Öylesine bir şeymiş gibi, gün devrildi uzaklarda, umursamaz, aldırmaz bir sıradanlıkla. Parçalandı güneş, bir yarısı denizde, öbür yarısı sonsuzluklarda. Gün devrildi uzaklarda, sessizliğe bir şimşek. Kubbelerden güvercinler fırladı gökyüzüne, kanat sesleri alacakaranlığa karıştı. Birden ışıkları patladı Cadde-i Kebir’in. İnsanlarda bir telâş. Son anda bir şeye yetişeceklermiş gibi, son anda bir yerinden yakalayacaklarmış gibi hayatı, bir telâş, bir telâş. Ama yine de varacakları yer, yaşana yaşana kendilerine ait olmaktan çıkmış alışkanlıkları değil mi? Peki öyleyse bu kalabalıklar, bu telâşla böyle nereye? Nereye böyle sorusuz, düşsüz?
Gün devrildi uzaklarda, Cadde-i Kebir’de bir telâş. Tramvay, artık bizim olmayan Saray, Atlas, Alkazar sinemalarının önünden hüzünle süzülüyor. Gürültülü gençler iniyor içlerinden. Ceplerinde borsa dergileri, hiçbir düşü olmayan bu gençler, et kokulu, yapışkan Pera ruhuna sokuluyorlar. Rüzgâr önüne kattığı toz bulutlarını ve yağmuru, asırlık binaların bel vermiş duvarlarına çarpıyor.
Gün devrildi uzaklarda, Cadde-i Kebir’de bir telâş. Birazdan bol boyalı kadınlar devriye arabaların, yanında pazarlıklara başlayacaklar. Arka sokaklardan gelecek silah sesleri, bir namus cinayeti romanına yeni bir sayfa açacak. Sonra çığlık çığlığa bir polis sireni duyulacak, insanlar iliklerine kadar titreyecekler. Gece gelecek Cadde-i Kebir’e, hiç bitmeyecek gece. Ben elimi uyku haplarına uzatacağım.
Pencereyi kapatıp, perdeleri çekiyorum. Cadde-i Kebir’in görüntüsü, gürültüsü gidiyor. Rahatlıyorum. Ama içimde derin bir boşluk. Radyoyu açıyorum. Hareketli, canlı bir müzik. Sanki dünyada hiç acı yokmuş gibi. Dayanamıyor, hemen kapatıyorum. Odada dolaşmaya başlıyorum. Otel resepsiyonuna not bıraktım. Görüşmek istemiyorum diye. Kaç akşam geçti böyle zaten, ne arayan ne soran. Eskiden böyle miydi. Setlerden setlere koşardım. Yetişemez, pek çok yapımcıyı da atlatırdım. Nereden nereye. Şimdi soğuk bir otel odasında uykuyu arıyorum. Resepsiyonda yine söylendiler odama çıkarken. Hem de yüzüme bile bakmadan. Borçlarım birikmiş falan. Bu son haftammış. Borçlarımı ödemeliymişim. İçimden, bugün ödeşeceğiz dedim, merak etmeyin. Bugün ödeşeceğiz.
Pencere kenarındaki menekşeye ilişiyor gözüm. Her sabah şarkılar eşliğinde suladığım menekşeye. Ama hayır, bugün sulamayacağım. Koltuğa oturuyorum, odamdaki tek koltuğa. Bir sigara yakıyorum. Anılar, çağrışımlar. Setteki ışıklar gözümü alıyor, kameralara çarpıyorum. Artık her şey o kadar uzakta ki. Renklerini, kokularını özledim. Yeni bir dünya kurulmuş ve biz dışında kalmışız bu dünyanın. Öyle mi? Kalkıp, masaya geliyorum. Siyah beyaz gazete kupürleri, Nembutal, Diyazem, Pertranquil. Ama hayır, daha etkili olmalı.
