Mor Kalem

Sal, Şub 9, 2010

Fikri Uzun

Mor Kalem

Cumhuriyet öncesi her hangi bir okul olmadığı gibi, Cumhuriyet’in kurulmasından sonra da Merkez Ortaköy ve çevresinde “yeni yazıyla” öğretim yapan bir okul yoktu.

Oğlunu “okutmayı” aklına koydu Topal Bayram. Cumhuriyet yönetimi ve okuma yazmanın önemini kavramıştı.

“Hele bir büyüsün” dedi.

Ankara Çubuk ilçesinde nal-mıh, urgan-bez satardı. Bir ev tutacak, oğlunu yanına alıp okutacaktı.

Köyde okul yoktu. “Mektep” zamanı gelen çocuklar,  mahalle mektebine gidiyordu. Mektebe gitme yaşı gelmeyen, mektebe gidemeyen çocuklar, kendinden önce gidenlere imrenir, bir an önce büyüyüp kendisi de mektebe gitmeyi arzulardı.

Kuranı öğrenmeli, ağzı dualı olmalı, öte dünyada annesine babasına ve yakınlarına cennetin kapısını açmalıydı.

Mektep zamanı gelmeyince hoca mektebe koymaz, onlar da gidemezdi. Hava sıcaksa sokakta harmanda, soğuksa, ahırda ağılda oynarlardı.

Davar ağılında oyun oynadıkları, her yanını pire sarıp eve geldiği gün, ninesi çardakta giysilerini tümden değiştirip evden çıkartmadı. Giysilerini kazana atıp ocakta kaynattı.

Kavurga kavurdu, dibekte dövdü, kavut yaptı, pişirmek amacıyla kesip içini boşalttığı kabağın çekirdeklerini ayıkladı, sobanın üstünde kavurup, tırnaklarıyla soydu, torununa yedirdi.

Onu evde eyledi.(oyaladı)

“Oğlumun mektebe gittiği günü görür müyüm ki?” dedi içinden

Günler, günlük işlerle gelip geçti.

Torunu, bir iki yıl içinde boy attı, bebeklikten kurtulup, “çocuk” oldu.

Yuyup, aruca (arıca) giysi giydirdiği gün; torununun iki kolundan tuttu, önüne çekti:

“Ay oğlum seni mektebe vereceğim” dedi.

Mektebe vermenin okumaya başlamak olduğunu biliyordu. Sevindi, ninesinin boynuna tırtıl gibi sarıldı.

Koca Ayşe, bir kabağın yanına iki hamullu (bazlama) ekmek koydu, hiç kullanılmamış ön bezine sardı, torununu sırtına bindirdi,  Merkez Orta Köyün İmam Mahallesine gitmek için yola çıktı.

Hoca keşiği sırası İmam Mahallesindeydi. Keşik hangi mahallede ise, hoca çocukları o mahallede okuturdu.

Ninesi torununu sırtına bindirmeyi, torunu da ninesinin sırtına binmeyi severdi.

Koca Ayşe; yaşlı, iri yarı, dinç birisiydi, Olur olmaz yükten etkilenmezdi.

Koca Ayşe’nin bir elinde poğ, öteki elinde değneği, ara sıra değneğe dayanarak yürüdü. Gücü yerindeydi de yürürken iki büklüm yürürdü.

Uzuncuğun sırtından sıyrılıp düşme tehlikesi yoktu.

Ninesinin sırtına upuzun yattı, boynundan sarıldı, başını iki omzu arasına yatırdı, beşik gibi sallanan ninesinin sırtında, uyumadan “mektebin” önüne geldiler.

Mektep, tek katlı, tek delik tek camlı, duvarları üst üste ağaç diziliydi. Üst üste dizilen ağaçları güneş yakmış, ağaçlar çatlatmış, sarıçam ağaçları, koyu kahverengine dönüşmüştü.

Koca Ayşe, torununu sırtından indirdi, kendine çeki düzen verdi, tek eliyle torununun yüzünü sildi, elinden yapıştı, mektebin kapısından içeri girdiler. “Talebeler” onlara, Uzuncuk hocaya baktı.

Hoca; derli toplu aksakallı, sevecen biriydi.

Koca Ayşe, poğu hocanın önüne yere koydu. Oldukça kibar, yumuşak bir ses tonuyla: “Hoca Efendi; gayrı mektebe başlatalım.” dedi.

