İtalyan Usulü Boşanma

Pts, Şub 15, 2010

Mehmet Emin Arı

İtalyan Usulü Boşanma

Karısını öldürmek istiyordu.

Bu fikrin nasıl oldu da birdenbire aklına geldiğini tam hatırlamıyordu. Arkadaşlarıyla birlikte erkek erkeğe rakı içerken birinin şaka yollu İtalyan usulü boşanmadan bahsettiği zaman mı aklına gelmişti? Saf saf İtalyan usulü boşanmanın ne olduğunu sormuştu. Üniversiteden beri pek kitap okumazdı. Kitap okumayı pek sevmeyen mühendislerdendi işte.

“İtalyanların hepsi Katolik Hıristiyanlar hocam. Bunlarda boşanmak yasak, bu yüzden karısından ayrılmak isteyen İtalyan adam karısını öldürür ya da öldürtür. Bu tür bir boşanmaya İtalyan usulü boşanma denir” dedi ve kendi sözlerine gülüp rakı sofrasından yapılan muhabbete dönmüştü. Sofrada herkes kahkaha ile gülerken adamın sözlerine nedense gülememişti. Elinde rakı bardağı öylece kalakalmıştı.

O geceden birkaç gün sonra işyerinde genç ve güzel sekreteri odasından çıkarken arkasından ona bakmıştı. Kalçaların elbise kumaşında yarattığı vaatkar kıvrımı görünce nedense aklına tekrar “İtalyan usulü boşanma” gelmişti.

Aynı günün akşamı sekreterini evine bırakmak istediğinde nedense hiçbir itiraz gelmemişti karşıdan. Sekreteri gamzesini çıkartarak gülümsemiş ve teşekkür etmişti. Arabadan indikten sonra içeriye sinen kadın parfümünü içine çektiğinde sesli olarak “İtalyan usulü boşanma” demişti. Kimse duymamıştı, sadece bir kendisi bir de Tanrı. Genç kadının vücudunun, zavallı kumaş eteğini ve kendi aklını olmadık durumlara sokmasını izleyerek bir süre arabada öylece kalakalmıştı.

İşte o zaman, arabada sigara içerken sekreterinin oturduğu apartmana girmeden önce yine gamzelerini çıkartarak kendisine gülüp el salladığında karar vermişti karısını öldürmeye.

“Ancak bir kadın bir erkeğe bir başka kadını öldürme ilhamını verebilir” der yazılmamış kutsal kitaplar.

Eve döndüğünde karısını her zamanki gibi yatakta uyurken bulmuştu. Karısına bakan hemşire çıkmak için onu bekliyordu. Tüm ilaçları verilmişti. Hemşire ile ayaküstü sohbet etti ve karısının durumunu sordu. Hemşire kısacık bir bilgi verdikten sonra, gece 12′de verilecek ilaçları hatırlattı ve çıktı. Onu uğurladıktan sonra hizmetçinin hazırladığı yemeği hızla yiyip karısının yanına gitti.

Karısı yatakta sırt üstü yatmış, ağzı hafif aralık uyuyordu. Her zamanki gibi bir hastane odasını andırır ağır bir koku vardı odada. Pencereyi sonsuza kadar açsanız da gitmeyecek bir ilaç, kolonya, ter ve hatta sidik kokusundan oluşma umutsuz ve sevimsiz bir kokuydu bu. Yıllardır vardı bu koku. Hiç bitmeyecek bir kabus gibi kötü bir koku.

Son beş yıldır her akşam bu kokuyu solumaktan yorgun düşmüştü. Koku kötü olmasına karşın kötü bir kadın değildi karısı bilakis iyi bir kadındı ve hep iyi olmuştu ona karşı. Şu andaki konumunu, şirketi, zenginliği ve önemli sosyal toplantılara çağrılma ayrıcalığını sağlayan saygınlığı hep karısı ve evliliği sayesinde edinmişti.

Kapıları hep karısı ve karısının babası açmıştı. Ona borçluydu, hem de çok…

Ama yine de bu koku….

