<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Hikayeni Yaz &#187; gerçek hikayeler</title>
	<atom:link href="http://www.hikayeyaz.com/tag/gercek-hikayeler/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.hikayeyaz.com</link>
	<description>Yaz hikayeni, ibret olsun; yaz hikayeni bir umut olsun.</description>
	<lastBuildDate>Wed, 25 Aug 2010 20:50:28 +0000</lastBuildDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.9.1</generator>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>Uzaktan Gelen Sevgiliyi Beklemek</title>
		<link>http://www.hikayeyaz.com/uzaktan-gelen-sevgiliyi-beklemek.htm?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=uzaktan-gelen-sevgiliyi-beklemek</link>
		<comments>http://www.hikayeyaz.com/uzaktan-gelen-sevgiliyi-beklemek.htm#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 19 Feb 2010 16:57:06 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Umut Taydaş]]></category>
		<category><![CDATA[gerçek hayat hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[gerçek hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye oku]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye paylaş]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye yaz]]></category>
		<category><![CDATA[hikayeler oku]]></category>
		<category><![CDATA[umut taydaş hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[umut taydaş hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[umut taydaş oku]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hikayeyaz.com/?p=7</guid>
		<description><![CDATA[&#8220;&#8230;hasktir saat daha 10 buçuk. vakit geçmiyor lan. canım benim, beni ne kadar seviyorsa, şu şartlarda ve namüsait bir vaziyette olmasına rağmen yarın geliyor. böyle de beklemekle geçmez ki zaman. en iyisi kafayı vurup yatmak, uyuyabilirsem ne ala.
&#8216;o an bütün kalbim doluydu; geçmiş bazı anılar ruhumun yüzüne çıkmak istiyordu, gözlerim yaşlanıyordu.&#8216; lan göthe, seni de [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>&#8220;&#8230;hasktir saat daha 10 buçuk. vakit geçmiyor lan. canım benim, beni ne kadar seviyorsa, şu şartlarda ve namüsait bir vaziyette olmasına rağmen yarın geliyor. böyle de beklemekle geçmez ki zaman. en iyisi kafayı vurup yatmak, uyuyabilirsem ne ala.</p>
<p>&#8216;<span style="color: #003366;"><em>o an bütün kalbim doluydu; geçmiş bazı anılar ruhumun yüzüne çıkmak istiyordu, gözlerim yaşlanıyordu.</em></span>&#8216; lan göthe, seni de bi okuduk harbi iflahımızı sktin. &#8216;<em>lan bu werther aşık mı, değil mi, ibne mi, yoksa evrensel mevzularla mı yakmış kafayı?</em>&#8216; diye düşündüre düşündüre koca kitabı okuttun bize. çok naif, pek utangaç, kafası güzel ama ol lan aşık işte. bana baksana oğlum, dünyada bildiğim en güzel heyecan bu. aşığım ve o da bana aşık sanırım ki, taa nerden benimle biraz olsun birlikte olabilmek için geliyor. belki benimle olma çabası, benimle olmanın, onun kendisiyle olabilmesini sağladığındandır. kadınlar kendileriyle olabilmeyi, birinin yanındayken kendilerini dinleyebilecek kadar özgür olmayı severler değil mi donki şönt? olsun be oğlum, ne güzel bir hissiyat. patlat ordan bir &#8216;<em>beni böyle sev seveceksen</em>&#8216;, yaz bi tane hissiyat dökümü şiyar formunda, yat aşşa, mışıl uyku, dümdüz&#8230;&#8221;</p>
<p>kendi, kendime konuşmamın biteceği yoktu. zaten kendi kendime konuşmadığımda da kendimle neden konuşmadığımı düşündüğümden ve popüler psikolog ağzıyla aynada suratıma suratıma &#8220;<em>kendimizle daha çok konuşmalıyız belki de. belki de&#8230;</em>&#8221; diye seslendiğimden şizofreni benim için bir yaşam biçimiydi. oturdum şiyarımı yazdım, &#8220;<em>vay şöyle seviyoruz, gece saat iki falan</em>&#8221; temalı. bitti, acayip havalara girdim, dokunaklıydı, bunu mutlaka okumalıydı&#8230; gururlandım. lakin uykum yoktu, uyumaya çalışırsam, atatürk gibi, karanlıktan korkmam an meselesiydi. hem çağıracak yaverim de yoktu benim&#8230; zaten uzun süredir uyku benim için sızmaktan ibaret olmuştu. ya şarap, ya yorgunluk, bitkinlik. e şarabı da fondiplediğimize göre uyumanın tek çaresi bitap düşmekti. ancak şimdi uyuyabilirsem, erken kalkıp, tam olarak saat kaçta geleceği belli olmayan &#8220;o&#8221;nun (çünkü o zamanlar &#8217;sevgili&#8217; kelimesi benim şerh koyduğum kelimelerdendi) gelişine hazırlık yapabilir, sürprizlerimle onu mutlu edebilirdim.</p>
<p>odanın bahçeye açılan kapısına doğru yaklaştım. bir sigara yaktım, acaba kediler ne yapıyorlardı? dünyadaki varlıklarını bile umursamadığım &#8220;kedi&#8221; hayvanı, onun bir kedisinin olmasından olsa gerek, artık benim için incelenmeye değer canlılardandı. eğer kedilerin sosyal etkileşimlerini, insanla ilişkilerini, davranışlarını doğru çözümleyebilirsem, beni kedisini sevdiği kadar sevmesi garantiydi hocam: fair deal.</p>
<p>tam da kedileri incelerken o gerizekalı horoz tekrar bahçeye girdi. zaten bremen mızıkacıları&#8217;na ek olarak bir bilgisayar, birkaç film/kitap, posterler ve ben&#8217;den oluşan mabedimde bu horozun yeri büyüktü. o horozu kim bilir 50 kere kedilerden kurtardım. hatta bir keresinde onu kedilerden uzaklaştırmak için, bana maddi olarak çok şey ifade eden bozuk paralarımı ona fırlatarak, komşunun neredeyse 3 metre aşağıda olan bahçesine düşmesini sağlamış ve o gün güzel bir uyku çekmiştim. tabii ki uyandığımda horoz bir mucizeyi gerçekleştirip 3 metre uçtu mu nasıl yaptı bilmiyorum, tekrar, benim bahçeme gelmişti. çin malı, plastik boncuk atan desert eagle&#8217;ımla birkaç uyarı atışı yaptım. kediler kaçıştı, horoz saklandı. şimdilik yine kurtulmuştu. izmariti bahçeye atıp perdeyi kapattım. saatten haberim yoktu ama gerçekleştirmek istediklerim için çok geç olduğunu anlamıştım. acilen yorulmam gerekiyordu, uyuyabilmek için.</p>
<p>tamamen &#8220;o&#8221;nunla kırlarda koşuştuğumuzu, dünya tarihini tartıştığımızı, sinemadan çıktığımızı ve en neticesinde uyumak için boşalmam gerektiğini düşünerek gönülsüz bir 31 patlattım. ardından bir daha. ardından &#8220;bir daha&#8221;yı denerken dizlerimin bağı çözüldü, yatağa koştum. &#8220;içimden hiçbir kötülük geçmiyordu.&#8221; zaten cinselliğin &#8220;kötülük&#8221; olabilmesi yeterince dokunaklıydı. en azından hükmedebildiğim tarafımı susturdum ve diğer yarımla tartışmadı. böylece uyuyabildim.</p>
<p>istediği saatte uyanabilen ve hep çakı gibi olan bir babanın oğlu olarak biyolojik saatime güvenim tamdı ama horoz işi şansa bırakmadı. kendisini kurtardığımı anlamış olacak ki, üürüüüüüük&#8217;ler arasında yeniden doğdum. mevlana öyle diyorsa, o gün öyleydi harbiden. bugün çok acayip sevilecektim. bugün beni sevmek için taa nerelerden geliyordu. horoza göz kırptım ve soğuk duşa girdim. `ihlas elektrikli su ısıtıcı` bozulduğundan ve demlikle su ısıtmayı bekleyecek vaktim olmadığından, tek çare buydu. belki duş almak isterdi, &#8220;yok lan kesin ister&#8221;di, bugün bu işi de halletmeliydim. maaşımın yatmış olmasını, o zamana kadar bu kadar içten dilememiştim.</p>
<p>ardından sağlıklı bir şekilde başladığım günü, sağlıklı bir şekilde devam ettirmek için kahvaltı yapmaya karar verdim. tabii adet olduğu üzere, mutfağa gidince önce buzdolabının altından süzülen ve birikinti haline gelen suyu temizledim. onun burada olduğu sürece buzdolabının bu ayıbını örtmek için hepi topu üç kazağım olmasına rağmen, birini buzdolabının altına bir güzel sıkıştırdım. yün kazaktı. suyu emerdi. arada gider gizlice sıkar, tekrar geri koyardım. bu da çözüldü. şahane gidiyordum.</p>
<p>buzdolabında ışıl ışıl parlayan, arkadaşımın annesinin izmir&#8217;den gönderdiği halis muhlis ev yapımı salça adeta vitamin, mineral deposuydu. 5-6 gün önce aldığım sandviç ekmeklerinden nemden dolayı ıslananlarının nemli taraflarını kestim, küflenenlerin de küfünü tabii ki. dolaptaki en besleyici ikinci şey olan margarini bir ayin gibi usul usul geride kalan ekmeklere sürdüm. sonra üzerine bir güzel salça döşendim. üç tane ekmeğim vardı: margarinli, salçalı, kekikli; margarinli, salçalı, mayonezli ve margarinli, az salçalı, limon suyu+bol biberli. onları musluk suyuyla bir güzel yuttuktan sonra, artık hazırlıklara başlayacak enerjiye sahiptim. bu arada, iki tane beşlik su almanın hiç de fena bir fikir olmadığını düşündüm. alışık olmadığından musluk suyu, onun ağzının tadını kaçırabilirdi. beni kötü tanımasını istemezdim.</p>
<p>hemen içeri gidip &#8220;housework songs&#8221; kategorisinden bir playlist hazırladım ve odamı temizlemeye başladım. üçüncü şarkıdan sonra çok gayvari geldiğinden olsa gerek, özüme dönerek, birkaç gün mümkün mertebe gizlemem gerekeceği için, arabesk ruhumu beslemek adına, en damar parçaları, orhan ve ahmet kaya başta olmak üzere art arda sıraladım. tahminlerimden hızlıydım. odayı cillop gibi yapmış olmamı bırak, bu odanın dünyanın en anlamlı, en keyifli, en hüzünlü ve aşka en müsait oda olduğuna dair iddiaya girebilirdim.</p>
<p>dışarıdaki işlere başlamadan evvel bahçedeki kedilerin yoklamasını almak üzere cama yaklaştım. bahçemdeki kedileri görmesi lâzımdı. zira, kedilerle birlikte sürdürdüğüm bu özverili yaşam, onun kedi sevgisiyle birleşince bana sevgisi katmerlenecekti eminim. manzara rezildi. 5 tane kedi, ortaya aldıkları bir kediye, gündüz vakti sırayla tecavüz ediyorlardı. basbayağı, tamamen gerçekti bu. hayvanların seks yaşamının vahşiliği beni fena hırpaladı. kedilerden nefret ettim. &#8220;<em>bi de hayvan olacaksınız, bizden de betersiniz ulan</em>&#8221; diye kızdım. bunu, o bahçeye bakarken yaparlarsa, moralinin bozulması kaçınılmazdı. çin malı platik desert eagle&#8217;ımın plastik boncuklarını şarjöre yerleştirirken tek düşündüğüm, bu yürek dağlayan manzarayı onun görmemesi için, kedilere sağlam bir ders vermem gerektiğiydi. kaçmasınlar diye camı incecik aralayıp, o sırada tecavüzü gerçekleştirmekte olan sarı kediye iki tane salladım. mermi kediye değdiği anca duvara çapmış gibi yere düşüyor, sarı kedi &#8220;nooldu lan&#8221; bile demiyordu. çin malına yatırımın zafiyetinden bahseden aklımın öbür yarısına aldırmadan &#8220;<em>sktirin gidin, sktir lan, lassiktir&#8230; hoşt lan.</em>&#8221; diye bağırarak pencereyi 7-8 kere hızlı hızlı açıp kapattım. sesten ürküp kaçmışlardı. &#8220;inşallah o burdayken, bahçemde tekrar bir tecavüz vakası yaşanmaz yalabbi&#8221; diyerek camı sıkıca kapattım. giyindim ve dışarı çıktım.</p>
<p>çılgın kalabalığın ortasında üzerine spot tutulmuş &#8220;truman&#8221; gibi dolaşıyordum. ben bir başkaydım diğerlerinden. pozitif ırkçılık diye bir şeyi keşfediyor ve aşka inanmadıkları için sokaktaki herkesi küçümsüyordum. ben aşka inanmış, sonunda kazanmıştım ve en geç bu akşam acayip sevilecektim. bununla gurur duydum, özgüvenim tavan yapmıştı. hazırlık yapacak olmasam bunların arasına karışmazdım ya, neyse. acayip aşıktım ve dışarıda başıboş gezinen kadınlara göz ucuyla bile bakmıyordum. böylesine ulvi kabul ettiğim bir noktada durabildiğim için kendimi şövalye ilan ettim. demek, bana arada bir &#8220;şövalyem&#8221; demesi bundandı.</p>
