Herkes Kendini Yaşar

Cum, Şub 12, 2010

Özdil Demir

Herkes Kendini Yaşar

Yine o ince sızı yüreğine saplandı. Bu hafta kaçıncı daralma anıydı? Sevmekten mi yorgun düşmüştü yüreği yoksa yalancı baharların ağırlığı mıydı bu… Nedenler niçinler ile uğraşacak ne vakti vardı ne gücü.

Sahile inip bir fincan kahve içmek istedi. Yerinden kalkacak gücü yoktu. Hafifçe inledi. Bir pencere kenarında umarsız bir öğle sonrasında, yabancılaşmış, yaşamayı unutmuş gibi öylece bakıyordu. Oğlunun serin tatlı sesi ile irkildi:

“Anne bana beni doğurmaya nasıl karar verdiğini anlatsana.”

“Sıkılmadın mı bu hikâyeden?”

“Hayır, senin hayatını benim için değiştirişini dinlemek çok hoşuma gidiyor. Her seferinde, geçmişi özlemiyor musun diye düşünüyorum? Acaba o beni bilse, ne hissederdi diye de geçiyor aklımdan ?”

“Onun görevi; bana seni armağan etmekti. Hiç bilmeden, hesaplamadan… Bilse de bir şey değişmezdi. Belki seni doğurmama izin bile vermezdi. Öyle yarım yamalak, seni içimden söküp alırlardı. “

“İzin vermezdin ama öyle değil mi?”

“Bilmiyorum bana sorarlar mıydı? Ben, yine o güçlü ve mağrur kadın. Çocuksu kırılganlığını gizlemeye çalışan çelik irade, yenilir miydim, bilemiyorum”

“Ama yapmazdın bence yapamazdın…”

İçini çekti… Ufka doğru baktı. Yapamaz mıydı? Hiçbir şey bilmiyordu. Aslında bilmekte istemiyordu.

Belirsiz uzak bir çizgi, tıpkı yıllar önce buraya ilk geldiği gün gibi. Bahar yavaş yavaş geliyor ve doğa uyanıyordu. Elinde çantası buraya kadar nasıl geldiğini hiç hatırlamıyor öylece ufka bakıyordu. Otobüsten inip, yarı sarhoş sahile doğru yürümüştü. Önce üzerindeki ceketi çıkardı. Kumların üzerine bıraktı. Sonra, ayakkabılarını ve ipek çorabını… Hava serindi ama o hiç üşümüyordu. Rüzgârın tenini okşayışı ile sarhoşluğu artmıştı. Elbisesinin fermuarını açtı. Şimdi yarı çıplak sahilde dikiliyordu. Elini karnına götürdü sanki içindeki ufak can için temizlenmek ve onu tertemiz karşılamak istiyordu. Küçük adımlarla denize doğru yürüdü. O ilk temasla irkildi… Kendini sulara bıraktığında çevresindeki kalabalığı fark etmemişti bile.

Gözlerini açtığında beyaz badanalı bir dispanser odasında olduğunu anlaması çok zor olmadı. Üzerine battaniye örtmüşlerdi. Başında yaşı hayli geçkin sağlık memuru şaşkın gözlerle ona bakıyordu

“İyi misiniz bizi çok korkuttunuz?”

Sesi çıkmıyordu ki bir şey söylesin. Dudakları soğuktan mı bu kadar titriyordu? Gülümsemeye çalıştı olmadı, vazgeçti.

Yavaşça oturduğu yerden kalktı, bu kanser illeti onu yakaladığı günden beri kendini çok güçsüz bitkin hissediyordu. Buraya gelirken kurguladığı her şeyi yaptığını fark etti… Artık gitme vakti gelmiş olmalıydı. Teslimiyetin dayanılmaz çekiciliği ruhunu sarmıştı.