Gıcırtılı kapısını açıyor, banyoya giriyorum. Yere düşmüş havlu, buğulanmış ayna, diş fırçası, tıraş takımı. Derin bir iç geçiriyorum. Jileti çıkarıyorum. Sonra bileklerimde gezdiriyorum, damarlarımda. Aynaya bakıyorum: Resepsiyondan birikmiş borçlarımı soruyorlar, set ışıkları gözlerimi alıyor. Lavobaya elimi koyuyorum. Bileğime yaklaştırıyor, derin bir çizgi çekiyorum yanlışlarımın üstüne. Gerilmiş ip kopuyor, sarsılıyorum. Ama dişimi sıkıyor, kendimi tutuyorum. Ellerime bakıyorum. Bileklerimden akan ılık sıvı, avuçlarımdan geçip damla damla bembeyaz lavaboya akıyor. Bu akışa dalıp gidiyorum. Kapı zili çalıyor, dönüp, kapıya bakıyorum. Odayı sisler basıyor, anılar, birden her şey güzelleşiyor. Taş plâkta Münir Nurettin içli bir şarkı okuyor. Beni almaya gelen taksinin kornasını duyuyorum. Sonra kapı zilini. Kapıyı açıyorum. Şoför, ‘Bütün ekip sizi bekliyor, unutmadınız ya, filminizin galası var’ diyor. Hemen hazırlanıyor, çıkıyorum. Üstü açık şavrolemizle uçarak geçiyoruz sokakları. Ceketimin ön cebine sıkıştırdığım mendilim havalanıyor rüzgârda. Ama şapkamı sımsıkı tutuyorum. Küçülüyor dünya, küçülüyor. Cadde-i Kebir’de çığlıklar. Derin bir oh çekiyor yönetmen beni görünce. Güçlükle giriyorum sinemaya. Alkışlar, alkışlar. Perdeye bakıyorum, her taraf sis içinde. Bileğimi sıkıyorum.
Ayaklarımın altından bir şeylerin kaydığını hissediyorum, sanki kanım çekiliyor damarlarımdan. Çevremde her şey gittikçe kararıyor, bulanıklaşıyor, bir boşluğa düşüyorum boyna. Çizgiyi çekerken gerilen kaslarımın yavaş yavaş gevşediğini hissediyorum. Bacaklarım benden uzaklaşıyor sanki. Bir elim lavabonun üstünde, diğeriyle de bileğimi sıkıyorum. İçim boşalıyor lavaboya. Bu sıvıyı, eşyalara, gazete kupürlerine, pencere camına sürmek geçiyor içimden. Ama gücüm yok, kımıldayamıyorum bile. Pıhtılaşacak diye korkuyor, musluğu açmaya çalışıyorum. Açamıyorum, damla damla akıyor. Şimdi sadece lavaboya düşen bu su sesini duyuyorum: şıp, şıp, şıp . Alkışlar kesilmiş. Yıldız Sineması’nda derin bir sessizlik. Salon bomboş. Baştan sona geçiyorum sinemayı, koltuklar arasında dolaşıyorum, hiç kimse yok. Beyaz perdeye bakıyorum, eskimiş, yıpranmış. Koltukların pamukları fırlamış dışarıya. Etrafıma bakıyorum hiç kimse yok. Her yanımı ateş basıyor, içimde derin bir ürperti. Bağırmak istiyorum, ben neredeyim, bu rüyanın, bu oyunun neresinde. Ama sesim çıkmıyor. Ne yapacağımı şaşırıyorum. Sonunda bir kapı bulup çıkıyorum dışarı. Ama uzun bir dehlize giriyorum. Gidiyorum, gidiyorum. Yol bitmek bilmiyor. Nefes nefese koşmaya başlıyorum. Sırtımdan terler boşanıyor. Ama çıkış yok. Labirentlerden labirentlere geçiyor, kayboluyorum. Gazete kupürlerine çarpıyorum, Nembutallere, Petranquillere, soğuk otel odalarına. Çıkış için iyice umudum kesiliyor. Dönüyor, geldiğim yöne doğru tekrar koşmaya başlıyorum. Yeniden sinemaya giriyorum. Bütün ışıklar sönmüş, alkışlar kesilmiş. Sırtım ter içinde. Hayır, kimse yok. Bir koltuğa oturup, filmin başlamasını bekliyorum, seyircilerin gelmesini. Ama kimse gelmiyor, film başlamıyor. Titriyorum. Sinemada çıt yok. Sadece lavaboya düşen damlaların sesini duyuyorum: şıp, şıp, şıp.