Torunu, ninesinin eteklerinden yapışmış, kafasını bacağına yaslamıştı.

Hoca, belli belirsiz gülümsedi, kafasını iki kere aşağı yukarı oynattı.

Adını sordu:

“Uzun” dedi. Hoca, soyadını sormadı. O zamanlar soyadı önemli değildi.

Ninesi elini bırakınca, o da gitti, önceden çoğunu tanıdığı çocukların arasına diz üstü oturdu. Onlar gibi sallana-sallana, bağıra bağıra okumağa başladı.

Mektebe çabuk alıştı.

Günler geçti, namaz surelerinin bir bölümünü öğrendi. Daha önceki yıllarda gelenler, Mushaf’ı okuyor, herkes onlara hayranlıkla bakıyordu.

Sırayla namaz sureleri öğrenilir, sonra  Mushaf’a geçilirdi.

Her öğrencinin sabakı (ders konusu) başka olurdu.

Sırası gelen hocanın önündeki mücürenin (küçücük masa) önüne diz üstü oturur, ders konusu ne ise okur, bilirse, hoca ona “geç” der, bir ileriki konu ne ise, ondan bundan o konuyu öğrenmeye çalışır, hoca da eksiklerini tamamlardı.

Eğer “talebe” dersini bilemediyse, hoca ona: “Öğren de gel” derdi. Bu lafı işiten, o gün için o sabaktan (dersten) kalmış demekti.

Sabahtan öyleye kadar derse ara verilmez, sallana-sallana, bağıra-bağıra herkes dersini okurdu. Hoca; bağırana, sallanana kızmaz, okumayıp birbirini dürtükleyene sessiz oturana kızardı. Kimi zaman önüne çağırır, “âlemi ibret” için tekme tokat döver, kimi zaman da ucu eğri uzun sopasıyla dıdıklardı. Ucu gagaya benzeyen sopayla gagalanmak, cezaların en “ehveniydi”. Daha, falakaya yatırılmak, tek ayaküstünde saatlerce dikilmek, bacakların arka büküntü arasına yarılmış odun koyup diz üstü oturmak vardı.

Çişi gelen, istediği gibi dışarı çıkamazdı. “Çetele” duvarda asılıysa, çeteleyi eline alıp dışarı çıkar, uygun bir yere çişini yapar dönerdi. Öğrenciler için yapılmış, ya da ayrılmış tuvalet yoktu.

İki kişi birden dışarı çıkamazdı. Dışarı çıkan, cetvele benzeyen, duvardaki çeteleyi eline alıp çıkardı. Çetele gelip duvara asılmadan bir başkası dışarı çıkamazdı. Daralsa bile, çetelenin gelmesini beklemek zorundaydı.

Gidiş gelişleri hoca denetlerdi.

Hocanın bulunduğu mahallenin “talebeleri” yemeklerini evlerinde yer, öteki mahalleden gelenler azıklarıyla gelirlerdi. Azıklarında; ekmekten başka, katık olurdu. Katıkları da: Üzüm, incir, kaya şeker, ekşi pekmez gibi yiyeceklerdi.

Katığı olanlar açıktan, olmayanlar gizli saklı yerlerde yerlerdi.

Kaya şekeri ısırılıp çabucak tüketilmez, bir ekmekten ısırılıp, dişleri ile iki parmak arasındaki şekerden azıcık kazınırdı.

O zamanlar kesme şekeri yok, kaya gibi “kaya şekeri” vardı. Kahve pişirmek, şerbet kaynatmak için, çekiç ya da keser tüğtüsü ile kırılırdı.

Başka yiyeceklerde tatlı yerine, şeker değil pekmez kullanılırdı.

Mushaf’ı okuyanların elinde; ağaçtan yontulmuş, oyularak işlenmiş, ”Güdecek” dedikleri bir araç vardı. Mushaf’ın satırlarını onunla güderek okurlardı.

Uzuncuk, o güdeceklerden birisini aldı, baktı, kokladı. Kokusuna bakılırsa,  ardıç ağacındandı.

Kime yaptırdıklarını araştırdı, “Kara Mıstık’a” yaptırmışlardı. Onu tanıyordu. Birlikte davar güderlerdi.

Kara Mıstığa gitti.