<p>ilk evvela bankamatiğe gittim. hesabımda kapı gibi 375 milyonum beni bekliyordu. 150&#8217;siyle kredi kartını yatırıp kredi kartını kullanmaya başlayabildiğimde sınırsız param olacaktı ve herşeyi gerçekleştirebilecektim. garanti&#8217;nin &#8220;tek hesap&#8221; mevzusundan &#8220;-200&#8243;e düşme hakkım olduğundan, bir yere gidersek eğer nakit sıkıntısı da yaşamayacaktım. &#8220;<em>mayıs&#8217;ta nakit sıkıntısı</em>&#8221; isimli bir filme malzeme olmak istemezdim açıkçası herbırt.</p>
<p>bu arada gidip evin ve dış kapının anahtarlarından birer kopya yaptırdım. anahtarları ona verecektim. bu sayede belki de bir gün, biz sözleşmeden, gizlice gelip kapıyı açacak, içeri girecek, ben uyurken gelip bana sarılacak ve yalnız olmadığımı gösterecekti. bu, o ana kadarki hayatımın doruk noktası olurdu herhalde. &#8220;<em>insanı çarpan bir elektrik akımı gibi aşklarım da beni çarptı, onları yaşadım, hissettim, fakat görmeyi ya da düşünmeyi asla başaramadım.</em>” diyen proust&#8217;a harbiden üzülüyordum. bir zafer peker şarkısı romantizmiydi belki ama &#8220;bir sabah karşımda aşkı görmek istiyordum&#8221; ve zaten ondan başka bir şey düşünemiyordum. anahtar, bunun anahtarı olacaktı. buna tüm varlığımla inanıyordum.</p>
<p>diğer ufak tefek alışverişleri yaparken bir yandan da &#8220;bahçedeki kediler&#8221;i düşünüyordum. &#8220;kedilerin tecavüzü&#8221;nü kameraya çekip bu doğaüstü olayı insanlıkla paylaşmak istiyor, tecavüze uğrayan kedinin acısını paylaşıyordum. yolda bunu düşünürken &#8220;<em>hayvan alemi biğiğir hooooş, sarııı kedii amman, sarı kediii aman, deli-veranceğğ</em>&#8221; diye bir türkü tutturdum. deliverance&#8217;in aklıma gelmesiyle bünyemi saran insanlıktan tiksinme duygusu yerini, bu akşamdan itibaren, önümüzdeki beş günün safi saf, hep bi içten ve hayli ulvi sevilmeyi; ve tüm varlığını armağan derek sevmeyi yaşamanın tarihe, en azından kişisel olarak bildiğim tarihe, en önemli tarihi olay olarak yazılacağı düşüncesine bıraktığında markete girmiştim zaten.</p>
<p>marketofobimden dolayı marketlere girmekte zorlandığımdan, &#8220;endi market&#8221; beni en az geren marketti. sakindi, küçüktü, hem biraz öğrenci işiydi ve hem de alkol satıyordu. genelde oraya gidiyordum ama bu defa kaliteden şaşmayacağımdan dev tanşaş&#8217;ı gözüme kestirmiştim. buzdolabında hazır bulunup, her ihtiyacımızı karşılayacak tüm eksikleri aldım. &#8220;yalnızlık kalesi&#8221;ni evrenin en şahane aşk mabedine dönüştürecek her şey hazırdı; kokular, mumlar, sıvı el sabunu ve tabii sefil sarhoşluğunun bildiği bütün içkiler: tekel votka, iki şişe güzel marmara ve aristokrat imajından ödün vermemek adına paraya kıyıp bir şişe kavaklıdere. 250 lira falan tuttu. &#8220;<em>olsun lan çalışır öderiz</em>&#8221; dedi biri, öbür yarımdan desteği de almışken, verdim kredi kartını, tek çekimde ödedim. &#8220;<em>heyyyt. alışveriş yaptım lan ben marketten. aşkım için, markete bile girdim.</em>&#8221; hem benim, hem de öbür yarım için bir dönüm noktasıydı.</p>
<p>eve dönüşte pasajdaki elektrikçiye uğradım. şans yaverin yanındaydı yine. ikinci el, yeni bir elektrikli su ısıtıcıyı hemen takabilecekti elektrikçi. onunla birlikte eve geldik. banyodaki ihlas&#8217;ı bir çırpıda söktü ve işe girişti. kendi hariç tüm elektrikçileri aforoz ediyordu. evin tesisatınını beğenmemişti:</p>
<p>- abi bak burda 3,5 kablo kullanmış bu burayı dayandırmaz.<br />
- olsun abi, şofben alacağım zaten bu geçici.<br />
- abi bak, burdaki kablo telefon kablosu gibi bir şey, bu ihlas&#8217;ın termostatı yok, allah&#8217;tan yangın çıkmamış. hüüüamına koydumun adamı, üç kuruş kâr etmek için insanların canıyla oynuyorlar bunlar.<br />
- hüüüamınagoyin abi, ev sahibi kendi çekmiştir kabloyu, cimri gıcık bi herif.<br />
- he tanıyorum, hüseyin abinin evi bura, biliyorum ben ya, 25 senelik komşum benim.<br />
- ha işte evet abi iyi bi adam. işte onunla konuşup şofben taktırayım diyorum.<br />
- sen şeyap, ben montajını yaparım, dükkânın kartı var mı sende, gelmene gerek yok abi ararsın ben gelir takarım.<br />
- aliym abi kartı, o zaman ariym ben seni.<br />
- kart yok da yanımda, elimde iş var şimdi, bi kağat varsa yaz ikiyüzyirmi&#8230;<br />
- ha, dur usta alıym geliym bi dakka.</p>
<p>kağıt almaya giderken &#8220;kendini pazarlama konusunda amatör, özgüveni üstdüzey esnaf&#8221; konusunu ekşi sözlük&#8217;te irdelemem gerektiğini düşündüm. ama başlık bu olmamalıydı.</p>
<p>- abi prizde sorun var. ha, yaz abi ikiyüzyirmi vesaire vesaire&#8230;</p>
<p>&#8220;the one&#8221; elektrikçi abi prizle uğraşırken ben kılkuyruk ev sahibi sonradan ister diye 25 milyonluk ihlas ısıtıcıyı gözü rahatsız etmeyecek bir yere saklamaya gittim. salon çöplüktü zaten. salonda herhangi bir yere bırakabilirdim. ne de olsa salon benim yaşama alanıma dâhil değildi. ama benim odam; kral suiti olacaktı.</p>
<p>elektrikçi abi işini bitirdiğinde suyu test ettik. bu evde, sıcak su. dönüm noktası iki. medeniyetle tanışıyordum. duvardaki prizi sökmüş ve ellerime medeniyeti, ucu çıplak iki faz halinde teslim etmişti. onları duvardaki deliklere nasıl sokmam gerektiğini, artıyı eksiyi anlattı. duvardaki deliklere de kalemle artıyı eksiyi işaretledi. ters sokarsam çeşitli sorunlar olma ihtimalinin altını çizdikten sonra, taktığı aletin iki katı işçilik ücretini de alarak evden ayrıldı.</p>
<p>buzdolabını tıka basa temizledim. kendi dişlerimi bile bu kadar özenli temizlemiyordum. bende bu temizleme potansiyeli olduğu halde anneme evi temizlerken hiç bu kadar detaylı temizlik yaparak yardım etmediğimi anımsadım. onun buzdolabındaki pislikleri temizleyip, aynı böyle biriktirsem ve göstersem, benimle gurur duyar, dayanamaz ağlardı eminim. annemi fena özlemiştim. hayatımın annesizlik evresinin, karakterim üzerinde ödipal dönem veya anal evreden çok daha fazla etkili olacağı kesindi. &#8220;<em>sevilmek iyiydi, güzeldi ama karşılıksız sevilmek de apayrıydı lan.</em>&#8221; diyen ve benimle hep<em> lanlı lunlu</em> konuşan içimdeki ses annemi arayıp, onu biraz onu sesimle sevmemi öğütlese de artık farklı bir boyuta geçen bu bahçede sararan ataerkil duygulara yer yoktu. en azından bugünlük.</p>
<p>o, uçağa binmeden evvel, son telefon görüşmemizi yaptık. kıçıma sürat motoru takmam gerektiğini işaret eden görüşme saatini takiben yaklaşık dört saatim vardı. kısa bir süre, mutfağın apartmanın rögarına bakan penceresinin altındaki duvara yaslanıp &#8220;o&#8221;nun mükemmelliğine, aşkını sunuşuna, onsuz bir dünyanın tahammül edilemezliğine otobüsler kaldırdım. otobüsteki tüm yolcularla öpüp koklaşıp vedalaşarak otobüsten inmeye hazırlanırken zilin çalmasıyla hızla otobüsten inip kapıya koştum. gelen tomturbaz&#8217;dı. hemen mevzuuya girdi:</p>
<p>- nağber yakışıklı?<br />
- şu verdiğin motivasyon bugün en lazım olan şey biliyon mu?<br />
- hayırdır, neşeliyiz bugün?</p>
<p>salakça gülümsedim.</p>
<p>- salakça gülümsedin&#8230;</p>
<p>tekrar salakça gülümsedim. pis pis sırıtarak, ortamı kendine getirdi:</p>
<p>- he he&#8230; kovayı bi doldurabilir miyiz?<br />
- boşa koysam dolar mı dersin?<br />
- doldurup versen daha iyi, ben de alır giderim. daha şimdi burdan üç apartmana gideceğim, onlar bitinc&#8230;<br />
- hemmen geliyorum.</p>
<p>tomturbaz&#8217;ı içeri çağırıp sevincimi paylaşabilirdim. zira halimi, neşemi, bu kutsanmış halimi birinin bilmesi, görmesi lazımdı. &#8220;dünyada böyle bi aşk yok lan&#8221; diyen bir ses habire içimde bağırırken, benim buna inanmamam ve bunu dünyaya göstermek istemem kadar doğal bir şey yoktu herhalde. ama ihtiyacım olan herşeye sahip olduğumdan dolayı, tomturbaz&#8217;ı ve dâhi tüm insan ırkını sallamıştım. hızla kovayı doldurup teslim ettim ve &#8220;kolay gelsin, hadi görüşürüz cyrano&#8221; diyerek kapıyı kapattım.</p>
<p>son sürat odama gidip mumları yerleştirdim. &#8220;benim balonlarım vardı&#8221; diye düşünüp, balonları şişirdim ve odaya gelişigüzel dağıttım. ortalama ayda bir kez yorganını düzelttiğim yatağımın nevresimini değiştirip, annemin yeni evimin eve benzediğini sanarak verdiği, kendisi için kuşak kuşak, tepe bayır, paso hüzün ifade eden yatak örtüsünü hiç gerekmeyeceğini, üstelik zaten &#8220;o&#8221;nun da hiç gelmeyeceğini sanarak sakladığım yerden çıkardım. ütülüydü ve onu örttüğümde yatağımın bende çilehane olarak imgelenen görüntüsü, son derece modern, özenli, anlamlı bir hale bürünmüştü. odam bir başka olmuştu. yerleri sildim. halıfleksteki kılları tırnaklarımla topladım. sonsuza kadar sürebilirdi, topak topak kıl, tüy, yün; içerisinde cips parçaları, çekirdek kabukları, burun tatakları ve desert eagle mermileriyle birleşerek gittikçe büyüyordu. bu kadarının yeterli olduğuna karar verip biriken pisliği atmak üzere banyoya gittiğimde, ona &#8220;<em>seni bir daha görene kadar sakallarımı kesmeyeceğim</em>&#8221; diyerek kendimce bir kurusıkı şov biznısa giriştiğimden beri sakallarımın ne derece uzadığını fark ettim. kılların içinden iki tane göz bana bakıyordu. onu havaalanında karşılarken, ona beni ilk kez takım elbiseyle görme keyfini yaşatma süprizim bu kıllar yüzünden fiyaskoyla sonuçlanabilirdi. zira dâhil olduğu tarikattan son anda caymış ama duruşmaya çıkmadan önce tıraş olursa dikkat çekeceği için tıraş olmayıp, yine de hakime düzgün görünmek adına simgesel kıyafetini bırakıp takım elbise giymiş bir aczmendi gibi görünecektim. tırnak keseceğiyle permatiğin kenarındaki platikleri kesip, jileti istediğim keskinliğe getirerek sakalımı düzlemeye başladım. plastikleri keserken yanlışlıkla jiletin de ucundan bir parça kestiğim için şekli bozulan jilet yüzümde her kaydırışımda bir kesik atıyordu. sakallarımdan kanlar süzülüyordu. lâkin sakalı düzeltmeye o kadar odaklanmıştım ki kanlar umrumda değildi. tıraş bittiğinde işportacıdan tırnak makasıyla birlikte aldığım kan taşıyla kanayan yaralarımı dağladım. yakıyordu. suratıma kolanya sürdüm, fön makinesiyle kanımı kuruttum. dışarı çıkmam gerekiyordu ama yüzümü de evde bırakmak zorundaydım.<br />
dışarı çıkacak halde değildi. yaraları örtsün diye pudrayla bir şeyler denedim. kapağı bozuk olduğu için pudra olduğu gibi, en fiyakalı pijamama döküldü ve artık herşey bembeyazdı. eğer orada halam olsaydı, yere pudra dökülmesiyle ilgili mutlaka olumlu bir şey söylerdi: &#8220;ansızın en güzel pijamaya pudra dökülmesi, aşk hamuruyla yoğurulacağına işarettir&#8221;, &#8220;sakaldan süzülüp yeri kaplayan beyaz pudraya damlayan kan hem hoş bir görüntü oluşturur hem de dudaktan öpüleceğine delalettir&#8221; derdi mesela. buna çok ihtiyacım vardı. ya da  &#8220;oğlum ziytin çekirdaanı yutma südüklüğüne daş durur&#8221; diyebilirdi. bunu ihtiyacım olsun veya olmasın sürekli söylüyordu zaten. en önemli sözüydü benim için sarf ettiği.</p>