Artık, sadece oğluna tam olarak gerçeği anlattığından emin olmak istiyordu. Oğluna baktı, bu hikâyeyi çok anlatmıştı ama “acaba atladığım bir şey var mı” diye, hala düşünüyordu. Şu doktorlar ne kadar acımasız oluyorlar diye düşündü. Bir sürü ilaç ile her şeyi unutturuveriyorlar insana…

Sevgili oğlu, ne kadar doğal, yalansız ve sevecen bakıyordu. Tıpkı onun gibi…

Işıl ışıl yaprak yeşili gözler, sonbahar öncesi henüz sararmamış heybetli çınar gülümseyişi…

“Kalk hadi gidelim senin o çok sevdiğin tatlıdan yiyelim birlikte”

“ Tamam, annem. Hadi gidelim.”

Kalkıp üstüne bir şeyler aldı, ayakkabılarını giydi, yanı başında bekleyen oğlunun koluna girip kapıdan çıktı. Posta kutusunu kontrol ettiler. Faturalar ve oğlunun abone olduğu dergilerden başka bir şey yoktu.

Posta kutusundakileri alıp çantasına koydular. Ana oğul yavaş yavaş sahile doğru yürüdüler. Sahildeki küçük barakadan bozma kahve akşam demlenmek için gelecek olan balıkçılar için hazırlanıyordu.

“Oğlum ne zamandır balığa çıkmıyoruz. İsmet amcanla konuşsak da hafta sonu seninle bir balık avı yapsak ne dersin?”

“ Yarın doktora gideceğiz. O evet derse gideriz annem.”

“Ah be evlatçım ben iyiyim. Deniz bana hep iyi gelir bilirsin.”

“Sen kocaman bir çocuksun… Hiç büyümeyeceksin değil mi?”

“Seninle büyürüm diye düşündüm ama olmadı işte. Sen büyüdün ben böyle çocuk kaldım”

Gülüştüler. Bu gülüşler arkasından bir öksürük krizi tuttu. Öksürürken ciğerleri sökülüyor gibiydi. Yolun ortasında oğluna tutunmuş birbiri ardına öksürüyordu. Ne zaman keyifli bir geziye başlasalar ciğerleri işleri bozuyor, bütün güzelliklerin üstüne kara bir bulut gibi çöküyordu.

Mecbur geri döneceklerdi. Oğlunun yardımı ile yolun kenarındaki banka oturdu. Çocuk koşarak barakaya gitti, su alıp yine koşarak geri döndü. Bir yudum su nasıl iyi gelmişti. Yavaşça banktan kalkıp oğlunun koluna sarıldı. Geldikleri yolu biraz daha yavaş adımlarla ama hiç konuşmadan geri yürüdüler.

Evin bahçe kapısından girerken güllere baktı, ne kadarda büyümüşler tüm girişin üstünü kaplamışlardı. Açtıklarında bir taç gibi dururlardı bahçenin girişinde. Buraya ilk geldiğinde kendi elleriyle dikmişti onları… Acaba bu sene açtıklarını görebilecek miydi?

İçeri girdiler, camın hemen önündeki hep hazır olan yatağına uzandı. Çantasını açtı içinden dergiler ve faturaları çıkardı. Faturaları sehpaya bıraktı, dergileri oğluna uzattı. Oğlu dergileri alıp odasına gitmek için izin istedi. Dergilerin birinin içinden bir broşür düştü. Çocuk eğilip broşürü aldı, şöyle bir baktı, yatağın yanındaki sehpanın üzerine bıraktı.

Faturaları kontrol etmek için eline aldığında az önce oğlunun bıraktığı broşür en üsteydi.

“Ünlü deniz altı fotoğrafçısı, gezgin denizci Fred Swen 2. Kişisel sergisini 22 Şubatta ülkemizde açıyor…”

On gündür hastaydı, yetiştirmesi gereken raporlar, cevaplaması gereken mesajlar birikmişti. Derginin baş editörü deli gibi onu arıyor, yazıların durumunu soruyordu. Bu kadın bazen çokça canını sıksa da ona hep destek olurdu. Bu nedenle, ona karşı her zaman kendini sorumlu hissederdi. Ve tabii ki kadın haklıydı. Derginin bu ayki sayısı için sadece iki gün içinde yazı dizisinin son parçasının bitmesi ve sayfa düzeninin gözden geçirilmesi için yetiştirilmesi gerekiyordu. Kullanılacak fotoğrafları da seçmeliydi. Bu nedenle şu bay her şeyi bilenin resimlerine bakması gerekiyordu. Ama kendini öylesine bitkin hissediyordu ki… Kahvaltı bile yapmamıştı. Oysa ilaç alması için bir şeyler yemesi gerekiyordu. Yataktan zorlanarak kalktı çay yapmak için mutfağa gittiğinde telefonu çaldı.