Güçlükle duruyorum ayakta. Kararıyor, kararıyor her şey. Sanki bir anafora kapılmış sürükleniyorum. Beynim zonkluyor, anılar, görüntüler. Kapılar kapanıyor, uçuşuyor alkışlar, çığlıklar. Artık ayakta duramıyorum, bacaklarımın gücü iyice kesildi. Neredeyse yere düşeceğim. Tek elimle bir sandalye çekiyor, oturuyorum. Hayır, aramayacaklar beni, resepsiyona not bıraktım. Bileklerim lavabonun üstünde, hayatım boşalıyor, alkışlar, çığlıklar. Demek öyle. Cadde-i Kebir’de bir dünya kuruldu ve biz dışında kaldık bu dünyanın. Öyle mi? Peki öyleyse, işte gidiyorum. Acılara boğuyorum bu sokağı. Soğuk otel odasını, gazete kupürlerini. Damarlarımı boşaltıyorum üstlerine. Sıkıyorum, sıkıyorum bileğimi.
Kapının altından sisler sızıyor, sonra duvarlara, perdelere çarpa çarpa büyüyor, odanın ortasında birikiyor. Menekşeyi, gazete kupürlerini, uyku haplarını sarıp içine alıyor. Sapsarı helezonlar düşüyor sisler üstüne, ama bir an parlayıp tekrar sönüyor. Tuhaf koyu gölgeler ise, bu sisin üzerinde esrarlı, anlaşılmaz görüntüler çıkarıyor ortaya. Ben uyku ile uyanıklık arasında bir mahmurluk ve dalgınlık içinde, sislerin ve gölgelerin bu oyununa dalıp gidiyorum. Büyülü bir masalın ferahlatıcı görüntüleri yüzüme çarpıyor. Bu görüntünün peşinde, akıyor, akıyorum. Ama koridordan geçen müşterilerin ayak sesleri ve yan odadan gelen sarhoş naraları beni uyandırıyor. O vakit, bir başka hayata, bir başka zamana dokunduğumu fark ediyor, gözlerimi açıyorum. Sadece buğulanmış ayna ve lavaboya damlayan suyun sesi: şıp, şıp, şıp.
Birden titremeye başlıyorum. Sanki karlarla kaplı ulaşılmaz bir dağ eteğinde upuzun uzanmışım yere. Etrafımda kimseler yok. Bir tipi başlamış, gözlerimi açamıyorum. Ayak parmaklarımı oynatmaya çalışıyorum, ellerimi. Ama hiç gücüm kalmamış. Tarifsiz titremelere tutuluyorum, dişlerim birbirine vuruyor. Son bir gayretle gözlerimi açmaya çalışıyorum, ama boşuna. Sandalyeden düşüyor, uzanıyorum yere. Her şeyden uzaklaşıyorum, kararıyor dünya, kararıyor. Kımıltısız, çaresiz, öylece kalakalıyorum. Sadece bir ses: şıp, şıp, şıp.
Sonra ölüm geçer yanımızdan, anlık sarsıntılarla, rüzgârda titreyen bir mum alevi gibi, ölüm geçer yanımızdan. Cami avlusunda kırgın yüzler ve göğsümüzde doğum ve ölüm tarihleri yazılı bir resim bırakır gider: Unutmayacağız. Ama hayatta her şey unutulur, ölüm geçer yanımızdan, bir kırgın gün kalır geriye. Sonra ölüm gelir, bembeyaz lavaboya, bilek damarlarımız akar, akar. Odalar kapanır, tül perde havalanır. Bir tek ses kalır geriye: şıp, şıp, şıp.
Öylesine bir şeymiş gibi, gün devrildi uzaklarda, umursamaz, aldırmaz bir sıradanlıkla. Parçalandı güneş, bir yarısı denizde, öbür yarısı sonsuzluklarda. Gün devrildi uzaklarda, sulara gömüldü her şey. Birden ışıkları patladı Cadde-i Kebir’in.
Necip Tosun
Küller ve Uçurumlar / 1998



Sal, Mar 9, 2010
Necip Tosun