<p>herşeyi temizledim, pijamayla bayağı uğraştım. fiyakalı takım elbiseleri çektim. yüzüm biraz kesik olsa da, yılan gibiydim lan. &#8220;yılan gibisin lan&#8221; dedi. &#8220;sen mi ben mi?&#8221; diye sordum. ikimiz kafa kafaya verip &#8220;aslansın, kaplansın, kralsın, yakışıklısın, yürü be&#8221; gazlarıyla özgüveni üst seviyelere çektik. hemen köşedeki çiçekçiye koştum. oradan çeşit çeşit çiçekler aldım, geldim, odama giden yolu efsanevi bir biçimde dekore ettim. evvelce aldığım hediyeleri dar odanın ancak benim bilebileceğim gizemli yerlerine sakladım. ben yokken eve biri gelir, içkileri lüpletir diye, içkileri de odaya transfer ettim. yola çıkmak için hayli gecikmiştim ve nakit tükenmişti. taksiden başka çarem yoktu havaalanına yetişmek için. takım elbisenin verdiği beyefendiliği bir kenara bırakıp, 6-7 taksiyle pazarlık yaptım. sonunda biriyle anlaşıp havaalanına gittim.</p>
<p>beklerken yaşadığım heyecanın bir benzerinin daha bir ömürde olabileceğini sanmıyorum. tam da saf aşkı kucaklayacak olmanın yarattığı aura beni transandantal bir yolculuğa çıkarmışken, kapı açıldı ve etraftaki herkes, herşey dondu. sadece biz hareket ediyorduk koca havaalanında. bir çocuğun donmakta zorlandığını görüp ona izin verdim hareket etmesi için. arka planda, neşeli, başıboş bir çocuk, dramatik altyapıyı kuvvetlendirmişti. geldi, koştu, koştum, koştuk, güm diye çarpışarak sarıldık. burada alkış lâzımdı aslında ama o anın bizim olmasını istediğim için, diğerlerini aktivasyon key&#8217;lerini girmeyip, onları biraz daha donmuş durumda bekletmeyi yeğledim. bu ara çocuğu da dondurdum. çünkü onu dudağından öpmek için içimde artık karşı koyamadığım bir istek vardı, bu olacaktı, demek ki böyle oluyordu, demek ki, o öpücük, kendiliğinden oluyor ve olmasını hiçkimse engelleyemiyordu. bizim oralarda dudaktan öpüşmek, televizyon filminde olsa bile, gözlerimizi ellerimizle kapatmamızı gerektiren, ayıp bir şeydi. arkaplandaki çocuk, daha üç yaşında bu travmayı kaldıramazdı.</p>
<p>tekrar taksiyle eve dönerken, kutlu aşkın, kudretli bir sihirbaz gibi dünyayı yok edişine şahit oldum. bizden başka kimse yaşamıyordu dünyada, haberim yoktu. onun için de böyle olduğunu hissedebiliyor; bana sığınışıyla, kollarımın altına girişiyle, ona kanat gerişimle romantizm denen şey yeniden tanımlanıyordu. ara ara &#8220;of&#8221; çeken taksicinin varlığını hissettirişiyle, şoför kardeşimizin de, bize &#8220;ulan ne aşkmış bu be!&#8221; dercesine baktığını idrak edebiliyorduk. dikiz aynasından kendime baktım. takım elbise ve bu sakal hayatımdaki en rezil halimdi.</p>
<p>mutluluğun tüm inanç olasılıklarını yok ettiği, aşkın, &#8220;<em>aslında neye inanmalıyım?</em>&#8220;ın cevabını verdiği bir gece sonunda, ben, onun bana ta oralardan getirdiği, hayatımda ilk kez içtiğim &#8220;yeni&#8221; içkileri onunla içmiş olmaktan dolayı bayağı huzurluydum. beni ahmet kaya ve orhan gencebay dinlerken sevdi. uykusu geldi. onu uyuttum. adını duymuş olmama rağmen o gece ilk kez içtiğim martini&#8217;nin bundan sonrasında bizim için bambaşka bir anlamı olacaktı. bir şişe martiniyi onu uykusunda severken içtim. ara sıra, uzaktan gelen bir sevgiliyi beklemenin, belki de yakında olan bir sevgili ile daima birlikte olmaktan çok daha aşk dolu, çok daha yüce bir duygu olduğunu düşündüm. uyandığında, bana bu &#8220;bekleme&#8221; sürecinin, aşkı bekleme süreci olduğunu ve ara sıra yaşanması gerektiğini ama aynı zamanda, aşık olduğun insanla birlikte olmanın asıl huzur, asıl mutluluk, asıl anlam, asıl varlık olduğunu öğretti.</p>
<p>bahçede erik yedik.</p>
<p>o gittiği gün ben de işe gittim ve döndüğümde tecavüze maruz kalan kedi, camdan odama girip, yatağımın altına yavrulamıştı.</p>
<p>yavru kedileri dışarı çıkarıp, yatağın altını temizlemiştim; arabesk bir playlist&#8217;le arta kalan şarapları bitirmeye çalışırken saate baktım. saat daha 10 buçuktu ve bir şekilde sızmazsam, yatağa girip uyumaya çalışmak işkence olabilirdi. saatlerce hayal kurdum. saat daha 10 buçuğu bir geçiyordu ve onu en erken altı ay sonra tekrar görebilecektim. aradım. anlattım.</p>
<p>sızdım.</p>
<p>uyandığımda saçımı okşuyordu.</p>
<p><strong>Umut Taydaş<br />
</strong>(<a href="http://www.eksisozluk.com">ekşi sözlük</a>&#8216;ten alınmıştır)<strong></strong></p>
<div id="crp_related"><h3>Benzer Yazılar:</h3><ul><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/beni-seven-bana-gelsin-ya-da-ben-kendimden-gideyim.htm" rel="bookmark" class="crp_title">Beni Seven Bana Gelsin ya da Ben Kendimden Gideyim</a></li><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/bir-odada-yalniz.htm" rel="bookmark" class="crp_title">Bir odada&#8230;Yalnız:</a></li><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/sakal.htm" rel="bookmark" class="crp_title">Sakal</a></li><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/kaybolan-insanlik.htm" rel="bookmark" class="crp_title">Kaybolan İnsanlık</a></li><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/ask-doktoru.htm" rel="bookmark" class="crp_title">Aşk Doktoru</a></li></ul></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hikayeyaz.com/uzaktan-gelen-sevgiliyi-beklemek.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Beni Seven Bana Gelsin ya da Ben Kendimden Gideyim</title>
		<link>http://www.hikayeyaz.com/beni-seven-bana-gelsin-ya-da-ben-kendimden-gideyim.htm?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=beni-seven-bana-gelsin-ya-da-ben-kendimden-gideyim</link>
		<comments>http://www.hikayeyaz.com/beni-seven-bana-gelsin-ya-da-ben-kendimden-gideyim.htm#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 18 Feb 2010 15:04:25 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Umut Taydaş]]></category>
		<category><![CDATA[bunalım hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[gerçek hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[gergin hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[güzel hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[hayat hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[hayat hikayesi]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye oku]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye paylaş]]></category>
		<category><![CDATA[otobiyografik hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[umut taydaş hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[umut taydaş hikayeleri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hikayeyaz.com/?p=19</guid>
		<description><![CDATA[ziyadesiyle kişiler &#8220;kendilerine gelinmesini&#8221; pek sever, önemserler. gerçekten de önemli bir ihsas, değerli bir hissiyat, memnun edici bir oluştur bir insan için &#8220;kendisine gelinmesi&#8221;.  kişi kendini aziz hisseder, kendisine kıymet verildiğini düşünür. hele hele &#8220;misafir seven&#8221; bir kişisyse söz konusu, memnuniyetin ve doğal olarak egonun eriştiği hazzın daha yoğunlaşması mümkündür.
peki &#8220;beni seven bana gelsin&#8221; doğru [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>ziyadesiyle kişiler &#8220;kendilerine gelinmesini&#8221; pek sever, önemserler. gerçekten de önemli bir ihsas, değerli bir hissiyat, memnun edici bir oluştur bir insan için &#8220;kendisine gelinmesi&#8221;.  kişi kendini aziz hisseder, kendisine kıymet verildiğini düşünür. hele hele &#8220;misafir seven&#8221; bir kişisyse söz konusu, memnuniyetin ve doğal olarak egonun eriştiği hazzın daha yoğunlaşması mümkündür.</p>
<p>peki &#8220;beni seven bana gelsin&#8221; doğru bir arzu ve bekleyiş midir? eğer herkes kendisine gelinmesini isterse, kimse kimseye yaklaşamaz gibi olur sonra. bunun böyle olmaması için, birilerinin kendilerinden vazgeçip, egolarını ve &#8220;kendilerine gelinmesi&#8221; dolayısıyla erişecekleri hazzı bir yana bırakıp, sevdiklerine gitmeleri gerekli.</p>
<p>kendinden vazgeçip sevdiklerine gitmek mi, oturup sevenlerinin gelmesini beklemek mi asıl saadet, olgun olanın seçeceği, onguna eriştiren hangisi?</p>
<p>derken kapı çaldı:</p>
<p>kapıyı çalan tomturbaz&#8217;dı ve acele etmeme gerek yoktu. yataktan zeybek ağırlığında kalktım. sabahın 9&#8242;u daha bitmeden, evde olduğumu tahmin ederek eve gelebilecek, kapıyı çalacak, benim &#8220;karşılamayı bilmez&#8221;liğimle sabahın 9&#8242;u bitmeden baş etmeyi göze alabilecek ve maalesef beni merak edip, belki özleyip, kapıma dayanabilecek tek insan tomturbaz&#8217;dı. bu günleri de görebileceğimi hiç tahmin etmezdim, tahmin edebilseydim belki bir çaresini arardım. uzun zamandır tomturbaz&#8217;dan başka arayıp soranım yok, alışmış olmalıydım. alışamadım. &#8220;bana gelinmesini&#8221;, yaşadığımı hissetmem için, arada bir yaşamam lâzım sanki. kendimi buna çok fena bağlamışım. &#8220;bana gelinmesini&#8221; çok sevmişim ve demek ki ihtiyacım da varmış. birden &#8220;gelinmez&#8221; kalınca, gerçekten bir evin bir insanı boğabileceğini, evden çıkıp da dışarılara kaçarsan, işte o dışardaki yalnızlığın boğmaktan beter, katiyyetle ruha tecavüz olduğunu tatbik ederek öğrenmiş oldum. biliyorum, &#8220;bana gelindiği gibi&#8221; kimseye gelinmemiştir. ya da sadece bana öyle gelmiştir. öylece gelmişlerdir. bu &#8220;gelinmeler&#8221;in doruğunda bir şevki tattığım için, artık hiç &#8220;gelinmez&#8221; olmanın yapabileceği tahribatı siz düşünün. &#8220;<em>ne de güzel gelirdin&#8230; gelir, olduğum yerden beni kımıldatmadan, beni alır, gidilebilecek en güzel yerlere götürürdün. o güzel yerlerden aslında hiç birine götürmeden ve hiç birinden diğerine götürmeden, hepsinde birden kalıvermemi sağlar, en güzel dünyam olurdun&#8230;.</em>&#8221; türk sanat müziği şarkısı olur mu bundan? ahmet özhan belki yapabillirdi. zil tekrar çaldı&#8230; tomturbaz.</p>
<p>&#8220;kafaya çok takıyorum herhalde&#8221; diye düşündüm, ama aslında bunları düşünürken terliklerimi aradığımı farkettim. öyleyse fazla düşünmüyor, terliklerimi ararken fırsattan istifade hem de düşünüyordum. düşündüğüm şeyler bir şeylere çare miydi peki? olsun ya da olmasın, bir düşünmek&#8217;in illa da çare olması gerekmiyor. &#8220;bin tane düşünürsün, bir tane bulursun&#8221; gibi kabullenmek ilâzım. düşündüğün kadar büyürsün. gerçi düşünme evrenin, senin entelektüel birikiminle alakâlıdır. lakin düşünmeden, birikime ihtiyacın olup olmadığını bile anlayamazsın. dolayısıyla düşünmek, ya da üşenmeyip gidip kapıyı açmak gerekli.</p>
<p>kapıyı açtım. görünende kimse yok. yoksa aklımın oyunu muydu bu? &#8220;bana gelindiğini&#8221; görmemek için &#8220;kimse yok&#8221; gibi mi görüyordum. bunu başkalarına da yaptım mı acaba? yaptıysam çok kırmışımdır kırılabilecek kim varsa.</p>
<p><em>- kimse var mı?</em></p>
