışıltılar şaçan onlarca sandık görmüştü. Sudan çıktığında, kuşağının sımsıkı sardığı beli hariç, bütün vücudu bembeyazdı. Sandıkları bir bir ırmağın kenarına taşımış, oturup en son sandıktan çıkan mektubu okumuştu. Sonrası, sonrasını biliyorlardı zaten. Padişah hayretle doğruldu oturduğu yerden;</p>
<p>- Mektup, dedi, o mektup nerede şimdi?</p>
<p>- Hiç yanımdan ayırmadım ki, diye cevapladı genç adam koynundan çıkardığı mektubu padişaha uzatarak.</p>
<p>Padişah aceleyle mektubu açtı, okumaya başladı:</p>
<p>“Güneşe yazı yazılmaz, yazılan yazı bozulmaz!”</p>
<p><strong>Serdar TUNCER</strong><br />
<em>Satır Arası Hikâyeler</em></p>
<div id="crp_related"><h3>Benzer Yazılar:</h3><ul><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/hazinedeki-pasli-teneke.htm" rel="bookmark" class="crp_title">Hazinedeki Paslı Teneke</a></li><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/gozlerin-firtinasi-ve-ellerin-depremi.htm" rel="bookmark" class="crp_title">Gözlerin Fırtınası ve Ellerin Depremi</a></li><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/katina.htm" rel="bookmark" class="crp_title">Katina</a></li><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/semaver.htm" rel="bookmark" class="crp_title">Semaver</a></li><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/ethem-babanin-ciftligi.htm" rel="bookmark" class="crp_title">ethem babanın çiftliği</a></li></ul></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hikayeyaz.com/gunese-yazi-yazilmaz.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kırık Aynalar</title>
		<link>http://www.hikayeyaz.com/kirik-aynalar.htm?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=kirik-aynalar</link>
		<comments>http://www.hikayeyaz.com/kirik-aynalar.htm#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 02 Mar 2010 09:39:45 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Münire Daniş]]></category>
		<category><![CDATA[18 hikaye oku]]></category>
		<category><![CDATA[fantezi hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[hayat hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[hayat öyküleri]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye nedir]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye oku]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye okuma]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye örnekleri]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye özetleri]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye türleri]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye ve masal]]></category>
		<category><![CDATA[hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[hikayeoku]]></category>
		<category><![CDATA[kısa hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[mehmet akif ersoy]]></category>
		<category><![CDATA[mimar sinan]]></category>
		<category><![CDATA[münire daniş oku]]></category>
		<category><![CDATA[münire danış öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[ödüllü hikayeler oku]]></category>
		<category><![CDATA[öykü berk]]></category>
		<category><![CDATA[öykü okey]]></category>
		<category><![CDATA[öykü oku]]></category>
		<category><![CDATA[öykü örnekleri]]></category>
		<category><![CDATA[öykü özetleri]]></category>
		<category><![CDATA[türk hikayecileri]]></category>
		<category><![CDATA[türk hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[türk öyküleri]]></category>
		<category><![CDATA[uzun öyküler oku]]></category>
		<category><![CDATA[yeni öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[yunus emre]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hikayeyaz.com/?p=383</guid>
		<description><![CDATA[“Bir ayna da, bazı bazı, bir tuz gölü gibi gözleri yakar.”
Exupery
Hüznü sonsuzmuş gibi hissettiren bir nağme sürüyor içimde.
Bir türlü bitmeyen yollara mecbur bir yolcu için hasret öyle eski, öyle uzun bir takvim ki mesafelerinde kaybolmayacak gönül bulunmaz.