“Bana da bir güdecek yapıver” dedi.

“Mushaf’a geçince yapıveririm” dedi,Kara  Mıstık’ta.

Hiç ummadığı bu yanıt karşısında çok üzüldü.

Mushafa geçemedi ama  güdeceğin daha iyisini kendisi yaptı.

Okulda, “peştahta” denen uzun sıraların önünde; çul minder ya da tuz ekip kurutulmuş davar derisinin üstünde dizüstü otururlardı. Bacağını çeken, yorulan sıkılan olmaz, olsa da belli etmezdi.

Ninesi hocaya vereliden beri, iki yılda namaz surelerini zor öğrendi. Zaman-zaman hocanın verdiği “nasihatleri” hiç unutmadı.

Sofrada hapşırmadı, usluya karşı gelmedi, büyüğünden su istemedi, karşısındaki ona bilgi verirken, ya da bir laf anlatırken esnemedi, başkasında olmayan yiyecekleri, olmayanın gözü önünde yemedi, ekmeği yere atmadı. Elini yüzünü yıkarken suyu sıçratmadı. Tutumlu oldu.

Küfür etmenin günah olduğu tembihini tutamadı.

Babası, kendi anlatımıyla: “Yedi yaşından beri gurbette” idi. Dedesinin dedesinden bu yana, Ankara, Çankırı çevrelerinde, ilçelerinde ve köylerinde nal-mıh, urgan, bez satarlar, aylardan sonra köylerine gelirlerdi. Babası da, dedelerinin izinden gitti.

Uzuncuk, babası köye geldiğinde, ardından omzuna, önünden kucağına atlar hasret giderirdi.

Topal Bayram, köyün içini gezdi dolaştı, eve geldi. Yanan sobanın yanı başındaki sedire sırtüstü uzandı. Eşi Şerif kadın, hamur kesmiş, pişirmek için büyük tencereyle ocağa koyduğu suyun kaynamasını bekliyordu. Uzuncuk babasının karnına yüz üstü yattı. Herkeste olmayan akça gömleğinin akça düğmelerini oynadı. Babası da elleriyle oğlunun saçlarını okşuyor, “Altunum” diyerek seviyordu. Oğlunun saçları o yıllarda altın rengine yakındı. Babası için de oğlu, altın kadar kıymetliydi.

Babası bir ara doğrulmak istedi, Uzuncuk anladı. Babasının karnından, kalktı. Babası da doğruldu oturdu. Oğlu, sedirin dibinde ayaktaydı. Babasının kalkıp ne yapacağını izliyordu.

Topal Bayram, yattığı sedire bağdaş kurup oturdu, yutkundu, oğlunun yüzüne baktı. Elini lacivert ceketinin iç cebine atarken: “Seni okutacağım” dedi. Oğlu bir şey anlamadı. Zaten okuyordu.

Baba, cebinden çıkarttığı bir tomar kâğıtların arasından, sayfaları az yazılmış bir cep defteri çıkarttı, eşelediği kâğıtlar arasından bulduğu yarım kalemi, defterle birlikte oğluna verdi: “Hocaya selam söyle, sana yeni yazıyı öğretsin” dedi.

Oğlu, yine anlamadı. Yeniden, yeni bir şey gibi kavramlar da geçti aklından.

Kalemle defteri, kara bez çantasına koyan oğlu, ertesi günü mektebe varınca, sırası gelip hocanın önüne diz üstü oturduğunda, sabakına başlamadan:

“Hocam babamın selamı var. Bana yeni yazıyı öğretecekmişsiniz.” dedi. Hoca bozuldu,

“Ne, ne?” dedi.

“İkisini de hocam” dedi. Hemen toparlayıp, hocayı daha fazla kızdırmamak için.

“Babana selam söyle, iki karpuz bir koltuğa sığmaz” dedi.

Söylemek istediği gerçek anlamı değil de, iki karpuzun bir koltukta taşınamayacağını anlamıştı.

Köye geldiğinde, olanları babasına anlattı. Babası güldü:

“Ben onunla konuşurum” dedi.

Verdiği kalem ve defteri istedi.  Uzuncuk verdi.

Topal Bayram kaleme baktı, ucu kütelmişti. Deftere baktı, bir iki yaprağına çizgi çizilmişti.

“Heh, bak işte böyle yazacaksın” dedi.