“Nasıl sın? Sana resimleri gönderdim ve bir haftadır ses çıkmadı. Böyle yapmazdın. Merak ettim”

“Fredy sen misin?”

“Evet, benim… Numaram kayıtlı değil mi sende? Aşk olsun sana…”

“ Af edersin bu numara bende yoktu. Hastayım, o nedenle mesajlarıma bakamadım. Ama bugün bakacağım. En geç Pazartesi sana seçtiklerimi bildiririm, zaten Salı da Esen Hanım son onayı vermek zorunda. Çarşamba baskı başlıyor biliyorsun. Çok geç kaldım çok…”

“Çok mu hastasın? Kimse var mı yanında? Misafir kabul eder misin? Gelip sana özel çorbamdan pişireyim inan bana akşama bir şeyin kalmaz. Zımba gibi olursun”

“Sen İstanbul’da mısın? Baştan söyleyeyim iyi ev sahipliği yapamam. Gerçekten çok hastayım.”

“Deli şey yemeğe içmeye değil sana bakmaya geleceğim. Adresi söyler misin?”

Ayrıntılı bir şekilde adresi tarif etti ve telefonu kapattı. Banyoya gidip elini yüzünü yıkadı, saçlarını taradı. Çok kötü görünüyordu. Kıpkırmızı bir burun, morarmış gözaltları, sararmış dişleri… Aceleyle önce dişlerini fırçaladı, sonra saçlarını taradı. Üzerindeki pijamaları çıkardı. Bir eşofman giydi. Mutfağa döndü, iki yumurta alıp haşlama kabına koydu. Dolaptan kahvaltılıkları çıkardı, salona geçip masayı hazırlamaya çalıştı. Ama o kadar yorgundu ki hiçbir şeye özenemiyordu. Çayı demlerken kapının zilini duydu. Nerdeyse koşar adımlarla kapıya gitti, kapıyı açtı. Karşısında onu görünce tuhaf bir sıcaklık hissetti. Fred elinde bir kutu vitamini sallayarak, ona gülümsüyordu.

“Sen gerçekten çok hastasın cadı. Seni hiç böyle görmemiştim.”

İçeri girdi, kahvaltı masasına bakıp şöyle bir burun kıvırdı. Ne de olsa onun gibi bir gurme için pek de iştah açıcı bir masa olmamıştı. O, mutfağa gidip yumurtanın altını kapatırken Fred salondaki büyük koltuğa uzanır vaziyette oturmuştu.

“Sen kahvaltı etmedin mi?”

“Hayır. Dün akşamda beri bir şey yemedim ama aç değilim.”

“Yesen belli olur zaten. Şu haline bak. İyice kötülemişsin. Seni son gördüğümden daha zayıfsın. Hiç kendine bakmıyorsun. Gel bakayım ateşin mi var senin?”

Dudakları ile alnına dokundu. Sonra ellerini beline doladı, onu kendisine doğru çekti.

“Böylece kalalım. Kahvaltıdan daha keyifli değil mi?”

İtiraz etmedi birkaç saniye öylece kaldılar. Sonra onu kendine doğru çekti ve öpmeye başladı. Bedeni ile onu hareketsiz hale getirdi. Aslında itiraz edecek gücü de yoktu. Teslim oldu. Artık iki çıplak beden birbirini tanımıyor ama sanki yıllardır birbirlerini bekliyormuş gibi, özlemle kucaklaşıyordu. Birbirlerinin tenlerinin tadına bakıyorlar, lezzetlerini anlamaya çalışıyorlardı. Beyaz baldırlarının arasında en az kendi kadar beyaz güneş görmemiş İskandinav ırkının soğuk sfenksi gidip geliyordu. Zevkten, tırnaklarını adamın bedenine geçirdi. Adam hafifçe inledi. Bu defa dudaklarını saldırırcasına ısırdı. Adam yine küçük bir çığlık attı.