Odanın içindeki kokuyu daha fazla koklamamak için yavaşça ışığı kapadı. İlaç vaktine daha üç saat vardı. Karısının yüzüne tekrar baktı. Yorgun, yaşlı ve hasta bir kadının ağzı yarı açık hüzünlü yüzünü gördü, sonra sekreterinin gamzeli gülüşü ve parfüm kokusu ve hastane odası kokusu….

Karısı sanki onun beynini okuyormuş gibi birdenbire tedirgin oldu. Odanın kapısını kapatıp içeri geçti.

Daha sonraki bir ay boyunca zavallı bir bilardo topu gibi kokular, görüntüler ve vicdanı arasında gidip geldi.

Gülünce gamzesi çıkan sekreteriyle daha da yakınlaşmışlardı. Bir gün evine bıraktığında arabada tüm cesaretini toplayıp sekreterini öptüğünde karşı koymamıştı kız ama…

“ama siz evlisiniz” demişti.

Üstüne kadın kokusu sinmişti. Gerçekten çekici bir kadının kokusu. Doya doya sevişebileceği ve sonunda gerçekten doyacağı bir tenin kokusu. Dudaklarında öpüşmenin sudan bile ıslak tadı kalmıştı. Tuhaf bir şekilde kanın tadını almış kurt gibi hissetti kendini. Bu noktadan sonra durmayacaktı, biliyordu.

Karısını nasıl öldürecekti? Her katil gibi kafasına gelen ilk gelen şey buydu. Yakalanmamalıydı. Herkes karısının uzun süren hastalıktan öldüğünü sanmalıydı. Hatta en iyisi karısı kendisi burada değilken ölmeliydi. Hastaydı karısı uzun zamandır hem de çok hasta. Hastalar eninde sonunda ölürdü. Acı çekiyordu karısı ve ölürse acısı biterdi. Hani derler ya “Allah kurtardı”.

Çok fazla düşünmeden nasıl öldüreceğini hemen bulmuştu. Uzaktan bir cinayet olacaktı. Remote Control (uzaktan kontrol) gibi Remote Murder diye dalga geçti kendisiyle.

Karısının günde üç kere aldığı ağrı kesici haplardan birinin içine, Aspargam etken maddeli ilacı toz haline getirip koymayı düşündü. Aspargam aslında bir kas gevşeticisiydi ama yüksek dozda kalp kaslarını felç ediyordu. Karısı gibi kalbi çok zayıf hasta bir insanı çok rahatlıkla öldürürdü. Hele bu dozda yüz metre dünya şampiyonunu bile devirirdi. İki miligramlık maksimum dozu içeren ufak haplardan beş tanesi yetiyordu.

Kararını verdiği günden bir hafta sonra, gecenin bir vakti karısı içerde yine derin bir hastalık uykusundayken elinde ameliyat eldivenleri, ağrı kesici film tabletlerden birini özenle açtı. İçindeki ilacı boşalttı ve iki kapsülü kenara koydu. Daha sonra özenle aspargam içeren hapları jiletle küçük parçalara ayırıp toz haline getirip bir kapsüle doldurdu. İki kapsülü kapatıp, pamukla üstünü sildi. Durdu ve yaptığı ilaca baktı. Bu kapsül diğerlerinden ayırt edilemeyecek gibi duruyordu.

Yine de emin olmak için eldivenleri hiç çıkarmadan kapsülü diğer altmış kapsülün arasına koyup, kapalı gözlerle eliyle tüm kapsülleri karıştırdı. Tekrar gözünü açıp yaptığı kapsülü bulmaya çalıştı ama bulamayınca, sonuçtan tatmin oldu.

Altmış kapsülü tekrar ilaç şişesine doldurdu. Şişeye baktı. Etiketini sesli okudu: “Baş ağrısına etkin çözüm”. Derin uykuda olan karısının baş ucuna gidip şişeyi ilaçların olduğu komodinin üstüne koydu.

Karısının saçlarını okşadı ve ışığı kapadı.

Ertesi gün Atatürk havaalanında Almanya uçağının kalkışını beklerken, bir taraftan uçaklara bakıyor diğer taraftan da kafasında basit bir istatistik hesabı yapıyordu.