O mesafelerde kaybolmayı ben seçmemiştim. Düze çıkmayı düşlerken, sineme aşılamayan kalelerin surları örülüyordu, farkında olamamıştım. O mesafelerin kalbimdeki derinliklerine [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>“<em>Bir ayna da, bazı bazı, bir tuz gölü gibi gözleri yakar.</em>”<br />
<strong>Exupery</strong></p>
<p>Hüznü sonsuzmuş gibi hissettiren bir nağme sürüyor içimde.</p>
<p>Bir türlü bitmeyen yollara mecbur bir yolcu için hasret öyle eski, öyle uzun bir takvim ki mesafelerinde kaybolmayacak gönül bulunmaz.</p>
<p>O mesafelerde kaybolmayı ben seçmemiştim. Düze çıkmayı düşlerken, sineme aşılamayan kalelerin surları örülüyordu, farkında olamamıştım. O mesafelerin kalbimdeki derinliklerine fenerini yakınca seneler, hasretin, bir sevgilinin ölü bedeni gibi kalbimde boylu boyunca uzanan sûretini gördüm. Derindi, keskindi, acımasızdı. Benimle aynı kapılarda, aynı yollarda, aynı hikâyedeydi. Şimdi o kapılar, o yollar çok uzaklarda kaldı; ama hikâye bende hâla.</p>
<p>Hikâyede hasretin izini sürüyordum ve bitkindim. Ardımda uzanan yollarda o hikâyeden çıkıp çıkamayacağımı bilmiyordum. O hikâye bir gün hangi manayı kazanır öğrenmek istiyordum. Aynı hikâyede annem beni hasretlere hazırlıyordu. Oysa o çok sevdiği türkülerin, gizli gözyaşlarının, solgun mektupların ardında o da öğrenmeye uğraşıyordu hâla.</p>
<p>Unutmaktan korkar gibi söylemekten usanmadığı hasret türkülerinde, dönüp dönüp okuduğu mektuplarda, kopamadığı geçmiş zamanda ne buluyordu annem? Hep dokunaklı hatıralar oluyordu annemi kendine bağlayan; neyin nesiydi bu bağ…</p>
<p>Bir gün geldi o sözlerin hikâyesi benim de kalbime hünkâr oldu.</p>
<p>Hâla ben de kalan o hikâye yüreğimi tahtının dibine taşıdı ve ben o hikâyenin tahtı önünde bükülen boynumu kaldıramadım daha.</p>
<p>Annem ve ben “tayininiz falancayadır” tebliğlerinin peşinden savrulduk durduk babacığımın ardı sıra. Savrulduk diyorum, çünkü her tayin tebliği kalbimizi altüst eden bir karayel olurdu. Annem, “Kendimi bir ada gibi hissediyorum” derdi, “ yaz gelince güzelliği fark edilen ve insanların bu güzelliğin içine girip, zevk edip sonra hatıralarının silüetlerini bırakarak terk ettikleri bir yaz adası…” İlk zamanlar annem derdim ki, “ Hem böyle sitem ediyorsun hem de o hatıralardan sıyrılıp kendi güzelliğinle ıssızlığında yaşamayı denemiyorsun, istemiyorsun bunu.” Solgun bir gülümseme belirirdi dudaklarında, “Sen denersin” derdi bana, “ sen istersin…”</p>
<p>Annemin, hüzünlerinden, hasretlerinden kopmak istemediği hatıralarını, anneannemden ona yadigâr kalan sandıkta sakladığı birkaç parça eşyaya benzetirdim. Bayramlık saf ipek çuha renkli bir yeldirme, siyah kadife bir fistan, pembe işlemeli bir mendil, ahşap bir tespih… Anneannem bu eşyaların yaşamasını istermiş; annem de öyle, hasretlerinin yaşamasını isterdi. Hep ona hüzün veren insanlar ve mekânlar olurdu kalbinde. Usanmadan anardı birkaç dostu ve mekânı; arardı… Taşınırken bırakmak zorunda kaldığı çiçeği bile özlerdi annem! “Ne tuhaf “ derdi, “o çiçekle aynı odada geçirdiğim vakitlere ihanet ediyormuşum gibi geliyor bana.” “Ah anne” derdim, “senin kalbin bir çiçekten daha ayrılmaya dayanamaz, bırak bir dosttan bir şehirden ayrılmayı.” Gülerdim. “Kim bilir Beria, senden nasıl ayrılacak?” derdi. Solardı gülümsemem.</p>
<p>Ah zaman… acımasız hikâyeci, bilge muallim.</p>