“Yavaş” dedi. Arkasından “biliyor musun? Çok lezzetlisin bebeğim” diye ekledi.

O anın bitmemesini çok istedi. Ama her şey gibi bunun da bir sonu vardı. Hava kararmaya başlamıştı. Kahvaltı masası öylece duruyordu. Deli gibi seviştikleri koltuktan kalktılar. Banyoya gidip birbirlerini yıkadılar. Fred çabucak kurulandı ve giyindi.

“Benim gitmem gerekiyor bebeğim uçağım iki saat sonra kalkacak. Ona yetişmeliyim. Pazartesi bana mesaj atarsın. Kendine çok iyi bak. Bu arada, yemek ye biraz. “

Birkaç saniye sonra da çıkıp gitti.

Kahvaltı masasına oturdu, masadakilere baktı. Yemek içinden gelmiyordu. Yumurtalarda pişmemişti zaten… Masayı toparladı ve her şeyi olduğu gibi çöpe attı. Çay makinesindeki su kaynamaktan nerdeyse bitmişti. Makinenin düğmesine basıp kapattı. Saçlarını kuruttu. Yaşadığının bir anlamı var mıydı, bilmiyordu ve şimdi düşünmek de istemiyordu. Pijamalarını giydi ve yatağa girdi. Çok geçmeden uyudu.

İki saat sonra uyandığında kendini çok dingin ve enerjik hissediyordu. Bilgisayarı başına geçti. Çalışması gereken yazıyı okudu, düzeltti. Gelen mesajlarını kontrol etti. Fred’den gelen fotoğraflara baktı. Hepsi çok güzeldi hangisini seçeceğine karar veremiyordu. Her birinde onun ince ruhunun izi vardı. Sanki çok kırılgan bir hikâyeyi anlatmak istiyorlardı. Resimleri bastırdı, kura çekecekti. Eline gelen resimleri editöre gönderecekti. Gözlerini kapadı resimler arasından beş tanesini seçti. Sonra bunları az önce düzelttiği yazı ile birleştirdi.

Mesajını hazırladı bir not ilave ederek editöre gönderdi. Saate baktı sabahın beşi olmuştu. Yatsa kalkamayabilirdi. Yatmaktan vazgeçti. Banyoya gitti. Duş aldı. Odasına dönüp dolabını açtı. Ne giyeceğine karar vermeye çalıştı.

Bu arada gözü aynadaki çıplak bedenine ilişti, yaşlanmaya başladığını düşündü. Otuz yaşına girmek üzereydi. “Bundan sonrası çok hızlı geçer” derdi annesi “anlamazsın bile. Sonra bir bakmışsın menopoz dönemin gelmiş ve sen anne bile olamamışsın.” “Haklı mı annem?” diye geçirdi içinden. “Ya hiç çocuğum olmazsa?” Her şeyden çok çocuğu olmasını istiyordu. Bazen cesaretini toplayıp sperm fabrikasından bir donör bile bulmayı düşünürdü.

Fred’den bir çocuğum olsa ne güzel olur diye geçirdi kafasından. Ona hiçbir sorumluluk yüklemem. Onun gibi deli dolu kabına sığmaz, kimseye aldırmaz, yaratıcı, sevecen, kibar ve düşünceli bir Don Juan ne güzel olurdu… Bazı zamanlar vardır Tanrı seni duyar ve dileğini yerine getirir ya, galiba öyle bir anda dilek dilemişti.

Otelin uyandırma servisi ile uyandı. Dönüp eşine baktı. “Sevgilim uyan hadi. Uçağa gecikeceğiz.”