<p>&#8216;kimse yok!&#8217;. var mı yoksa? yani yok da bir var değil midir? bu durum için de gerekli olduğunu varsayayım. acaba neden, &#8220;bana gelindiğini&#8221; görmek istemiyor olabilrim? çünkü korkuyor olabilirim. benim de onlara bana geldikleri gibi gelip gelmeyeceğimi bilmiyor, belki öğrenemiyorumdur, ondan. ben onlara gittiğimde, onlara nasıl gelirim? belki hissedemiyorum, hissetmeyle ilgili bir sorunum olabilir. anlatamazlar mı? illa ki benim mi hissetmem, uzaktan anlamam gerekli? her gittiğimde, &#8220;iyi ki geldin, çok mutlu oldum&#8221; diyemezler mi? sarıldıklarında anlamam gerekli, ama ya korkuyorsam?</p>
<p><em>- alooooo</em></p>
<p>bu defa ses geldi:</p>
<p><em>- yettim, yetiştim, dur celallenme. </em></p>
<p><em>- tomturbaz?</em></p>
<p><em>- oğlim, bu saatte sana benden başka kim gelir?</em></p>
<p><em>- &#8220;dinsizin hakkından imansız gelir*&#8221; &#8220;davulun sesi uzaktan hoş gelir*&#8221;, &#8220;belki şehre bir film gelir*&#8221; gerisi &#8220;hayal meyal gelir*&#8221;&#8230;</em></p>
<p><em>- nek&#8217;kader komigsin. nek&#8217;kadar ağlenceli.</em></p>
<p><em>- hoşgeldin.</em></p>
<p><em>- sağol. çok yoruldum. çok yamuldum.</em></p>
<p><em>- olur.</em></p>
<p><em>- ver bakalım malı.</em></p>
<p><em>- tertemiz. burda. senden başlıyorum.</em></p>
<p><em>- ilk bana geldiğin ve dibindeki pisliği bana vermediğin için teşekkürler.</em></p>
<p><em>- dur ama saçma oldu.</em></p>
<p><em>- niye yahu&#8230; önce ben&#8230;</em></p>
<p><em>- olmaz, yorgunluk kafama vurdu, sabah da yumırtayı çok yemişim, afallamışım. önce yukarı çıkmam lâzım.</em></p>
<p><em>- bir gün hepimiz yukarı çıkacağız, bu kadar acele etme, canın bedenindeyken yaşamaya bak.</em></p>
<p><em>- ay çok komig.</em></p>
<p><em>- ver malı geri.</em></p>
<p><em>- vermem. önce ben&#8230;</em></p>
<p><em>- oğlim laftan anlasana, geleceğim tekrar sana.</em></p>
<p><em>- dibindeki pisliği getirirsin bana.</em></p>
<p><em>- ver şunu, hadi gülüm. hadi&#8230;<br />
</em><br />
verdim&#8230; dibindeki pisliği kesin bana getirecekti. şimdi gidip en üst kattan su alacak önce, kovaya dolduracak, merdivenleri silecek, bana getirdiğinde kovanın dibinde bir dolu çamur, pislik olacak. apartmanı yıkasın diye, tomturbaz&#8217;a su vereceğim zaman kovayı bana verdiğinde, dibinde birikmiş olan bu pisliği nereye dökeceğimi şaşırıyorum. klozete dökünce, çok kötü görünüyor. sağa sola sıçrıyor dökerken, banyo berbat oluıyor.</p>
<p>gittiğine göre, en alt katı silmeye geldiğinde tekrar benim zilimi çalacaktı. demek ki bu gün, iki kere &#8220;gelen&#8221;im olacaktı ve daha fazla konuşabilecektim bir insanla, bir günde. aslında belli etmiyordum, belki belliydi, yine de tomturbaz&#8217;ın gelmesi çok önemliydi. çünkü evin kapısı ve zili vardı, zili kendim için çalıp, kapıyı kendime açmaktan bıkmıştım artık. işin kötüsü bunu kendime de belli etmiyordum. bu hep sorunum oluyor. bir şeyi anlıyorum, biliyorum ama kendime belli etmiyorum. birisi beni seviyor, birisi dostum oluyor, birileri beni arıyor, birisi bana çok geldi, geliyor ama ben bunu kendime belli etmiyorum. çünkü korkuyorum. bunları bilirsem bunlara alışırım. alıştığımda kaybedersem ve yalnız kalırsam diye korkuyorum&#8230; bu paradoksun üstesinden gelebilecek ve bana yardım edebilecek birisi umarım vardır. &#8220;yardım istemiyorum.&#8221; tomturbaz ikinci kez geldikten sonra, bir günde üçüncü kez gelmeyeceğini bildiğim için rahatlayacaktım. yani yalnız kaldığımı bilip, oturup, rutin üzülme ritüelimi yaşabilecektim. bu bir ayin gibidir. yalnız kaldığınıza inanır buna şartlanır ve o saatten sonra bir dahaki kımıldamanızın şart olduğu zamana kadar kımıldamaz, üzülürsünüz. buna başladınız mı bir daha bölünemez. yani şimdi ben içeri gidip, bu ayine başlasam, ikinci kez tomturbaz geldiğinde ona kapıyı açmayacağım ya da açsam bile yüzüne bakmayacağım, konuşmayacağım. o yüzden onun ikinci gelişine kadar, bana iyi geliyormuş olduğunu sandığım bir şeyler yaparak vakit geçirmem gerekliydi.</p>
<p>ben, bu gibi durumların ilacı olarak hep televizyonu veya futbolu kullanmışımdır. ikisi de bir nevi afyon. eskiden kitap okurdum. kitap ağır geliyordu, düşünmem gereken şeyler artıyor, evren genişliyordu o zaman, ve ben yalnız başıma büyük bir evrende çok perişan olurdum. okumayı bıraktım. &#8220;oturup habire televizyon izle öyleyse&#8230;&#8221; demek kolay, televizyonun bir sorunu var. günde yalnızca bir saat çalışıyor. sonra 23 saat dinlenmesi gerekiyor. o yüzden bu süreyi çok verimli kullanmalı, ikmal molası veren makinistler gibi, mola olarak ya da çölde su gibi kullanarak, bu &#8220;ilaç&#8221;tan maksimum faydayı sağlamalıyım. hali hazırda futbol da olmadığına göre, tek çarem televizyon. dilerim tomturbaz geç kalmaz. gelmesi 1 saat sürerse, bütün günü yalnızlıkta geçirebilirim.</p>
<p>yüzümü yıkadım. bundan çok hoşlandım. yatağımı düzledim, bu da güzeldi. odamı topladım. daha ne olsun. aslına bakarsan iyi vakit geçirmeyi sağlayacak bir sürü îhtimal vardı. sanırım bunların hepsini yalnız yapmaktan sıkılmıştım ben. koşup televizyonu açtım. ve futbol vardı. sabahın 9&#8242;u bitmeden üstelik. belki 9 bitmişti. farketmez. futbol bana neden iyi gelsin ki? ya da şöyle soranlar hep oldu &#8220;<em>futbolda ne var ki?</em>&#8220;. sormak kolay, ama şöyle demeye çalışayım. yalnız yaşıyorsan, yalnız kalıyorsan ve kalmalar çok ağır geliyorsa, düşüncede yalnızsan, bir şeylerin sana mutlaka &#8220;hisler&#8221; yaşatması gerekli. üzülmen, sevinmen, öfkelenmen, şaşırman, heyecanlanman, vakit geçirmen, takip etmen, tutunman, bir şeylere göre planlar yapman, bir şeylere alıştırman gerekli kendini. çünkü bunlar senin doğal ihiyacın. ben aradıklarımı futbolda bulmayı seçtim. futbolda buldum demiyorum ama bulmayı seçtim. bunun sebebini de düşünecek olursam tomturbaz gelir. acaba televizyonu kapatıp düşünsem mi? hayır. futbolu izlemek daha iyi. belki bir serbest vuruş olur, tam benim dediğim yere gönderir topu ya da tam benim vereceğim gibi bir pas verir. ya da bir gol olur, sevinirler&#8230; onların sevinmesi beni en çok mutlu eden. her insan sevinişinde onun yüzünü, onun hallerini, onun mutluluğunu görüyorum çünkü. kendime biraz daha dokunursam ağlayacağım. o yüzden sesi biraz daha açtım.</p>
<p>&#8220;<em>metin&#8230; oynuyor prekazi&#8217;ye&#8230; prekazi şık bir çalımla geçti, arkasına baktı, ilerliyor. sağdan koşan savaş, savaş bugün çok boş alan buldu, savaş&#8217;a oynamadı, prekazi ilerliyor. önünde goldbaek, onu da geçti, top açıldı&#8230; prekazi koşuyooor, yetişiyor. içerde tanju ve uğur var, prekazi ortalıyooor ve gooooooool. tanju attı. tanjuuu. kral attı&#8230;.</em>&#8221;</p>
<p>ulan ne gol be, üç yüz kere seyrederim. ama göstermezler. kuşları öldürüyorlar. kafeslere tıkıp tıkıp öldürüyorlar. bir ayda iki tane ölü muhabbet kuşu gördüm, ellerimde öldüler. arkadaşım gibiydi ikisi de. ben koymadım kafese onları, yalvararak öldüler. muhabbet kuşu kafesin dışında nasıl yaşar istanbul&#8217;da. ben bile yaşayabiliyorum belki, onlar da yaşar kim bilir? kuşları öldürüyorlar. az önce &#8220;tanju attı diyordum&#8221; &#8220;tanjuuu, tanjuuuu, tomturbaaaz&#8221;. kuşları öldürüyorlar değil, zil çalıyor hayvan kafa. tomturbaz ne dese haklı.</p>
<p>tek terlik koşup kapıyı açtım.</p>
<p><em>- biravo. tebrik ediyorum</em></p>
<p><em>- duymadım ya. televizyonun sesi&#8230;</em></p>
<p><em>- çok biravo sana. kış ulan, dondum kapıda.</em></p>
<p><em>- kusura bakma. ver aleti hemen doldurayım.</em></p>
<p><em>- buyur.</em></p>
<p><em>- al işte dibi pis. bunu diyorum işte.</em></p>
<p><em>- senin pisliğin, senin kapının önünü sildim.</em></p>
<p><em>- sensin pis.</em></p>
<p><em>- get, kafana vururum viledayı.</em></p>
<p><em>- eki eki&#8230;kah kah.</em></p>
<p><em>- bekliyürüm beyefendı.</em></p>
<p>aldım kovayı banyoya gittim. dibi pis. bu defa bir değişiklik yapmak istedi canım sonra. kovayı banyonun orta yerine boşalttım. suyun altına koydum. haydaa. televizyon açık kaldı. hemen gidip kapatmalıydım ki koştum kapattım, terliğimin tekini de buldum o sırada. oh, rahatladım. kovayı banyonun ortasına boşalttım ki, banyo berbat olsun, bana iş çıksın, zorunlu olarak banyoyu temizleyebileyim. mis gibi kokular olsun, hijyenikten sevinç olayım. annelerde var mı acaba bu, kadınlarda ya da? banyo temizliği yapanlar daha çok kadınlar olduğu için yani. her neyse bende var. banyoyu temizlediğimde her yer pırıl mırıl, misk gibi okuyor oluyor gibi oluyorsun ya lavaboyu falan, iç ferahlatıcı bir mevzu. derken doldu kova. kucakladım götürdüm. tamturbaz&#8217;a verdim.</p>
<p><em>- eline sağlık. sağol.</em></p>
<p><em>- recederim. her zaman.</em></p>
<p><em>- 5 milyon da merdiven parası topluyoruz.</em></p>
<p><em>- merdiven mi yaptırıyoruz?</em></p>
<p><em>- temizliğinin parası.</em></p>
<p><em>- artist miyiz bugün biraz?</em></p>
<p><em>- dondum diyorum, dışarı çok soğuk.</em></p>
<p><em>- öyle hakkatten.</em></p>
<p><em>- ev sıcaktır.</em></p>
<p><em>- fena değil idare ediyoruz.</em></p>
<p><em>- iyi öyleyse bari. 5 milyon var mı şimdi, yok mu?</em></p>
<p><em>- hah. dur getireyim bir dakika.</em></p>
<p>tamturbaz çok üşümüştü demek ki. ayakları su içinde akşama kadar. içeri gelesi, dinlenesi vardı biraz. &#8220;içeri gel&#8221; dese miydim? ama deseydim de, yalnız kalamazdım o zaman. o, ikinci kez kapıyı çalmıştı ve gittiğinde ben yalnız kalacaktım tamamen. aslında hiç istemiyordum yalnız kalmayı ama eninde sonunda yalnız kalacaktım. yalnız kalmaktan korkuyordum ve bu yüzden yalnız kalmayı seçiyordum. lanet olsun, birisi yardım etmeli. tamturbaz mıydı acaba yardım edecek olan? belki ilahi güçler göndermişti onu? yok yok, benim yalnız kalmam gerekliydi. pantolunumun cebine aceleyle daldırdım elimi. oh, hali hazırda 5 milyon. yani altı-üstü muhabbeti olmayacak. parayı alacak ve gidecek tomturbaz. tomturbaz gidecek oh. ama bir yandan da tomturbaz gidecek ve konuşacak hiç kimse kalmayacak of. televizyonun da 40 dakikası falan kalmıştır.</p>
<p>parayı uzattım:</p>
<p><em>- sağol.</em></p>
<p><em>- rica ederim tomturbaz.</em></p>
<p><em>- ay çok kibarsinız. çok naziksiniz yav.</em></p>
<p><em>- lisede ekskrim yaptım ben.</em></p>
<p><em>- bu göbeknen mi? ekiskrim mi? oy oy oy.</em></p>
<p><em>- bu kardeş göbek oğlum, yalnızlık göbeği, dost göbek, depresyon göbeği, sen ne anlarsın?</em></p>
<p><em>- tembel göbeği.</em></p>
<p><em>- kardeşim lan o benim, arkadaşım.</em></p>
<p><em>- uzatma arkadaşım, işim var.</em></p>
<p><em>- tamam, haydi kolay gelsin.</em></p>
<p><em>- sağol. haydi eyvallah.</em></p>
<p>kapattım kapıyı. televizyonun 40 dakikalık dostluk ömrü vardı, yalnız kalmıştım ve banyo pislik içindeydi.</p>
<p>gidip yattım.</p>
<p>tek çaremin sen olduğunu düşündüm yatarken. sen yalnızlığımı anlıyor, sarıyor sarmalıyor, beni her yerlere götürüyor, yanından ayırmıyordun. bir yalnızın &#8220;sen&#8221;&#8216;den başka arayacak kimi olurdu ki ve &#8220;sen&#8221;&#8216;ler yalnızları hiç yalnız bırakmazdı&#8230; uyanınca, &#8220;sen&#8221;i arayacaktım&#8230;<br />