İlaç şişesinde 60 hap var, karısı günde iki yada 3 tane aldığına göre karısının ilk gün ölme ihtimali 3/60 yani yüzde beş, ikinci gün ise 3/56 daha sonra. Yirmi gün sonra ise 3/3 yani yüzde yüzdü. Ölümcül bir hesaptan çok Bilim Teknik dergisinin son sayfalarında yer alan zeka sorularından birini hesaplıyor gibiydi sanki. O bir mühendisti…

Almanya’da yirmi gün kalacaktı. Bir sürü toplantı, geziler vs. arasında sakin sakin Türkiye’den gelecek “acı” haberi bekleyecekti.

Hiç durmayan griliği içindeki Almanya’da gezerken, günler geçtikçe heyecanı da artıyordu çünkü hesapladığı olasılık sürekli artıyordu. Akıllı bir mühendisti o. Matematiğe inanırdı sadece.

Büroyu ve evi her gün düzenli arıyordu. Karısı ve tabi ki sekreteri ile de konuşuyordu. Bir keresinde karısının sesindeki yorgunluğu duyunca bir vicdan azabı kaplamıştı içini. Az daha kalsın “sakın ilaçları içme” diye uyaracaktı. İçinde bir gel git oluşurken o sırada sekreteri aramıştı bir iş için. Kısa bir süre işten bahsedip Almanya’da başından geçen bir şeyi anlatmıştı. Anlattığı bir şey kahkaha ile gülmüştü sekreteri.

Gülünce gamzesinin çıktığını hatırladı ve sonra tabi ki o kokuyu hissetti. Etek kumaşının dolgun kalçaların biçimiyle aldığı coşku dolu yuvarlak biçimini gözlerinin önüne geldi. Heyecanlandı.

Elinde olmadan gözünü kapadı.

Dünyanın en gelişmiş birkaç ülkesinden biri olmasına rağmen Almanya’yı ve tabi Almanları sıkıcı bulurdu. Hiçbir şeyi İstanbul’a değişmezdi ama şimdi dönemezdi. İşini uzattıkça uzatıyordu. Kumaş numunelerine bakmak, şirketleri gezmek, yeni makineleri incelemek ve sonra ufak bir sorun yaratmak vs. bir sürü bahane buluyordu her seferinde. Karısı ölmeden geri dönemezdi. Tıpkı daha önce hesapladığı gibi. Her günün sabahında kafasında bir olasılık hesabı ile uyanıyordu; “bu gün 3/30″. Belki Karısı bazen günde üç hap yerine iki hap içerdi. Mümkündü bu. Daha önce bazı dönemlerde olmuştu.

O günkü konuşmalarında fark ettirmeden sormuştu. Karısı “pek ağrım yok” demişti. Anlaşılan 2 li hap sisteme geçmişti.

Biraz daha beklemesi gerekiyordu. Sabırla beklemesi gerekiyordu. Eninde sonunda o hapı yutacaktı ve kendisini Türkiye’den arayacaklardı.

Ertesi gün cep telefonundan aradılar. Hamburg’dan Berlin’e kiralık bir araba ile giderken cep telefonu çaldı. Arabayı durdurmadan konuştu. Arayan kendi kardeşiydi.

“Abi, hemen Türkiye’ye dönmen gerekiyor.”

“Ne oldu oğlum? Hayırdır?”

“Yengem abi, başın sağ olsun. İki saat önce ölmüş. Biz de yeni haber aldık, sana yeni ulaşabildik” dedi

“peki” dedi sadece ve telefonu kapadı.

Bundan sonra olanlar sıkıcı bir Türk filminden parçalar gibiydi. Evde ağlayanlar, gelip gidenler, vs. karısı morgo kaldırılmıştı.

Gömülmeden önce gerekli olan resmi ölüm raporunu vermek için eve gelen genç doktor nedense durduk yerde otopsi yapılmasını istemişti.

Durduk yerde otopsi istenmesi onu korkutmuştu. Doğal olmayan yollardan öldüğü ortaya çıkarsa olayı araştırmak için resmi bir polis soruşturması başlardı ve sonra…

Karısının tüm yakınları otopsi yapılmasına karşı çıkmıştı. Sadece onu hiç sevmemiş olan ve kendisine ailedeki siyah koyun gözüyle bakan karısının erkek kardeşi otopsi yapılmasından yanaydı.