<p>Onun öğretmesi yaklaşanı ulaştırmak, kaynaştırmaktır yürekte. Hasretleriyle kuruln hikâyeye taşıdı, buruk tebessümleriyle kaynaştırdı beni.</p>
<p>Annem, geçtiği şehirlerin peçesini indirir benim hiç fark etmediğim güzelliklerinden müstesna hatıralar taşırdı yüreğine.</p>
<p>Yeni mekânlar görmeye hem arzulu, hem de o mekânlara duyacağı bağlılığın vedalarla incineceğinden mustarip. Hem yeni dostlar, yeni muhabbetlerle hemhal olmaya gönüllü, hem gönlünün ayrılıklarla yaralanmasından gamzede olurdu. Ben vedalardan annem gibi incinmeyi, annem gibi hasretten inlemeyi bilmezdim.</p>
<p>Derken dört yıl kaldığımız ‘Ağlasun’, ömrümün hüzünlerine hasretlerine açılan bir tünel; kalbimi annemin kalbiyle donatan bir el oldu. O şehre girerken babama demiştim ki, “Ayrılırken dile gelse bize ne der bu şehir?” Annemi göstererek eklemiştim, “İlişmeyin ‘ağlasun’ der herhalde. Annem buruk bir gülümsemeyle katılmıştı babamla benim kaygısız gülüşümüze. Sonra babam, “Bize öyle der de, annene ne der acaba?” diyerek annemin çok sevdiği bir türküyü mırıldanmıştı: “Mihrican mı değdi gülün mü soldu- Gel ağlama, garip bülbül ağlama…” Ağlasun’da liseyi bitirmiştim. Bir dosta gönül bağlamanın, bir muhabbetten yara almanın, kanayıp da yaranın yerini bulamamanın, bir şehre ait olduğunu hissetmenin ne demek olduğunu Ağlasun’da öğrenmiştim.</p>
<p>Ağlasun’dan Isparta’ya taşınırken ağlamaktan içimi alıp veremiyordum. Babam biraz şaşırmıştı. Annem, başımı omzuna yaslamış saçlarımı okşuyordu, kanayan bir yaraya pansuman yapar gibi. Babam anneme, “İlişmeyelim ağlasun” diye hatırlatmıştı gülümseyerek. Annem yolculuk gecelerinde sessizce ağlarken, babam kulağıma eğilir, “Annen bir melankoli meleği” derdi. Beni göstermişti anneme, “ikinci melankoli meleği yetişiyor” diyerek.</p>
<p>Üzüntülerini hiç belli etmezdi babam. Hep neşeli, hep gamsız görünürdü. Neşesiyle, bir an parlayıp sonra sönüverin ve silinen öfkesini tanırdım sadece. Nükteli konuşmayı çok severdi, bazen öfkesinin doruklarındayken bile kendi kızgınlığına nükte uydurur öfkesini balonunu gülerek söndürürdü. Pek nadir bir insan olduğunu düşünürdüm. Sonra memleketi olan Artvin’e gittiğimizde, babamın doğduğu köyde ona benzeyen bir sürü adam tanıdım. Artık babam Artvin’in dışında nadirdi sadece.</p>
<p>Isparta benim için güllerin, Mevhibe teyzenin, Canan’ın, akşamüzeri güllere nazır bir balkonda anılan hatıraların, gizlice beliren sızıların, kanı hâla akan yaraların cümlelerinden kurulan bir roman oldu. Kim demişti, “Roman dediğin bir uzun yol üzerinde dolaştırılan bir aynadır” diye. Geçtiğim yollardan benim aynama hiç silinmeyen hasretlik aksetti…</p>
<p>Mevhibe teyze iki yıl kaldığımız Isparta’da annemin görüştüğü en has dostuydu. Onunla beraber geçirdiği vakitlerden, ondan dinlediği menkıbelerden, mesnevilerden, manilerden doyumsuz bir zevk alırdı.</p>
<p>Kaç şehir gezdi, her şehirde birkaç dostu oldu anılacak, bazen o kadar bile olmazdı. İçe dönüktü annem. Mahcup bir tabiatı vardı. Gündelik konuşmaların içinde uzun uzadıya bulunmaktan hoşlanmazdı. Az konuştuğu için kulağa şiir gibi gelirdi uzun cümleleri. Bazen babam, “Beni bu şiir gibi sözleriniz mahvetti Lâle Hanım” derdi sesine içli bir yapmacıklık takıştırarak, “Böyle sözlerinizden sonra abayı yaktım size, böyle sözlerinizden sonra uykusuzluklarım başladı…” Bazı sabahlar evden çıkarken bu sözleri şen şakrak sıralardı anneme. O gidince, annem bana döner, “Sen de olmasaydın ben ne yapardım şimdi?” derdi. Evin tek çocuğuydum ben. Benden sonra annem birkaç düşük yapmış. Doktorlar her şey normal diyorlarmış ama gebeliğin üçüncü dördüncü aylarında bebek ölüyormuş annemin karnında. Çok zor hallerdi diye anlatırdı annem. “Peri karışmıştır sana, ilk çocuğun kız ise demek ki erkek çocuklarını boğuyor; kız çocuğuna gebe kalsan o yaşar” diyerek muska tarif edenler, ilaç levazımı yazdırmaya kalkışanlar, babama yeniden evlen diyen akrabalar…</p>