&#8230;<br />
..<br />
.</p>
<p>Umut Taydaş<br />
09.01.2004<br />
(<a href="http://www.eksisozluk.com">ekşi sözlük</a>&#8216;ten alınmıştır)</p>
<div id="crp_related"><h3>Benzer Yazılar:</h3><ul><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/bir-odada-yalniz.htm" rel="bookmark" class="crp_title">Bir odada&#8230;Yalnız:</a></li><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/ben-senin-duygularindan-biriyim.htm" rel="bookmark" class="crp_title">Ben Senin Duygularından Biriyim</a></li><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/evdeki.htm" rel="bookmark" class="crp_title">Evdeki</a></li><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/siir-ve-sinek.htm" rel="bookmark" class="crp_title">Şiir ve Sinek</a></li><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/uzaktan-gelen-sevgiliyi-beklemek.htm" rel="bookmark" class="crp_title">Uzaktan Gelen Sevgiliyi Beklemek</a></li></ul></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hikayeyaz.com/beni-seven-bana-gelsin-ya-da-ben-kendimden-gideyim.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bir odada&#8230;Yalnız:</title>
		<link>http://www.hikayeyaz.com/bir-odada-yalniz.htm?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=bir-odada-yalniz</link>
		<comments>http://www.hikayeyaz.com/bir-odada-yalniz.htm#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 13 Feb 2010 13:05:56 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Umut Taydaş]]></category>
		<category><![CDATA[bukowski öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[bunalım hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[gerçek hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye oku]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye özetleri]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye yaz]]></category>
		<category><![CDATA[hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[öykü oku]]></category>
		<category><![CDATA[öykü yaz]]></category>
		<category><![CDATA[romantik hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[türk hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[umut taydaş hikaye]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hikayeyaz.com/?p=131</guid>
		<description><![CDATA[&#8220;bukowski&#8217;ye&#8230;&#8221;
kafamda bin bir düşünce, bin bir tilki, bin bir ölüm. uyuyamıyorum, bu kesin zaten, son günlerde bundan çok bahsettim. bu defa mevzu uyuyamamam değil de uyumaya çalıştığımda karşılaştığım enteresan bir durum. uyuyup uyumadığımı bilmiyorum, yaşadıklarım gerçek mi, zahir mi, onu da ama başıma gelenler bir hayli garip. aslında uyuyor olmam lazım, ama bu mendebur oda [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>&#8220;bukowski&#8217;ye&#8230;&#8221;</p>
<p>kafamda bin bir düşünce, bin bir tilki, bin bir ölüm. uyuyamıyorum, bu kesin zaten, son günlerde bundan çok bahsettim. bu defa mevzu uyuyamamam değil de uyumaya çalıştığımda karşılaştığım enteresan bir durum. uyuyup uyumadığımı bilmiyorum, yaşadıklarım gerçek mi, zahir mi, onu da ama başıma gelenler bir hayli garip. aslında uyuyor olmam lazım, ama bu mendebur oda beni bırakmıyor. yatağa yattıktan kısa bir süre sonra, sanki hiç yatmamışım gibi, uyumamışım gibi, yine aynı odada kalıyorum sanki. gördüklerim yine aynı, artık temizlenmesi gereken yerdeki halı, kendi cinayetimin tarihine sabitleyip bıraktığım masa üstü takvimi, kapıya asılı çöp poşeti, monitörün yanındaki viski şişesi, artık görmek isteyip istemediğime karar veremediğim resimlik, yatağın altında aylardır bekleyen, bir tanesi kayıp mavi çorabım ve sinema dergileri. uyumadığımı bildiğim zamanlarda da uyuyor olabilirim, bunu bilememeye alışmak gerçekten zor, bilmek için ne yapmam gerektiğini de bilmiyorum, ne zaman rüya görüyorum, ne zaman uyanığım, vaktimin çoğunda bunu ayırt etmeye çalışıyorum.</p>
<p>uzun zamandır her şey bok gibi afedersin. tiksindiğim yalnızlık, aşkların ölümü, çürümüş salamlar, diş ağrıları, galatasaray&#8217;ın maçları, banka hesapları, kadın, hepsi kötü durumda. ve daha neler, neler var. yaşımın henüz küçük olduğunu söyleyenler var, küçük beyinliler, fakat bu yaşımda bile, hayatım, hiç bir zaman bundan daha kötü olamaz diye düşünüyorum. bunları anlatacak kimsem de yok yazık ki, fincan&#8217;la konuşuyordum, fincan, hiç konuşmayan bir bir muhabbet kuşuydu, soğuktan öldü. semih var, akşamları bana uğrar. semih&#8217;in dostuyum sanırım. o, bazen beni rahatlatmaya çalışıyor ama bunu yaparken benim gibi &#8220;boş ver&#8221; demiyor. &#8220;şükret&#8221; diyor, &#8220;daha iyi olmaya çalış&#8221;. bir şeylerle uğraşmamı sağlamaya çalışıyor, beni dışarı çıkarıyor. &#8220;bir odan var en azından&#8221; diyor, &#8220;sokakta yaşamıyorsun&#8221;. sokaklarda olmak istediğime inandıramıyorum. &#8220;sen umutlu bir adamsın&#8221; diye kızıyor bana. &#8220;her gün sabah, onu beklemeyi bırak artık, sikeceğim senin şu dangalak sevgini&#8221; diyerek tersliyor. &#8220;bekleme artık, siktiret, insan olsa, en azından arada bir arar, halini hatırını sorar, tek başına yaşayan, yalnız bir adamsın, en azından merak eder, sen aramasan, siklemiyor bile, sen de artık kendi hayatına bak&#8221; diyor. semih mantıklı, ben olamıyorum. &#8220;sokaklarda yaşamalıyım semih &#8221; diyorum, &#8220;bana şarap getirir misin?&#8221; &#8220;siktir git&#8221; deyip gidiyor semih o zaman. gerçekten gitmeliyim aslında, artık dayanamıyorum. kandırıldım, satıldım, dövüldüm, aldatıldım, küçümsendim, kafama silah sıktılar, ölmedim, kolsuz kaldım, yerlerden kanımı kendim temizledim, hard disk&#8217;im bozuldu, beddua olmalı, her gün daha güneş doğmadan sarhoş oluyorum, günde üç paket sigara içiyorum, geçen pazartesi araba çarptı ve geceyi acilde geçirdim, sarhoştum, kimse ilgilenmedi, insana çok inandım, hele ki bir insana çok inandım ve onda hayatımı kaybettim. artık dayanamıyorum. tarihi işaretledim zaten bitiriyorum, yine de dayanamıyorum. hepsini bırakıp, sokaklara çıkmalıyım. oysa ki bir odam var. odamda bir adamım. bu odayı satın alırken, burada, tek başıma bu kadar vakit geçireceğimi tahmin etmemiştim. yatağı büyük almamın sebebi de buydu, tek başıma yatmayacaktım. dışarı çıkmalıyım, şarap bulmalıyım, ama odam var.</p>
<p>her neyse, işin aslını bilmiyorum, ya uyuyup kendimi odamda düşlüyorum ya da odamda, uyanık bir haldeyken oluyor ne oluyorsa. bahçenin kapısının açılmış olduğunu fark ediyorum, içeri kedi girebilir ve ben o kediyi boğmak zorunda kalırım, fakat biraz önce o kapının kapalı olduğuna yemin edebilirim. sonra, kapının aralığından giren bir kedinin bana diş bilediğini görüyorum, o sırada masanın üzerindeki kalemlikte durması gereken kalemler, sanki başıma nişan almış bekliyorlar, aralarında bir şeyler konuşuyorlar. hızlıca kalkıyorum yataktan, &#8220;siktirin lan ibneler&#8221; diye bağırıyorum. kayboluyorlar. delirdiğimi düşünüyor olmalısınız. bunu ben de düşünüyorum. bu sorunun mantıklı bir açıklamasını bulmak için bir hayli vakit harcadım. geldiğim nokta şu: kendimi tanıyorsam eğer, kendimin rahatsızlıklarını biliyorsam, ben insanlarla beraberken, çok huzursuz oluyorum. konuştukları şeylerden nefret ediyorum, içleri boş, içlerinde anlam bulamıyorum, içlerinde insan bulamıyorum. bir müzik klibinden bahsediyorlar, çıktığı yıldan, şarkının ismini, söyleyenini birbirlerine hatırlatıyorlar; bir şeyin markasını konuşabiliyorlar, şaşırtıcı, onunla ilgili bilgileri de var, ve buna saatlerce devam edebilirler. biri anlatıyor, diğeri kafasını sallıyor, &#8220;yaaa&#8221; diyor, &#8220;evet öyleydi&#8221;, &#8220;bakar mısın&#8221;, &#8220;inanmıyorum&#8221; falan diyor diğeri, sonra diğeri anlatıyor, ötekiler dinliyor. anlatan &#8220;anladın mı&#8221; diyor öbürlerine, öbürleri cevap vermiyorlar buna. konuşurken, cümlesini bitirirken &#8220;anladın mı&#8221; diyen insanları ızgara yapıp köpeklere yedirmek istiyorum. bu ahmakça şeyleri konuşurken heyecanlanıyorlar, bu heyecanı savunabilirler, umarım hiç bir zaman bu anlattıklarımı onlara söylemem ve sonucundaki tartışmaya girmek zorunda kalmam. yine de, etrafımda insanlar varken kendimi güçlü hissediyorum. sonuçta şuraya geliyorum: onların hayatları, anlamları kolay, boş, budalaca. bunu fark etmiyorlar, sorgulamıyorlar. eğer onlar tüm bu hayatı bir yana bırakıp, bunlarla varlıklarını devam ettirebiliyorlarsa, bunu ben de yapabilirim. oysa yalnızken ve etrafımda sadece duvarlar, dumanlar, dış sesler, nefes almak, geçmiş, benim geçmişim, onun geçmişi, uyuşmak, öldüreceklerim, kendi sonumun yakınlaşışı varken işte bu garip şeyler olmaya başlıyor. zayıf bir adam olduğuma inanmaya başlıyorum. tanrı&#8217;yı dinledim, felsefecileri okudum, şairlere baktım, ekonomistlere, yönetmenlere, herkesten ayrı tuttuğum kadına baktım, fakat hepsi yollarını şaşırmışlardı, nereye gittiklerini, ne istediklerini bilmiyorlardı, bildiklerini sandıkları şeye inanmıyordum. yaşamıyorlardı, robot olduklarını düşündüm. hepsi bambaşka bir şeyden söz ediyorlardı. hepsini bıraktım, dinlemeyi, okumayı, anlamayı. sevmeyi bile bırakacağım. içiyordum, bu işe yarıyordu, futbol, at yarışı, seks biraz işe yarıyordu işte. dışarıdan bakarsan, onlardan biri gibiydim, ehliyetim vardı mesela, nüfus cüzdanım, ödemem gereken faturalar vardı fakat hepsinden farklı olarak içimde &#8220;başarmak&#8221; arzusu taşımıyordum. başarmak ve bir &#8220;şey&#8221; olmak. yalan söylemiyorum, bir ailem olmasını o kadar çok istemiştim ki, bunun için her şeyi yapabilirdim, ailem! sevdiğim kadınla beraber olacaktım ve yalnız onu sevecektim, bizim bir evimiz olacaktı ve içindeki her şey bize ait olacaktı, musluk başları, aynalar, toz bezleri, askılıklar, kapı zili, bardaklar, yatak örtüleri, pijamalar, evet uykum var, her şey bizim olacaktı işte, ikimizin istediği gibi. &#8220;ortak karar&#8221;ı her şeyden çok önemsiyordum. maalesef öğrendiklerimden biri de, bunun mümkün olamayacağı oldu. &#8220;ortak karar&#8221; yoktu. kadın, kendisine emredilmesini istiyordu, emri vaki yapılmasını, azarlanmayı, onunla ortak kararda buluşmaya çalıştığında, senin zayıf olduğunu düşünüyordu. böyle, aile olunamaz. vazgeçtim. vazgeçirildim. hiç bir şey olmak istemiyorum, hiç bir şeyde olmak istemiyorum. böyleyim, bunu kabul ediyorum, bunu kabul etmemelerine bir şey diyemem, onları uyandıramıyorum. bunları düşünebiliyordum ama söyleyemiyordum, söyletmezler. sadece bunları yazabiliyorum ve buyum. bir sanatçı değilim, mühendis değilim, entelektüel değilim, aynı kelimeleri çok defa kullanıyorum, müzisyen değilim, artık anlam da değilim. her yanım tezat, tezatların içinde boğuluyorum, bu delilik mi bilmiyorum, olabilir.</p>