Yeleğinin cebinden, zincirle beline bağlı Tosya Çakısını çıkarttı, kalemin ucunu kalemtıraşla açmış gibi açtı. Defterin temiz sayfasına harfler yazdı. Birkaç kez okudu. Deftere yazdığı harflerin dördü üstte noktasız, dördü altta noktalıydı.

Babasının, defterine yazdığı bu harflerin sesli harfler olduğunu daha sonra anlayacaktı.

Okulda da, hoca yirmi dokuz harfi yazıverdi cep defterine. O mor kalemle. Uzuncuk ta, o harflere bakarak bir kaç kez yazdı, cep defterine.

Kimsede; kalem, defter, kâğıt yoktu.

Mektebin tüm “talebeleri” kalem ve defterine imrenir, bir çizgi çekebilmek için, dakikalarca yalvarır, ya da sıra ya girip sıra beklerlerdi.

Kalem; okulun el elmasıydı.

Önce en iyi anlaştıklarına, en yakınlarına, daha sonra da öteki çocuklara çizgi çizdirir, onların gönlünü alınca da babası ve hocasının defterine yazdıkları harfleri yazardı.

Ucunu ıslatınca, kalem daha belirgin ve patlıcan renginde yazıyordu.

Yarım kalemin dış yüzeyi de mor renkteydi.

Dil ucuyla ıslatılınca, daha belirgin ve renkli yazdığını kimseye söylemese de, sezmişlerdi.

Kürt Halit; muskayı öyle yazardı. Belki de ondan gördüler.

Sonunda Uzuncuk, ıslatarak çizgi çekmeği yasakladı. Yasaklamazdı da ucu çabuk bitiyordu. Kaşla göz arasında, ne edip-edip ıslatır, çizgiyi öyle çekerlerdi. O’ da kızar, ellerinden kalemini çeker alırdı.

En iyi gözetip koruduğu kalemiydi.

Harfleri öğrenmiş, hocanın deyimiyle: “iş, harfleri çatmaya”  kalmıştı.

“Böyle olmaz, madem öğreneceksen bir alfabe aldır” dedi hoca. Nasıl bir şey olduğunu da anlattı.

O’ da bir alfabe edindi.

Alfabenin ilk sayfasında, Atatürk ve evlatlığı Ülkü’ nün resimleri vardı. İlk okuma sayfasında da

AT – AT

TUT-TUT yazıyordu. Ön ayağının tekini kaldırmış bir beygir resmiyle, topu atmak üzere olan bir çocuk ve tutmaya hazır olan bir başka çocuğun resimleri vardı. A ile T nin AT olduğunu hoca öğretti, Uzuncukta anladı.

Hoca her gün bir sayfa verir, önce kendisi birkaç kez okur, sonra da ezberlemesini isterdi. Verdiği sayfayı okuyabilirse geçer, okuyamazsa öğrenip de gelirdi.

Bir günde bir ders alma hakkın vardı. O’nun için bir günde bir sayfa verirdi. Hoca: okutup dinledikten sonra, bir daha dinlemez, ertesi güne kalırdı.

Hemen her gün bir sayfayı yazıp okudu.

Alfabedeki sayfaların okuması ve yazması bitti. Uzuncuk ta Okumayı yazmayı öğrendi. Alfabenin son sayfasında:

“Karga- karga gak dedi

Çık şu dala bak dedi,

Çıktım baktım o dala

Bu karga ne budala” diye başlayıp

“Müjde alfabe bitti.” Sözleriyle biten tekerleme vardı. Alfabeyi yazması, okuması bitti. Uzuncuk ta, okumayı yazmayı “söktü”.

Okuma yazmayı öğrendiğinde; cep defteri bitmiş,”mor kalemin”  tutacak yeri kalmamıştı.

Fikri Uzun
Ocak 2008

Paylaşınca güzel:
  • Print
  • Digg
  • email
  • Add to favorites
  • RSS
  • Facebook
  • Twitter
  • StumbleUpon
  • del.icio.us
  • Tumblr
  • HelloTxt
  • Google Bookmarks
  • Live
  • Ping.fm
  • Yahoo! Bookmarks
, , , , , , , , , , ,

Yorumunuzu yazın:

Bu gönderiye yorum yapmak için: giriş yapin

-->

Son Yorumlar