Doktorun niye otopsi istediğini bir türlü anlamıyordu. Yoksa biri mi zorlamıştı? Yoksa aspargam ölümden sonra bir iz mi bırakıyordu?

Korktu. Çok korktu hem de ama belli etmedi. Doktor üsteleyince kimse bir şey diyemedi.

Tedirgin geçen bir günün sonunda otopsi raporu açıklandı.

“ölüm tamamı ile doğal yollardan gerçekleşmiştir.”

Derin bir nefes aldı. Demek aspargam bu kadar gizlenebiliyordu. Cenaze ve sonrasındaki tüm olan bitenlerde tevekkül sahibi ve karısının ölümünden acı çeken bir kocayı çok iyi oynadı.

Karısı mezara konulurken gözü yaşlandı ve ağladı. Çukur toprakla doldurulurken uzaktan yaşlı gözlerle hüzünle baktı.

Karısının ölümüne gerçekten üzülmüştü ama yapacağı bir şeyi yoktu… hayat böyleydi işte.

Her şey bitip de eve gelince karısının yattığı odanın tüm pencerelerini açıp sprey koku sıktı.

Neredeyse ruhuna sızmış olan bu çürümüş kokuyu evden atmak istiyordu. Evin tüm işlerini yapan kadına bu odayı baştan aşağı temizlemesini söylemeliydi. Bu koku bu odadan gitmeliydi, tıpkı karısının gittiği gibi.

Bir bardağa viski doldurdu, ceketini çıkardı ve ayağını uzattı.

Aklına sekreterinin gülümseyen yüzü geldi. Gamzesi çıkıyordu her seferinde. Özellikle sol yanağında. Şimdi ona sahip olabilirdi. Ona ve tabi ki şirkete. Yaptığı ahlaksızlık mıydı? bu konuda bir şey hissetmeye çalıştı ama vicdan azabı duymadı.

Her şey bir mühendislik hesabıydı işti. İki insanın mutluluğu için bir insanı siliyorduk hesaptan. Tıpkı olasılık hesaplarının basitliği gibi, parayı havaya atarsan tura gelme ihtimali yüzde ellidir.

Viskiden büyük bir yudum aldı. Telefon çaldı. Arayan sekreteriydi. Başsağlığı diliyordu. Epey uzun konuştular. Sekreteri “Her zaman sizin yanınızda” olacağım dedi. Anlamlı titreşimler vardı bu cümlede.

Kendini mutlu hissetti. Telefonu kapadı. Tekrar viskiden bir yudum aldı. Durduk yerde başına korkunç bir ağrı saplanmıştı. Eliyle başına masaj yaptı ama hiç fayda etmedi. Ağrı git gide çekilmez hale geliyordu. Bir ilaç almalıydı. Tuhaf hiç başı böyle ağrımazdı. Olan bitendendi herhalde.

Hap içmeyi hiç sevmezdi ama başka türlü ağrı gidecek gibi gözükmüyordu. Sonunda dayanamayıp karısının odasına gitti. Düzeltilmiş yatağın baş ucunda ilaçlar yine duruyordu. Hizmetçi kaldırmayı unutmuştu herhalde.

Cinayet aleti sayılabilecek ağrı kesici hapı görünce tedirgin oldu. Karısını öldüren hap bu kutunun içindeydi. Yavaşça şişeyi alıp açtı. Eline döküp tek tek saydı. İçinde yirmi tane hap kalmıştı. Bir tanesini alıp susuz içti.

Karısı da ölmeden önce böyle içmişti herhalde. Ama o hep suyla içerdi. İlaç şişesine baktı. Yüzünde buruk bir gülümseme geldi. Özenle yerine koyup içeri geçti.

Biraz rahatlaması gerekiyordu. Müzik setine çok sevdiği Bach’ın Air On the G String parçasını koydu.

Yüzlerce kuşun havalanmasını andıran yumuşak bir müzik odayı doldurmuştu. Ayağını uzatıp yavaşça viskisini yudumlamaya başladı.

Sonunda her şeyi elde etmişti. Her şeyi. Uzun süre böyle kaldı.

Birden telefon çaldı. Huzursuzlandı. Arayan kayınbiraderiydi.