<p>konuyu çok dağıtıyorum. bitirmem gerekli, uyumalıyım. odadaki garip olaylardan söz ediyordum. bunlar, bir kaç ay önce başladı. ilk olduğunda, ben bir şeyler söylemesini, ya da gelip yanıma yatmasını bekliyorken, kapıyı çarpıp gitmişti. yıkılmıştım, artık birlikte olacağımıza veya bu dünyada benim umduğum gibi bir aşk olduğuna dair bütün umudumu yitirmiştim. bundan dolayı oldu belki de. uzun süre sonra onsuz şarap içmeye başlamıştım ve ilk defa, nedense, tek başımayken bira içiyordum. futbola yeni yeni alışıyordum ve günde 5-6 defa otuzbir çekiyordum. sonradan aramız düzeldi, daha uysaldım, fazla önemsemiyordum, biteceğini görmüştüm ve üzerine düşmüyordum. her şeyi kabullenmiş, tüm geçmişi, tüm yaşanmış ve siktir edilmiş aşkları, geçmişteki tüm gizleri. sevişmek bana zor gelmeye başlamıştı. &#8220;seni seviyorum&#8221; diyordu, &#8220;sadece seni sevdim ve ömrüm boyunca sadece seninle sevişeceğim&#8221;. söylediklerinin pek yararı olmuyordu, uzaklaşmıştım, uzaklaştırılmıştım. ve bir gece, bunun bir rüya olup olmadığını bilmiyorum, uyandım ve o da yanımdaydı, lanet olsun, uyandım mı bilmiyorum, belki de uyandığımı düşünüyorum. yatağın üzerinde, aşk perisine benzer ama şeytan kafalı, elleri oklu, ucube yaratıklar uçuyorlardı, bir ayin yapar gibiydi halleri. sevdiğim kadın, huzursuzluğumu sezmiş olmalı, beni sevdiğine inanıyordum, bu hayatımdaki en sevdiğim şeydi. &#8220;uyumuyor musun, bir şey mi oldu&#8221; diye sordu. &#8220;yok bir şey dedim, yana doğru yatacağım&#8221;. ona anlatamazdım, kafamızın üstünde elleri oklu ucubelerin uçuştuğunu, kapıyı çarpıp gidebilirdi. uyuyormuş gibi yaptım. aniden yerimden doğrulup bir yumruk savurdum, üç tanesi düştü, bir tane daha, geberip gittiler, kalanlar korkup kaçmış olmalıydı. rahatladım ama o da uyandı. &#8220;ne oluyor&#8221; diye sordu. &#8220;seni seviyorum&#8221; dedim, yanağımdan öptü, boynumdan öpmesini isterdim.</p>
<p>böyle başlamıştı işte, şimdi ise durum daha kötü. yataktan kalktığımda, sanırım uykudan uyanıyorum, vücudumda izler oluyor, karnımda çizikler. bir gün karnımdaki çizikleri sormuştu, açıklayamamıştım. yerdeki halı başıma gelen en kötü şey. ben uyurken bana saldırıyor. uyanıyorum ve bazen boğazıma sarılmış oluyor, nefes alamıyorum. yerdeki halı, cumartesi pazarından aldığım. ben sakin olmaya çalışıyorum, hiç bir şey yokmuş gibi davranıyor, bir bira açıp, bir sigara yakıyorum ve maç özetlerine bakıyorum. camdan kedileri izleyip, olanları unutmaya çalışıyorum. tehlikeli bir halı bu, ona bulaşmak istemiyorum. uyuyamıyorum, uyuyamamaktan dolayı son derece yorgunum. eğer bunları ben hayal ediyorsam, bunları hayal etmek istemiyorum.</p>
<p>o gece tekrar saldırdı. sinsice hareket ediyor, duvarda sürünüyor. &#8220;yerini mi beğenmiyor acaba&#8221; diye düşündüğümden defalarca yerini değiştirdim, sonraki gece de ben uyuyunca yine aynı şeyler oluyor. kapının önüne fırlatıyorum ve sonra kımıldadığını görüyorum. tam kafamı çevirdiğim anda kımıldıyor, biliyorum. yataktan kalkıp, ışığı yakıyorum ve bilgisayarı açıyorum. işte bu yüzden bu kadar çok &#8220;championship manager&#8221; oynuyorum. artık hepsini tanıyorum oyuncuların, finlandiya futbolunu benden iyi bilen yoktur: &#8220;svend asmussen&#8221;, &#8220;jorgen flo&#8221;, &#8220;mad-spur morgensen&#8221;, doğum yıllarını, yaşlarını, istatistiklerini de sayabilirim, binlerce oyuncu tanıyorum. bazen &#8220;championship manager&#8221; yetmiyor, bir şeyler okumak zorunda kalıyorum unutmak için. ne bulursam. takvim yapraklarındaki yemek tarifleri, satılık araba ilanları, &#8220;mayk hammer&#8221;leri de bu yüzden okuyorum, beni rahatlatıyor, benim gibi problemleri var en çok da bukowski*, yaşamış bunları, beni anlıyor. ben bunlarla uğraşırken halı kımıldamıyor ve ben bir kaç bira, şarap içmiş oluyorum, sabah oluyor ve sanırım o zaman uyuyabiliyorum.</p>
<p>bir kaç gün önce tongaya bastım. berbattı. uykusuz olduğumdan dolayı, ilkindi namazını mütaakiben yatağa girdim ve uyandığımda, ya da ne bileyim odamı düşlediğimde, karanlıktı ve halı boğazıma sarılmıştı, bu defa kesin öldürecekti beni. anladım ki aramızda akıl almaz bir husumet vardı. beni boğmayı kafasına koymuştu, kafasına mı, bir halı o. size öyle geliyor, gözünü köreltmiş, kararlı bir halıydı o. nefesimi kesmesini önlemek için var gücümle karşılık verdim, durmadan saldırıyordu. terliyordum. inanmıyorsunuz. ama yaşamadan inanmak imkânsız tabii. ben gerçeği anlatıyorum, fakat ne yazık ki, etrafımda bana inanacak kimse yok. sevdiğim kadın bana inanır mıydı? bana inansa beni terk eder miydi? hay sikiyim. buna birileri inanmazsa çıldırabilirdim, belki de çıldırmıştım, çıldırdığımı söyleyecek biri bile yeterdi. bana garip gelen bir şey de, kendi sonumu planlamış olmama rağmen, bu halıyla mücadele etmemdi. ne güzel, belki kolayca öldürecekti beni. ben uyurken, oysa ben ona karşı koyuyordum. gece vakti, bir halıyla boğuşuyordum. sonunda kaldırıp yere fırlattım ve acelece ışığı yaktım. ışık yanıkken korkuyordu şerefsiz. ışık onun işini bitirmişti.</p>
<p>sandığım gibi değilmiş, ışık yanmasına rağmen halen kımıldıyordu, yer değiştirdi. eminim. emin olduğuma emin olmak istedim ve oturup gözlerimi halıya diktim. yine kımıldadı. odanın öbür ucuna kadar gitti. halının yanından tedbirlice geçerek gözlüğümü aldım. normalde gözlüğümü fazla takmazdım ama yine de bir kez daha gözlükle bakmak istedim. dışarı çıkıp yürümeliydim en iyisi. gidip bir dergi alır, bir çay bahçesine oturup okurdum. hiç sevmediğim, yapmadığım şey. tek başıma, bir çay bahçesinde. tek başınalıktan nefret ediyorum. ama öğrenmek zorundaydım, kimse yoktu. beni kimsesiz bırakarak, beni yalnızlığa itiyorlardı, yalnız kalma sürem arttıkça, onlardan uzaklaşacağımı önemsemiyorlardı, kim bilir. bu düşünce üzücüydü işte. çay bahçesine gidecektim ve sipariş verecektim. sadece bir kere sorsun ve bir kere daha gelmesin diye, ilk siparişte 20 çay söyleyebilirdim. bunu iyi düşündüm. odadan çıktım. kafamı geri çevirdim ve lanet, halı, kapının aralığından beni izliyordu. püsküllerinin arasından gözlerini, ağzını görebiliyordum. bu defa, bu olayın gerçekliği iyice anlaşılır olmuştu ve bu beni rahatlattı. akrepler gibi, kaçacak hiç bir yer kalmadığında, sakince oturur kendilerini sokarlar, veya japonlar, onlar da akrepler gibi, kaçacak bir yerleri kalmadığında, ortada durup hara-kiri yaparlar. benim sonumun tarihi belliydi, ama o zamana kadar bunu kabullenmeliydim. herkese böyle olur sanıyorum. artık dertler, çaresizlikler ayyuka çıktığında, hiç bir çare kalmadığında, eskiye göre biraz daha rahat davranırsınız. o an, halının, bana bağlı olduğunu düşündüm. belki benim yalnız kalmak istemediğim gibi, o da yalnız kalmak istemiyordu. gözlerine bakmaya çalıştım, gözlerinde üzüntü görmek istiyordum, yalnız kaldığımda benim gözlerimde olanlar gibi. iyi de bu halı beni öldürecekti. aceleyle semih&#8217;in yanına gittim.</p>
<p>semih, kardeşiyle oturmuş televizyon izliyordu. ben onun kapısından girerken halı, odadan tamamen çıktı. yoksa dışarı mı çıksaydım, dışarıda nereye kaçsaydım. karanlıktı. soğuktu ve hayatım boyu hep üşümüştüm. en çok da sevgisizlikten. dışarısı hem soğuktu, hem sevgisiz, donabilirdim.</p>
<p>onların odasına girdim. eğer gelirse, onlar da görecekti ve ben delirmemiş olacaktım. onlar inanırdı o zaman, başkaları da onlara inanmazdı ama olsun. düş görmediğim ortaya çıkardı ve buna ihtiyacım vardı.</p>
<p>semin&#8217;in kardeşi &#8220;merhaba&#8221; dedi. &#8220;merhaba&#8221; dedim. semih, oturmuş cep telefonuyla oynuyordu. &#8220;gel, buyur&#8221; dedi. &#8220;bira var mı&#8221; dedim. &#8220;dolapta var&#8221; diye yanıtladı. &#8220;gerek yok&#8221; dedim. &#8220;elinde ki halı ne&#8221; diye sordu semih. bu olamazdı. halı, fark edilmeden içeri girebilmek için, koluma dolanmıştı.</p>
<p>korktum. &#8220;ben başka bir tane alacağım, bunu odana serersin&#8221; dedim ve halıyı, ölüyü gömer gibi, daracık bir yere bıraktım. &#8220;karnım acıktı&#8221; dedi semih. &#8220;ben makarna suyu koyarım&#8221; deyip acilen kapıya yöneldim. dönüp halıya baktım, bana bakıyordu, kımıldamadan. dışarı çıkınca, &#8220;sanırım ben ona bakıyorum&#8221; diye düşündüm. kurtulmuştum. mükemmel bir yemek hazırlayacaktım kesin. doktorluk olmuştum, her şey benim düşümdü ve bunları düşünmek için hiç sebebim yoktu. &#8220;yarından itibaren arkadaşlarımı aramalıyım&#8221; düşüncesi geçti aklımdan, birileriyle görüşmeliydim. bu küçük oda canıma okumuştu.</p>
<p>tencereye suyu doldurdum, tam ocağa koyacaktım ki, içeriden bir küfür duydum. semih bağırıyordu. koşarak yanlarına döndüm, semih, elinde bir bıçakla ayakta duruyordu, halı, bıraktığım yerde hareketsiz. &#8220;abi çıldırdın mı&#8221; dedi kardeşi. &#8220;çıldırdım ulan, çıldırdım&#8221; diye bağırdı semih ve bana dönüp, &#8220;sen mutfağa gider gitmez bu halı kapıya doğru gitti, kapıyı aralıyordu, ama kapı kolunu tutamadı, ilk şoktan kurtulunca küfür ederek üstüne doğru yürüdüm ve beni boğmaya çalıştı&#8221; dedi.</p>
<p>kardeşi, &#8220;abi kafayı yemişsin, yat biraz dinlen, yorulmuşsun&#8221; deyip sakinleştirmeye çalıştı. semih &#8220;sus lan, görmedin mi, beni boğacaktı bu halı&#8221; diye bağırıyordu, &#8220;manyak mıyım ben, halı kapıdan çıkıyordu, üzerime saldırdı, bıçağı alıp böğrüne gömdüm ve sürünerek tekrar yerine döndü&#8221;.</p>
<p>halının yanına gittim, delinmişti. hareketsizdi. halılar nerelerinden öldürülürler, ben bilmiyordum, semih tek seferde bulmuştu. bir süre oturduk, kimse konuşmadı. &#8220;ben makarna suyu koyayım&#8221; diye kalktım, semih, &#8220;götür abi bu halıyı&#8221; dedi. &#8220;yok abi&#8221; dedim, &#8220;serersin işte buraya, güzel durur&#8221;. &#8220;götür abi, götür, bir daha görmek istemiyorum&#8221; diye tersledi beni. &#8220;öldürmedin mi oğlum&#8221; diye sordum, &#8220;bilmiyorum&#8221; dedi. &#8220;kafayı yemişsiniz&#8221; dedi semih&#8217;in kardeşi. &#8220;yoksa ben gelmeden bir şeyler mi içtiniz&#8221;. &#8220;hayır&#8221; dedim ben, &#8220;sadece bir bira&#8221;. &#8220;abi çıkar şunu buradan&#8221; diye parladı semih. makarna suyu koyacaktım, karnım çok açtı. halıyı aldım ve odadan çıkıp tekrar kendi odama döndüm.</p>
<p>yatağa oturdum ve halıyı da karşıma koydum. oturup öylece seyrettim. artık güçsüzdü veya bana öyle geliyordu. kalemlikten bir maket bıçağı aldım ve halıyı doğramaya başladım. paramparça edecektim. parçalanmayı hak ediyordu. bir ara durakladım. kimdi bu halı? benim neyimdi, ben miydim? belki de beni seven kadındı, ya da o tutmuştu bu halıyı. sonra başka bir kadın geldi aklıma, onun işi olabilirdi bu veya ta kendisi. hem izliyordu beni, yıllardır. sonra tekrar sevdiğim kadını düşündüm. onu düşünerek mutfağa gittim, makarna suyu koyup, beraber aldığımız şarabı açtım. gözlerimi kapatarak içtim, yüzümü ekşiterek, dışarıya poz yapmadan. beni seviyor muydu bu halı, beni seven bir halıyı mı öldürmüştüm, daha yakın olmaya çalışıyordu belki, belki böyle seviyordu halılar. yoksa ben de, böyle mi seviyorum diye geçti aklımdan. ben de mi boğazını sıkıyordum onun. o yüzden mi öldürmüştü beni. böyle parçalamıştı. hala mı deliyim? sadece ben mi deliydim? etraftaki herkes, yaşamaya çalışmakla, bu hayallerle, bu planlarla, bu hedeflerle delilik etmiyor muydu sanki?</p>