<p>Bu tür şeylere üzülmezdi annem. İnsanları pek umursamazdı. Kimin ne dediğiyle ilgilenmezdi. Öyle kendi içinde, öyle kendi halindeydi ki. Ondan nasıl ayrıldım, hâla gösterdiğim tahammüle şaşıyorum. İnsanoğlu yaşarken ister istemez katlanıyor, sonra katlandığına inanamıyor…</p>
<p>Isparta’dan ayrılacağımıza yakın annem vakitlerini çoğunu Mevhibe teyzeyle geçirmeye başladı. Aralarında çok kuvvetli bir muhabbet bağı, bir gönül birliği vardı. Şimdi hatırlıyorum da o günleri, ayrılıktan ürperen gözlerle bakıyorlardı birbirlerine. Annemin gözlerinde gizli bir çaresizlik; Mevhibe teyze annemin sevdiği bir maniyi ezgileyerek katılıyor o çaresizliğe: “Yara yeri, Sızıldar yara yeri. Kervan göçtü, Yol etti, Yalvararam yara yeri, Ne sende od tükendi, Ne bende yara yeri…”</p>
<p>Isparta’daki biricik arkadaşım Canan’la ben, Mevhibe teyzeden Gülcü Kızlar’ın hikâyelerini dinlemeye doyamazdık. Mevhibe teyzenin sanki yüzlerce serçeyi yüklenmiş gibi tatlı, sevimli sesi hâla kulaklarımda: “Güller ya gün doğmadan ya da akşam serinliğinde toplanır, amma kızıl gül bağında hava daima leylâk rengi, tatlı bir akşamdır. Gülleri yalnız gülcü kızlar devşirir; nazlı gülün tabiatından onların narin parmakları anlar ancak. Güllere ülfetini derinleştirdikçe gülcü kızlar, güller muhabbetin terini gülcü kızların ellerine bırakır. Gül çamuru derler o terre.</p>
<p>Oysa hakikatte çamur değil, muhabbet nişanıdır o. Gülcü kızlar gül çamurunu zar gibi bezlere sarıp koyunlarında saklarlar, tenleri gül gibi koktukça gülün esrarına karışmış gibi bahtiyar olurlar…” Canan not alırdı Mevhibe teyzenin her anlattığını.</p>
<p>Öyle benziyorduk ki onunla birbirimize; bir şiirin dizeleri gibi… kader bu beraberliğin örgüsünü dağıtmadı uzun zaman; Canan’la ben İstanbul Edebiyatı kazanıp Isparta’dan ayrıldık.</p>
<p>Yeni tayin haberi annemle babamı Kütahya’ya uğurladıktan sonra, biz de Canan’la İstanbul’a gittik. Öyle çekilmez acıların günleriydi ki o günler, kalbim nasıl dayandı, bilmem.</p>
<p>Annem hiçbir vedaya dayanamaz. Böyleyken Kütahya’ya gideceği vakit ne kadar metin görünüyordu. Yalandı. Benden ayrılır ayrılmaz yıldırım gibi kalbine düşecek acıyı gizleyen bir buluttu.</p>
<p>Vedanın kollarında ben, kaybolmaktan korkan küçük bir kız çocuğuydum. Böyle hissetmiştim, annem bunu sezmiş, sonunda birbirimizin kollarında kaybolur gibi ağlamıştık. Demiştim ki ona, “Ölüm nedir biraz öğreneyim diye, senden ayrılıyorum.” Elini ağzıma kapamıştı, ağlarken gülümsemeye çalışarak. Hiçbir yüz ağlarken gülümseyen annemin yüzü kadar güzel, hiçbir yürek onun hafif yüreği kadar âşık olunmaya layık olamazdı.</p>
<p>Sonunda gitti, ölerek ve öldürerek beni.</p>
<p>Canan bütün gün bana gül yağı aramış. Ben o vedanın ardından gamlı bir hazan gibi içime gömülürken, o, bir teselli bulmak adına belki de, benim en sevdiğim renk olan koyu buhurumeryem tonunda gülyağı aramış. Gül şeklinde bir şişede buhurumeryem renginde gülyağı… Bir dost tarafından teselli edilmekten, içtenlikle verilen sevgiden daha büyük hediye ne olsun? Öyle sıkı kucaklamıştım ki onu, annemin kollarında kaybolur gibi, ağlarken, o da benim için benim gibi nasıl da ağlamıştı.</p>