“Çok içmişiz dün gece. Sahi senin şu tıfıl editör yardımcısı ile görüşmeni hiç konuşmadık. Ne oldu yeni sayıda fotoğrafların çıkacak mı? “

“ Sorun resimler değilmiş. Ufaklık hastaymış. O yüzden resimlere ve yazıya bakamamış.”

“Desene boşuna bir öğleden sonranı harcadın. Sadece telefon ile sorunun ne olduğunu öğrenebilirmişsin.”

“Hayatım telefon ile halledemezdim. Resimleri değerlendirmemiz ve yazıya uygun olanları seçmemiz gerekiyordu. O hasta haliyle kim bilir ne abuk sabuk seçimler yapardı. Benim bir ünüm var ve bir editör yardımcısının yanlış seçimlerinden dolayı zedelensin istemiyorum”

Eşinin alnına küçük bir öpücük kondurdu.

“Hadi bir tanem gitmemiz gerekiyor. Kaldır o güzel poponu.”

Elinden tutup kendine çekti. Kadın dudaklarının dudaklarına değdirdiğinde canı yandı.

“Ne oldu senin dudaklarına. Ateşlendin mi? Sanki kesilmiş gibi”

“Sanırım fazla alkole vücudum tepki verdi. Neyse geçer.”

Birlikte çabucak hazırlandılar ve hava alanına gitmek üzere yola çıktılar.

Fred ile yaşadığı o çılgın günün üzerinden bir aydan uzun bir süre geçmişti. Onunla bir iki sıradan konuşma yapmışlar ama her ikisi de o günü ima bile etmemişti. İnternette, “korkular aşkları başlamadan bitiriyor “ diye bir yazı okumuştu. Korkuyor muyum diye kontrol etti. Hayır, korkmuyordu. “Herkes kendi payına düşeni yaşar” diye düşündü. Onun payına güzel bir hatıra düşmüştü ve gerisi önemli değildi.

Regl dönemi de bir ay geçmişti. O sabah işe gitmeden doktora uğrayacak ve neler olduğunu kontrol edecekti. Editöre geç gideceğinin haberini verdi. Doktor muayenesi beklerken telefonu çaldı.

“Nerdesin kız?”

“Fredy… Doktordayım”

“ Yine mi hastasın? Ben de dergiye geldim, senin masan boştu bir kahve içsek iyi olur diye düşünmüştüm. Ne zaman geleceksin?”

“ Öğle yemeğine yetişirim.”

“Tamam, o zaman. Yemekte birlikteyiz. Bizim pizzacıda buluşalım”

“ Tamam, şimdi kapatmalıyım: Doktor beni çağırıyor.

Muayene sırası ona gelmişti. Odaya girdi. Doktor gülümseyerek onu selamladı. Durumu anlatmasını rica etti. Kısaca sorununu anlattı. Muayene odasına geçtiler. Kadın canını yakmadan muayene etti ve ona ekranda bir noktayı işaret ederek, gülümsedi. Bir mucize olduğundan bahsediyordu. Normal koşullarda hamile kalmasının çok zor olduğunu anlatıyor, bu mucizenin onu mutlu etmesi gerektiğini söylüyordu.

Oysa şuan ne düşüneceğini ve ne hissettiğini ayırt edemiyordu. Darmadağınık olmuştu.

Muayene bitmiş, giyinmiş elinde ekran çıktıları, dalgın taksiye bindi. Taksi şoförünün ne sorduğunu anlamadan boş gözlerle adama baktı. Bir iki saniye sonra kendine geldi. Gideceği yeri tarif etti. Taksi on dakika sonra pizzacının önünde durmuştu. Cüzdanından para çıkardı, paranın üstünü beklemeden taksiden indi. Pizzacıya girdiğinde, köşede Fred’i gördü. Fred oturduğu yerden ayağa kalktı, soru dolu gözlerle ona baktı.

“ Ne oldu? Kötü bir şey mi var? Yüzün bembeyaz “

“ Oturalım anlatacağım.”

Birlikte oturdular. Fred her zamanki pizzayı ısmarlamıştı. Birkaç saniye sonra garson servis için masaya geldi. Tabağına koyulan pizza dilimine baktı.