<p>makarna suyunu koydum. ve dönüp halının parçalarını bir kutuya doldurdum. saklamak geçti içimden, beni seviyor olabilirdi. beni seven herkesten bir şeyler saklıyordum. ama saklamamaya karar vermiştim, onu hatırladım. gördükçe salak gibi üzülüyordum. sinema biletlerini saklıyordum, beraber alınan defterleri, beraber yazılan sayfaları, cep telefonu mesajlarını, beraber izlenen veya izlenecek filmleri. ve bunları görünce üzülüp ağlıyordum. saklamamaya karar vermiştim, artık hepsini, yavaş yavaş atıyordum. halıyı saklamayacaktım. bahçeye çıktım, bahçeye çıkıp, kutuyu yaktım. benim gibi yanıyordu, bağdat gibi yanıyordu, aşk gibi ama ölüm gibi yanıyordu. ağlıyordum. bardağımdaki şarap bitti, şişeyi almak için mutfağa gittim, bıçağı da yanımda götürmüştüm. bıçağı lavaboya koyup, şişeden bir yudum içtim. bıçağa baktım tekrar, üzerinde kan izi vardı, senin ellerinde olduğu gibi ve ağlamıyorsun sen şimdi. hiç kimse ağlamıyor.</p>
<p><strong>Umut Taydaş</strong><br />
* bukowski&#8217;nin &#8220;battaniye&#8221; isimli öyküsüne bir gönderme yapmak gibi olsun diye yazdım.<br />
Çarşamba, Nisan 23, 2003</p>
<div id="crp_related"><h3>Benzer Yazılar:</h3><ul><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/beni-seven-bana-gelsin-ya-da-ben-kendimden-gideyim.htm" rel="bookmark" class="crp_title">Beni Seven Bana Gelsin ya da Ben Kendimden Gideyim</a></li><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/ben-senin-duygularindan-biriyim.htm" rel="bookmark" class="crp_title">Ben Senin Duygularından Biriyim</a></li><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/evdeki.htm" rel="bookmark" class="crp_title">Evdeki</a></li><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/yarin-diye-bir-sey-yoktur.htm" rel="bookmark" class="crp_title">Yarın Diye Bir Şey Yoktur</a></li><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/boslukta-dans.htm" rel="bookmark" class="crp_title">Boşlukta Dans</a></li></ul></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hikayeyaz.com/bir-odada-yalniz.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Alkış Tutuyorum</title>
		<link>http://www.hikayeyaz.com/alkis-tutuyorum.htm?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=alkis-tutuyorum</link>
		<comments>http://www.hikayeyaz.com/alkis-tutuyorum.htm#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 11 Feb 2010 15:03:13 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Pelin Erdoğan]]></category>
		<category><![CDATA[bunalım hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[duygusal hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[gerçek hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[hayat hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye dersleri]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye oku]]></category>
		<category><![CDATA[hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[öykü defteri]]></category>
		<category><![CDATA[öykü dersleri]]></category>
		<category><![CDATA[öykü oku]]></category>
		<category><![CDATA[öykü yaz]]></category>
		<category><![CDATA[pelin erdoğan öykü]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hikayeyaz.com/?p=152</guid>
		<description><![CDATA[Sabahın fersiz ışığı griye boyamış sokakları. Şöyle güzel, pırıltılı  bir güneş olsa, sokaklar pembe-sarı görünse! Kaldırım kenarında üç dört  kedi dedikodu yapıyor. Tüh! El arabası: gıcııır, gırç!.. Kaçıştılar her  biri bir yana. Tam da en heyecanlı yerindeyken! Şişman hanım balkondan  çarşaf silkeliyor. Göz ucuyla bu yana bakıyor. Doğru. Ne ayıp! Aylardır [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Sabahın fersiz ışığı griye boyamış sokakları. Şöyle güzel, pırıltılı  bir güneş olsa, sokaklar pembe-sarı görünse! Kaldırım kenarında üç dört  kedi dedikodu yapıyor. Tüh! El arabası: gıcııır, gırç!.. Kaçıştılar her  biri bir yana. Tam da en heyecanlı yerindeyken! Şişman hanım balkondan  çarşaf silkeliyor. Göz ucuyla bu yana bakıyor. Doğru. Ne ayıp! Aylardır  silinmez mi bir pencere? Perdem de temiz sayılmaz. Ya şu bakışına ne  demeli şimdi! Bu kadar da olmaz ki! Dikiyorsun gözünü. Ötekine. Daha  küçük olana. Güneye bakana. Kırık, evet. Tüm kışı böyle geçirdim. Gazete  kaplı. Böylesi, camlısından daha iyi. Okuyorum arada bir. Can  sıkıntısına iyi geliyor.</p>
<p>Rüzgârın gıdıkladığı kol altlarım. Leş gibi. Ter. Tenimde. Yosun  kokusu. Yakıcı. Denizde. Dans edişi rüzgârın, solunda ter, sağında  yosun. Ben de girsem aranıza. Yer açsanız! Meloş’la. Tombul kolları.  Boynumdan göğsüme bıraktığı. Tüm ağırlığı bedeninin. Gülümsetir yüzümü.  Bir şey var, belki engeller gülüşümü: yanaklarıma sarkan göz altlarım.  Halka halka. Ya da dağınık sakallarım? Batar mı gülüşüme? Acıtır mı?  Meloş’un yüzünü. Cildim ne buruşuk öyle, çarşafım! Kederin telvesi.  Yüzümde donan. Aynadaki siluetim: kirli bir kahve fincanı.</p>
<p>Sabahları bu kadar yalnız, bu kadar yılgın oluşum. Normal mi?  Saklanma isteği, kaçma… Neden? Kimden? Tarifsiz bir çaresizlik.  Kurtarıcısız. Dinmez bir ağrı. Sıkıntı. Göğsüme batıyor. Boğazıma  sarılan eller. Sigara mı yaksam, yatağa mı atsam kendimi? Yatağım. Hep  daha baskın. Acının en kolay tükendiği yer. Uyku. Battaniyemi yüzüme  kadar çekiyorum. Kurtuluyorum. Kendimden? Bir gün ne çok ağlamıştım  öyle. Hıçkıra hıçkıra! Gözüme konan bir resim: babam! “Erkek adam ağlar  mı hiç,” diyordu, “sus!..” Pencereleri kapatmıştım. Işığı. Gözlerimi.  Sıkı sıkı. Kulaklarımı. Ama gitmemişti babam. Ben susana dek. O günden  beridir yatak da pek cazip değil ya…</p>
<p>Bugün yatak yok. Sigara da. Doğru sokağa! Daha çekici dışarısı  kimileyin. Kahvede sohbet. Çay, simit. Reyhan kokusu güzel. Kâzım’ın kaş  çatışı güzel. Elinde tepsi. Üstünde akrobatik bardaklar. Of, her şey  güzel olmasına güzel de, yine de otur otur gün bitmiyor. Midem kazındı.  Bir simit daha mı? Ben oturdukça. Kahveye çöken kararsız karanlık. Gün  ışığını yok etme telaşı. Dünyanın dönüşünün. Eve gitmeli artık. Ağır  ağır yürümeli. Belki gün ben sokaktayken tükenir.</p>
<p>Rüzgâr bir ara sert esmiş olmalı. Gazetenin ucu yırtılmış.  Penceremdeki. ‘Esenyurt’ta dün gece yarısı,’ demiş kalmış. Neydi gerisi?  Bin defa da okuduydum. Hay allah! Tüm kış yırtılmayan gazete,.. Rüzgâr  yine hızlandı. Perdem. Sokağa kaçıyor. Ben içeri kaçayım o zaman. Anam!  Ah başım! Masa! Düşmek! Bilinç! Dua okuyor. Kim? Anam. Sahiden geldin  mi? “Susma, devam!” Niye mi? Anlamasam da ne olduğunu, bu seste, bu  ezgide bir huzur buluyorum. “Meloş, yoksa sen misin?” Hayır, masanın  ayağı. Burun burunayız. Göz göze. Ne kötü kokuyor. Yalnızlık. Kan gibi.  Masanın ayağının pası. Yatağım!.. Neredeyim? Yerde? Ne yeri? Masanın  ayağı. Gözüme gözüme bakıyor hâlâ. Başım. Ne çok ağrıyor. Kanıyor mu?  Çok korkarım ölmekten. Yalnızken… “Gel Meloş, gel, ge…”</p>
<p>Uzun bir boşluk. Hatırlamıyorum. Meloş’u istediğimi hatırlıyorum bir  tek. Gözlerimi yeni açtım. Baygınlık ya da uyku hali? Başım. Ağrıyor da  ağrıyor. Bugünlerde daha sık oluyor. Baş dönmesi. Gerisi boşluk. Yerden  topluyorum kendimi. Kocaman adam düşer mi böyle durup dururken!  Gülüyorum kendime. Arkası hıçkırık: kömür ocağından gelen inilti.  Gördüğüm: kara bir ağ. Kömür tozlarından. Anıların ördüğü: “Ölmüş mü?”  diyordu anası. Ne deseydim: “Yaşıyor” mu? “Kurtaramadım” mı? “Kocaman  taşın altından. Bedenini Bilâl’in.” Öldüğünü söyledimdi. Yaşlı, nahif  bacakları kadının. Külçe gibi. Yığıvermişti kadını yere. Beynime çakılan  o düşme ânı. O günden bugüne dek. Belki düşmelerimin sebebi. Bağrış  çağrış, sonrası. Ağdalı bir kalabalık: kabaran bir çaydanlık. Fokur  fokur. Sıçrayan sesler. Benim de katıldığım ağıtlar. Gözyaşlarım. Kurban  bayramlarının yağmurları gibi. Kanı toprağa katmak için yağan. Kokuyu  bastırmak. Bilemediğimiz garip hüznümüzü belki. Babamın ‘sus’  işaretleri. Bozmuştu yağmurumu. Orada kocaman, biz bize bir  kalabalıktık. Acımız. Gidene bakakalmak. Hiç gelmeyeceğini bilerek.  Kömür tozlu öksürükler. Ardından öfkelenmek. Bazen onu bile becerememek.  Duygumuzu donduran rüzgâr. İçimize esen. Tek bir yaprağı bile  oynatmadan. Hepimizin kafasındaki o ‘bir gün’. Ölümü bekleyişimiz. Neden  tuhaftı öyleyse kendi acımıza yağmam. Gözyaşlarımda? Biraz da  gökgürültüsü gibi inlemem, için için?</p>
<p>Masanın ayak ucu. Burun burunayım hâlâ.</p>
<p>Meloooooooooş!..</p>
<p>Olmayacak böyle! Kalkmalıyım. Tıraş olmalı, tütün kolonyası  sürünmeliyim. Gitmeliyim Meloş’a.</p>
<p>Karanlık. Sokak ışıkları yanmazsa. Alnımdaki morluğu örtecek.  Kolonyamı sürünmeden tutuyorum Karaköy’ün yolunu. Tıraş olmadan. Sanki  geç kalmışım gibi. Telaşlı. Gece yarısı öncesi. Meloş yok. Henüz erken.  Çıkmaz bu saatte. Güleçtir yüzü. Kahkahası baykuş çığlığını andırır.  Esrarengiz. Böler geceyi. Dörde, beşe, yüze… Delici bakar. Karanlık  yüreklere. İyi bilir mutlu etmeyi. Bir kıvraktır, bir cilvelidir,  sormayın! Zıpkın gibi aletimi. Eritir bedenimi. Haftada iki sabah kızına  gider. Cezaevinin kapısından kalçasını savurmadan geçer. Ya bir kutu  lokum, ya bir torba dolusu gofret vardır çantasında. Biraz da temiz don,  gömlek, atkı. Kızı pek güzel. Uzaktan görürüm. Meloş’u beklerken. Ama  belli. Belli işte. Pek bir güzel. Minicik çenesi. Kaşı kalın. İri  gözleri. Akıllı da. İçli. Okumuş şiirlerimi, kimselerin okuyamadığı.  Eskiden yazardım. Kocası onu terk edip gitmiş. Aylarca gelmemiş. Sonra  bir gün. Belirmiş kapıda. Şaşkın bakmış kadın. “Neredeydin?” diyecek  olmuş. Demesine kalmamış. Tekme inmiş beline. Kocasının gözleri kırmızı.  Alkolden? Dövmüş, dövmüş. Tecavüz etmiş. Öyle diyor kendisi. “Tecavüz  etti bana, ben de soktum bıçağı!” “Tecavüz olur mu hiç, kocan o senin,”  demiş mahalleli. Göstermiş morluklarını. Çürümüş etlerini. Bacak  arasından sızan koyu siyah kanı. Anlatmış ağrıyı. Kasıklarındaki. Düşük  yaptığını. Beş altı kere. Karın boşluğundaki yumruyu. Büyüyen. “Hastalık  getirdi adam bana,..” diyecek oluyormuş, susturuyormuş mahalleli.  Tınmamış kimse. Canına yetmiş onun da. Dellenmiş bir gün. Kocası  abandığında yine üstüne. Bacaklarından kan sızarken. Canı bir yanmış,  bir yanmış. Çığlık çığlığa, “İn üstümden, ölüyorum!” diye haykırırken,  inmeyince üstünden kocası, yastığın altından çekmiş bıçağı, düşünmüşmüş  bunu önce, karnına saplamış. Şiirimde diyormuşum ki,</p>
<p>‘Her şeye rağmen …………..<br />
…buradayım. Kömür kokan yüreğinde.’</p>
<p>Bilâl’in nişanlısı “Yüreğindeyim daima,” dermiş Bilâl’e. Ölmeden önce  Bilâl. Kömür ocağında. En son bunu anlatmıştı. Yan yana çalışırdık.  Arabayı o çekerdi, halata ben asılırdım. Zehir kokmuştu ortalık.  Karanlık olmuştu çok. Kapkara duman. İrili ufaklı taşlar. Kurusıkı ateş  açan o ocak. Üzerimize. Aylar sonra yazdımdı o şiiri. Şimdilerde  Meloş’un kızı. Bu şiire yaslamış sırtını.</p>