<p>Derken Isparta’ya veda vakti de geliverdi. İstanbul’u ilk defa görecektim. Ama İstanbul’a dair ne merak, ne hayret, ne de yâranlık taşıyacak takati yoktu kalbimin. Bir ömre bedel aşkların toprağı olan İstanbul’a karşı beslenecek böyle bir gaflet olamazdı; ama ben mazurdum; ailemden ayrılmıştım, şimdi Mevhibe teyzeden ve bütün sevgili hatıraların şehrinden ayrılıyordum.</p>
<p>Son kez dönüp ardıma baktığımda, annemin şiir defterinden ezberlediğim, Ahmet Gazali’ye ait o unutulmaz dörtlüğü fısıldamıştım geçtiğim şehirlerin (varsa) kalbine: “Senin gönlün daima meshur ve musahhardır mazursun- gamın ne olduğunu asla bilemedin mazursun.”</p>
<p>Yolculuk boyunca Canan kendi halime bırakmıştı beni. Hiçbir şeyin bana ilişmemesini istediğimi sezmişti. Öylece susuyor, ama kalbimizin içinde söylenen nice hüzünlü cümleyi bir fotoğraf karesi olup canlanan hatıralar eşliğinde tekrarlayıp duruyorduk.</p>
<p>O yolculukta bir kırılan aynaydı zaman elimde. Zamanın kırılan, dağılıp uzaklaşan halini ilk defa böyle derinden fark ediyordum. Kırılan aynanın bana verdiği hüzünden başka bir şey göremiyor, duyamıyorum; bir romandaki hâyal gibiyim, öyle hissediyordum. Otobüsün teybinde Gülden Karaböcek’in incecik mızraklar gibi insanın kalbine saplanıveren, hüzne müptela o esrik sesi, bir yarayı acımasızca genişleten rüzgâr gibi dokunuyordu bana. Yolculuk boyunca suskun, nasıl da beliriyor belirecek olan ve nasıl da olgunlaşıyor kendinden başka hiçbir şeyi umursamadan, diye düşünüyordum. Sevgiler, hasretler, kim bilir daha ne serüvenlerden geçirecek beni ve daha ne kadar ağırlaşacak…</p>
<p>Olgunlaşmanın durduğu nokta ölüm olmalı. Demek ki beliren, içine aldığı varlık yaşadıkça kendi yolunda ilerleyecek gizlice. Ve demek ki diyordum, benim ömrümü öçöne alan esrar hasret olacak imiş&#8230;</p>
<p>Hasretin, hüznün sancılarıyla beliren düşünceler kalbimi öyle yordu ki gözlerimi yumup bir rehavet düşünde kaybolmak istedim. Annemin, babamın, Mevhibe teyzenin hâyali beliriverdi gözlerimin içinde. Her veda kucaklaşmasını yeniden yaşadım. Mevhibe teyzenin buğulu gözleri daha derinden işledi içime. Sonra titreyen güçsüz elleri ellerime uzandı, küçük bir defter bıraktı avuçlarıma: “Dün gece senin için hazırladım” dedi, titreyen tatlı sesi, “seversin” diye ekledi sonra.</p>
<p>Defterini çıkardım. “Çiçekler Arasında.” Anlattığı ve benim tekrar tekrar dinlemekten usanmadığım çiçeklerin hikâyelerini kendi el yazısıyla bir araya getirmiş… Mor menekşe çiçeklerin şeyhi olan gülün dergâhına varır, boynun eğer, derman umar. Gül, “Rengini gamlı kılan, yapraklarını perdeleyen dert nedir ki?” diye sorar. Menekşe, muhabbet bağından hicran dağına nasıl atıldığını, ona muhabbet bağını hatırlatan nağmelerini işittikçe gömleğinin yakasını nasıl yırttığını anlatır… Gül menekşenin derdini dinlerken kimselere faş etmediği gizli derdi şahlanır içinde. O dert öyle üstüne varır ki gülün, çaresizlikten titrer incecik gövdesi ve hüznün gözyaşları beliriverir yapraklarında. Derdinin, çaresizliğinin fark edilmesinden korkar da “Dermanını derdinde ara, git artık” der menekşeye. Menekşe ayrılırken cüret edip güle yapraklarında beliren damlaların ne olduğun sorar. Gizler derdini gül, “O çiy damlaları benim tacımdır” der. O günden sonra dert gülün tacı olur.</p>