“ Canım istemiyor. Ben yemeyeceğim galiba.”

“ Allah aşkına, seni gören de öleceğinin haberini aldığını zanneder. Nedir bu kadar can sıkıcı olan?”

Dedi ve pizzasından kocaman bir parça ısırdı.

“Hani o hafta sonu var ya…”

“İnanmıyorum”

“ Neye inanmıyorsun. Henüz bir şey söylemedim ki”

“ Hamileyim demeyeceksin değil mi?”

“ Öyleymişim ama onu kaybetmişim. “

“ Üzüldüm. Senin için yapabileceğim bir şey var mı? İstersen izin kullanman için senin adına Esen’le konuşayım”

O an karşısındaki adamın canını yakmak istedi. Ama bunu nasıl yapacağını bilmiyordu…

“Önemli değil. Bu benim hatam. Sana izin vermemeliydim. Ama yaşandı ve bitti. Üzerinde konuşulacak bir şey yok.”

“ Herkes hata yapabilir. Üzülme böylesi daha iyi olmuş. Düşünsene, eğer kaybetmeseydin ondan bir şekilde kurtulman gerekecekti ve sen o zaman daha çok üzülecektin.”

Adamın canını yakamamış tam tersine kendi yüreğini paramparça etmişti. Ondan hiçbir beklentisi yoktu ama biraz şefkati bile ona çok görmüş olmasını anlayamıyordu. O an karar verdi. Burada, bu şehirde yalan bir dünyanın içinde var olmak istemiyordu. Hele içindeki mucizeyi ne pahasına olursa olsun kaybetmeye niyeti yoktu.

Yemekten sonra ofise döndü, hiçbir şey yokmuş gibi işlerini toparladı. Mesai bitmeden az önce editörün odasına gidip konuşma talep etti. Kadın bir şeyler olduğunu anlamıştı. Uzun uzun konuştular. Kararını saygı ile karşıladı. Onun için her türlü yardımı yapmaya hazır olduğunu söyledi. Çekmecesinden küçük bir sahil kasabasının resimlerini çıkardı. Ona hayallerindeki evi on yıl öce aldığını ama cesaret edemediği için oraya gidemediğini anlattı. Ucunda papatya figürü olan anahtarlığı uzattı. Evde istediği kadar kalabileceğini, eğer isterse evi ona seve seve satabileceğini de ekledi.

Karındaki mucize hayatına girer girmez, birbiri ardına mucizeler olmaya başlamıştı. O akşam mutluktan sarhoş olmuş bir şekilde yeni evine doğru yola çıktı.

“Anne, uyudun mu?”

“ Dalmışım canım”

“ Gülümsüyordun. Güzel bir rüya gördün galiba?”

“ Hafızamdaki eksik taşları toparladım.”

“ Ve ?”

“ Artık sana her şeyi anlattığımdan eminim. Sadece onun ismini sana söylememişim ”

Parmakları ile annesinin dudaklarını kapattı

“Lütfen. Ona ihtiyacım yok. Ben bütünüyle senin olmayı seçtim. Benden haberi olmasına gerek yok. Herkes kendi payına düşeni yaşamalı sen öyle söylemiştin! Onun payına bu hikâyede hiçlik düşüyor. Benim payıma sen, senin payına da ben. Herkes mutlu. Daha fazlasına gerek yok.”

Annesine sarıldı. Ona onu ne kadar sevdiğini ve kendisinden vazgeçmediği için ne kar minnettar olduğu bir kez daha söyledi. Elinden broşürü aldı ve çöpe attı.

Özdil Demir

Paylaşınca güzel:
  • Print
  • Digg
  • email
  • Add to favorites
  • RSS
  • Facebook
  • Twitter
  • StumbleUpon
  • del.icio.us
  • Tumblr
  • HelloTxt
  • Google Bookmarks
  • Live
  • Ping.fm
  • Yahoo! Bookmarks
, , , , , , , , , , , , ,

Yorumunuzu yazın:

Bu gönderiye yorum yapmak için: giriş yapin

-->

Son Yorumlar