“Otopsi için özür dilerim ama yapmak zorundaydım” diye söze girdi.

“Ne için? Anlamadım?” dedi.

“Aablamın sözlü bir vasiyetiydi. Ölürse, gömülmeden önce otopsi yaptırmamı istemişti benden. Hastalığı ve ilaçları onu evhamlı yapmıştı sanırım”dedi.

“Sen de doktoru ayarladın?”

“Evet, bin dolara hayır demedi. Neyse, sonuçta kuşkulanacak bir şey yok, her şey normal. Bilirsin ablamı çok severdim, onun isteğini kıramazdım” dedi.

“Anlıyorum, sende haklısın” dedi. Sesine sahte bir anlayış havası vererek.

“Neyse toprağı bol olsun. Seni de çok severdi ama işte beyni dayanamadı?”

“Beyni mi? Anlamadım”

“Otopsi raporunu okumadın mı? beyinde birden oluşan bir pıhtı öldürdü onu, hastalığından kaynaklanan. Allah kurtardı.”

“Kalpten ölmedi mi karım?

“Ne kalbi? Sen yanlış biliyorsun. Neyse konuşmayalım artık bunları. Hepimizin başı sağ olsun, iyi geceler” dedi ve telefonu kapattı.

Öylece kalakalmıştı. Beyni bir anda sonsuz denecek bir hızda çalışmaya başladı.

“Karım normal yollardan öldü”

“Onu ben öldürmedim”

“O halde içinde, aspargam olan hapı yutmadı.”

“O hap hala ilaç şişesinin içindeydi.”

Yirmide bir ihtimalle o hapı kendi yutmuştu. Hemen yerinden fırladı ve banyoya gitti. Boğazına parmağını sokup kusmaya çalıştı. Biraz da kustu ama eğer aspargamlı hapı yuttuysa zaten çok geç kalmıştı. Doktor çağırsa bile artık çok geçti onun için.

Başı dönüyordu. İki duble viski içtiği için olabilirdi.

Yirmide bir ihtimal yani yüzde beş çok düşük bir ihtimaldi. Oldukça düşük. Yirmide bir ihtimal ölecekti ve yirmide on dokuz ihtimal yaşayacaktı. Yüzde doksan beş hayatta kalacaktı.

Çok yüksek bir ihtimaldi yüzde doksan beş. Kaygılanmasına gerek yoktu. Sakin olmalıydı. Hapları açıp içlerine bakabilirdi ama hangisi aspargamlıydı bilemezdi. Hepsi tozdu sonuçta.

Uyumak istiyordu. Uzun ve sakin bir uyku. Yarın sabah her şey yeniden başlayacaktı. Yüzde doksan beş ihtimalle gamzeli güzel sekreterini görecekti.

Birden sakinleşti ve üstüne bir kabullenişlik geldi. İçeri geçti, kanepeye uzandı ve Bach’ı dinlemeye başladı.

Gözleri kapanıyordu. “İki duble viskiden sonra normal” dedi kendine. Kalbi mi kasılıyordu? Yok hayır. Hepsi psikolojikti. Vicdanı onunla oynuyordu.

Ertesi sabah açık pencereden içeri dolan rüzgar tül perdeyi, sanki oyun oynar gibi çok zarif bir şekilde havalandırıp indiriyordu. Günün ilk ışığı odayı doldururken, yarı yarıya dolu viski bardağına silueti yansıyan adam, ısrarla sevimsiz bir bip sesi çıkartan çalar saatin sesine rağmen, hala kanepede uzanmış yatıyordu.

Gün yeni başlıyordu…

Mehmet Emin Arı
eminari.com sitesinden alınmıştır.

Paylaşınca güzel:
  • Print
  • Digg
  • email
  • Add to favorites
  • RSS
  • Facebook
  • Twitter
  • StumbleUpon
  • del.icio.us
  • Tumblr
  • HelloTxt
  • Google Bookmarks
  • Live
  • Ping.fm
  • Yahoo! Bookmarks
, , , , , , , , , , , , ,

Yorumunuzu yazın:

Bu gönderiye yorum yapmak için: giriş yapin

-->

Son Yorumlar