<p>O defteri okudukça geri dönmek isterdim, Mevhibe teyzeye dönmek; bir pervane gibi çırpındı durdu içimde bu arzu.</p>
<p>Derken İstanbul, çiçekleri bir bir kabul edip dertlerini dinlerken kendi derdini gizlemek için ter döken gül gibi, derdimi içine alan bir fânus oldu.</p>
<p>İstanbul… şairlerin müstesna cümlelerinde Leyla gibi bir mâşuk şehir. Ne ki acılarıma, hasretlerime metelik vermeyen umursamaz bir çehreyle karşıladı beni. İstanbul’u kendime benzettim; bir kalbi varsa o da kırıktı. Onun da hasretini çektiği sevgilileri, uzaklaşan güzellikleri, bir aynada kırılan vakitleri vardı. Öyle ya, esenliğinden çalınmış bir şehir ne kadar teselli edebilir içinde başka şehirlerin hatıralarını taşıyan kırık bir kalbi?</p>
<p>Peçesi indirilmiş, sonra da, uğrunda ölüme yürüyen âşıkların hatıralarını taşıyan güzelliğinden yüzçevirilmiş müstesna bir dilberin hüznü vardı İstanbul’un çehresinde. Derken, benim hasretlerim, kalbimin melûl ezgileri onun buruk akşamlarına karıştı; hem öyle bir karıştı ki bir daha çıkamadım içinden.</p>
<p>Konakladığım son şehir oldu İstanbul.</p>
<p>Sonra, ömrümün geri kalan hasretlerini, ayrılıklarını iyice derinleştirerek içimdeki yerlerini sağlamlaştıran gamsız bir el oldu. Canan fakülteyi bitirip Isparta’ya döndü. Her mektubuyla yaramı derinleştiren sevgili oldu.</p>
<p>Mevhibe teyze ölümsüzlükten gönlümde bâki kalan eşsiz bir kuşa dönüştü, süzüldü durdu içimde.</p>
<p>Annem birkaç şehir daha gezdi babacığımın ardı sıra. Sonunda onun da yolculukları İstanbul’da ikmal oldu. Oysa biliyorum, o yollar kesilmedi içimizde. Geçmişte yaşanan tatlı bir huzurun odaları gibi içinde sakladı bizi. Ne hasretin hüznünden, ne hüznün gözyaşlarından kopamadık bir daha. Ömrümüz, mektupları, geçip giden zamanları bir kutsal metin gibi bağrına bastı. Biliyorum, annem, geçtiği şehirlerde kendi ruhunun yankısını bulduğu her şeye; bir sokağa, bir vaktin hatırasına dahi mektuplar yazdı gizlice. Bir anlık huzurlu hatırayı dahi özlemekten vazgeçmedi… biliyorum, kendi kalbimden biliyorum.</p>
<p>Ve işte saçlarımda berrak bir yaz gecesinin yıldızları gibi beliren senelerin ucunda ben, annemden yadigâr sandığın kıyısında, kalbimin üstünde çiçek bercesteleri, o hikâyenin başındayım hâla… Güneş ufkun eteklerinde hüzünlerden bir akşam bahçesi kurmayı sürüdüyor. O bahçede daha kaç akşam dayanır benim gülüm, bilemiyorum.</p>
<p><strong>Münire Daniş</strong></p>
<div id="crp_related"><h3>Benzer Yazılar:</h3><ul><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/babamin-sevgilisi.htm" rel="bookmark" class="crp_title">Babamın Sevgilisi</a></li><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/gecenin-gozyaslari.htm" rel="bookmark" class="crp_title">Gecenin Gözyaşları</a></li><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/gelinlik-kiz.htm" rel="bookmark" class="crp_title">Gelinlik Kız</a></li><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/evdeki.htm" rel="bookmark" class="crp_title">Evdeki</a></li><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/siir-ve-sinek.htm" rel="bookmark" class="crp_title">Şiir ve Sinek</a></li></ul></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hikayeyaz.com/kirik-aynalar.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