<p>Al şu kadını, tut elinden, götür,.. şeye, … nereye?.. Bilmem. Bir  yere işte. Kızını da al. Bahçeli olsun. Gideceğimiz yer. Kömürden gelen  üç kuruş. Geçmişimden kırıntılar. Emeklilik. Yeter de artar bile.  Üçümüze. Çok çok okuduğum kitaplarım! Bugünümde ıssızlaştırıyor  gözlerimi. Onları da alırım yanıma… ‘Rüya bitti. Kendine gel,’ diyor  gözleri Meloş’un. Hayalimde. Haklı elbet. Sahi, ne halt etmeye yaşarım  ki ben inatla? Götüremiyorsam Meloş’u. Of Meloş, of! Bilir misin  yüreğimde hep Mihriban çalar? Sorsam sana, “Böyle güzel bir aşk parçası  daha var mı yeryüzünde?” Öyle ya, ünlem ünlem bakarsın. Bakma Meloş.  Yoksa takarım kendimi o ünleme. Asılır kalırım. Elim ayağım tutmaz olur.  Düşerim yere. “Yine mi?” dersin. Başım değil bu defa, belim ağrır. Kim  bilir, kalça kemiğim ya da dirseğim. Perde havalanır, kitaplar açılır,  girerim içlerine. Okurum, severim. Okurum, nefret ederim. Pek çok şey  olurum okudukça. Uyku sonra! Derin. Derin uykular! Ya ocaktayım.  Bilâl’le. Ya da anasıyla düşerim yere. Beynime çakılan o düşme ânı: bir  türlü yere çarpmayan bedenim. Asılı kalmış havada. Sürekli bir düşme  hali. ‘Uçmak’ diyor buna çoğu kişi. Ben ‘Düşmek!’ Yattığım yere işerim  belki. Islak pijamamdan anlarım. Bacaklarıma yapışmış. Uyandığımda.  Belki terdir. Ne fark eder, ter, sidik ya da başkaca şeyler? Odamda  düşmüş olayım yine. Sokağa falan değil. Masanın ayağı da baksın hatta  yine gözüme gözüme. “Katıl kavgaya!” de. Kaldırmaya yelten beni. İtiraz  edeyim. “Sana Mihriban’ı sormuştum, kavga da nereden çıktı?” diyeyim.  Alay edeyim. Peh, neyin kavgası?.. Ekmek? Özgürlük? Aşk? Yalnızlık?  Kahkahalar savur. Alayıma denk düşen. Arkasına gizleyeyim ıslaklığımı.  Utandığım. Çoğu kez. Pijamamdaki. Banyodaki sabun. Suç ortağı  yalnızlığımın. İle yıkasam pijamamı. Yüreğimi. Senden arınsam. Acı  veriyor varlığın. Yokluğun mu yoksa daha çok? Yıkanınca. Su bulanır.  Düşer ayaklarımın dibine: çömelen bedenin. Kasıklarıma dokunuşun. Titrer  bedenim. Dolgun kalçaların elimin altında. Ninni gibi yayılır. Dünya  karşısında. Hep küçülen bedenim. Tek senin içinde büyür. Kıvrılıp gider  derinlerine. Meloş, Meloş…</p>
<p>Yolu mu şaşırdım ne, bu değildi. Öteki sokak. Yürü yürü yol tükenmek  bilmiyor. Meloş’a giderken. Taşlar. Burkuyor bileğimi. Kepir küpür. Az  kaldı, gayret. Evi. Yokuşun başında. Kör Hamza’nın alt katında. İyi  insandır. Sol gözü görmez. Kulağı da pek duymaz. Bir iki kere filmde  oynamış. Üç saniyelik kareler. Ona bir dünya kadar büyük gelen. Meloş  takılır. ‘Beni bir filmde oynatmadın ya, alacağın olsun,’ diye.</p>
<p>Aa! Kalabalık? Sesler: “Ölmüş mü, ölmüş mü,..” Polis arabası. Mavi  mavi bağırıyor. Karanlıkta. Yokuşun başında. “Ölmüş,” diyor Kör Hamza,  “Ölmüş!” Kucağında Meloş’un kolları. Sallanıyor. Tombul. İleri geri.  Bana doğru? “Meloooş, Melooooş!” Duymuyor! Düğüm düğüm. Boğazım.  Hıçkırık. “Ne olmuş,” diyor birisi, “kim öldürmüş?” Başkası, “Kaçmış mı  öldüren?” Mavi çığlığı. Arabanın. Yüzlerini aydınlattıkça. Yapışıyorum  kollarına: “Meloş?” Sırtıma dokunuyorlar. Ağır ağır. ‘Tap tap!’ Kekre  bir teselli. Mavi çığlık. Döne döne. Aydınlatınca Meloş’u. Kırmızı bir  çizgi. Görüyorum göğsünden aşağı. Aktıkça bölen. Dörde, beşe, yüze  geceyi. Kan gibi kokuyor. Masanın paslı ayağı. Korkularım. Ölüme dair  değil. Şimdi yaşamaya. Gözlerimden yaş düşecek oluyor. Babam sesleniyor;  “Erkek adam ağlar mı?..” “Ağlamaz,..” diyor Meloş, “Sakın ola ağlama.  Erkek adam ağlamaz.” Bir türkü tutturuyor, ‘…Sarı saçlarını deli  gönlüme. Bağlamışım çözülmüyor Mihriban…’ Alkış tutuyor bir de.  Savuruyor saçlarını: tel tel baykuş çığlıkları. Geceden sızıp. Yüreğime  çarpan. Şuh. “Gülelim be anam, dünyadan göçüşüme gülelim!”</p>
<p>Alkış tutuyorum. Yüzümde kocaman bir gülümseme. Hiç olmadığı kadar  kocaman!</p>
<p>***</p>
<p>Gece ne kadar gri. Şöyle ay ışıklı, pırıltılı bir gece olsa…</p>
<p><strong>Pelin Erdoğan<br />
12 Haziran 1999 / Beyoğlu</strong></p>
<div id="crp_related"><h3>Benzer Yazılar:</h3><ul><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/evdeki.htm" rel="bookmark" class="crp_title">Evdeki</a></li><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/babamin-sevgilisi.htm" rel="bookmark" class="crp_title">Babamın Sevgilisi</a></li><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/yalnizligin-yarattigi-insan.htm" rel="bookmark" class="crp_title">Yalnızlığın Yarattığı İnsan</a></li><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/siir-ve-sinek.htm" rel="bookmark" class="crp_title">Şiir ve Sinek</a></li><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/yarin-diye-bir-sey-yoktur.htm" rel="bookmark" class="crp_title">Yarın Diye Bir Şey Yoktur</a></li></ul></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hikayeyaz.com/alkis-tutuyorum.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bedrana</title>
		<link>http://www.hikayeyaz.com/bedrana.htm?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=bedrana</link>
		<comments>http://www.hikayeyaz.com/bedrana.htm#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 11 Feb 2010 11:39:20 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Fikret Yıldız]]></category>
		<category><![CDATA[acıklı hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[bekir yıldız hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[Bekir Yıldız hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[bunalım hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[duygusal hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[gerçek hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[hayat hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye oku]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye özetleri]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye paylaş]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye yaz]]></category>
		<category><![CDATA[hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[öykü oku]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hikayeyaz.com/?p=124</guid>
		<description><![CDATA[İlkin kara bir yel esti günlerce. Hafifi önüne kattı, güçsüzü yere yıktı. Ardından ince, sonra kalın yolları sildi kar, bir bir. Karadağ&#8217;ın sivri doruğu düzleşince de, kurtlara yol göründü, Meçmenbahir köyüne doğru&#8230;
Bedrana dizlerini örten yorganı kaldırdı. Tandır ateşini eşeledi. Yorgundu ateş.
&#8220;Ben yatacağım,&#8221; dedi.
Naif başını kaldırdı. Bir süre baktı karısına. Konuştuğunda dudakları titredi nedense.
&#8220;Tandıra ataş bas,&#8221; [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>İlkin kara bir yel esti günlerce. Hafifi önüne kattı, güçsüzü yere yıktı. Ardından ince, sonra kalın yolları sildi kar, bir bir. Karadağ&#8217;ın sivri doruğu düzleşince de, kurtlara yol göründü, Meçmenbahir köyüne doğru&#8230;</p>
<p>Bedrana dizlerini örten yorganı kaldırdı. Tandır ateşini eşeledi. Yorgundu ateş.<br />
&#8220;Ben yatacağım,&#8221; dedi.<br />
Naif başını kaldırdı. Bir süre baktı karısına. Konuştuğunda dudakları titredi nedense.</p>
<p>&#8220;Tandıra ataş bas,&#8221; dedi. &#8220;Bu gece, o mesele çözümlenecek.&#8221;</p>
<p>Bedrana korktu. Şekeri suya düşmüş gibi, aceleciliğe yöneldi.</p>
<p>&#8220;Viş,&#8221; dedi. &#8220;Ne meselesiymiş? He&#8230; gözünün yağına kurban olduğum, yine indirip kaldırma.&#8221;</p>
<p>Başı öne düştü Bedrana&#8217;nın. Yüzü sarardı. Korkudan yüreği pır pır etti.</p>
<p>Naif tandırdan çıktı. Sıcağa alışmış ayakları üzerine dikilemedi hemencecik. Keçeleşmiş bacaklarını ovaladı. Bedrana&#8217;nın başı dikilmişti şimdi. Kocasını izlerken, bedeni bir pençe korkuyla karılmıştı nedense. İlk gece bile böyle olmamıştı oysa. Kocasının yumuşak davranışı umutlandırmıştı belki de onu. &#8220;Hıı,&#8221; demişti Naif. &#8220;Zorla olduysa, aceleye gelmesin bu iş. Şehir kanunlarını belledik hele.&#8221;</p>
<p>Naif odanın kapısını açtı. Geceyi kar ışıklandırmıştı. Bir hafta önce jandarmaya saldıkları adamın gittiği yöne doğru baktı. Kurtlar uluyordu. Dün geceye göre, daha beriye gelmişlerdi.</p>
<p>Karın ak rengi kara oldu ansızın. Dişlerini sıktı Naif. Tüm umutların yüzüne kapatırcasına, kapıyı çarptı.</p>
<p>Eşiklikten bir parça tezek alıp tandıra vardı. Yıkılmış ateş yavaş yavaş ayağa kalkıyordu şimdi.</p>
<p>Naif tandıra sokulduğunda, Bedrana&#8217;nın uykudan arınmış gözleri üzerindeydi. Bir süre bakıştılar. Yel, odanın duvarlarını kudurgan deniz dalgaları gibi hırpalamamış olsaydı, belki de nefeslerini bile duyacaklardı birbirlerinin.</p>
<p>&#8220;Gözlerin niye faltaşı gibi ayrıldı?&#8221; diye sordu Naif ansızın.</p>
<p>Bedrana&#8217;nın başı, kollarıyla kucakladığı ayakları üzerine düştü. Tandırdan sıcak nefesi, yorganın bir tutamına yayıldı.</p>
<p>&#8220;Senden korkmaya başlamışam,&#8221; dedi. &#8220;Gözlerin benden bir şey alacakmış gibisine.&#8221;</p>
<p>&#8220;He&#8230;&#8221; dedi Naif. &#8220;Ölmelisen gayri. Günler var ki evden dışarı çıkamaz olmuşam. Herkesin kulağı bizde. Ha patladı, ha patlayacak. Saldığımız adam da gelmedi. Besbelli yollar kapandı.&#8221;</p>
<p>&#8220;Sabah olsun kurban olduğum. Bakarsın Hızır gibi çıkıp geliverir. Hemin de iki candarmaylan.&#8221;</p>
<p>Naif yüzünü buruşturdu.</p>
<p>&#8220;Günlerin ardı yitti,&#8221; dedi. &#8220;Bu karda, kışta hökümat adamı kıpırdamaz yerinden. Belkim de haberci ulaşamamıştır şehre. Kurtlar, kuşlar ne güne&#8230;&#8221;</p>
<p>&#8220;Suç ben de mi, ağam? Zorla oldu. Obada bilmeyen var mı işin esasını&#8230;&#8221;</p>
<p>Naif kuşağında sokulu olan tabancasını çıkarıp tandırın üzerine koydu. Bedrana çıktı tandırdan. Odanın bir köşesine gidip sindi.</p>
<p>&#8220;Kokma ulan,&#8221; dedi Naif güvenilir bir sesle. &#8220;Vurmayacağım seni. Söz olsun. Kadoların Şahin&#8217;i değilim ben, onun başına gelenleri unutmamışam. Seherde hakhukuk var deyilerdi, oğlanı attılar içeri.&#8221;</p>
<p>Bedrana bir umut ışığı sezinlemişçesine atıldı hemen.</p>
<p>&#8220;Eyi ya,&#8221; dedi. &#8220;Zorla olduğuna göre, ben açığa çıkaram, o alçağı içeri atarlar. Daha ne?&#8221;</p>
<p>Naif bağırdı ansızın.</p>
<p>&#8220;Hah! Nerde hökümet?&#8221;</p>
<p>Bedrana emekleyerek biraz beri geldi. Yalvarıyordu.</p>
<p>&#8220;Bakarsın geliverir kurban olduğum. Gün ışığısın hele&#8230;&#8221;</p>
<p>&#8220;Allanın günü çok, gözü yassı. Hem atalarım hökümat günü mü saymış? Ulan, Kadoların Şahin&#8217;i, hökümat eline düştün de aklımızı çeldin. Eski usulün gözüne kurban, eyiyle kötü kardaş mı olurmuş? Kötünün canı, seher kanunlarıylan yola mı gelirmiş?&#8221;</p>
<p>Sustular bir süre. Birbirlerine bakmıyorlardı şimdi. Bedrana boynunu bükmüş, gözleri dalıp dalıp gidiyordu.</p>
<p>Naif kolunun birini uzattı yavaşça. Tandırın üzerindeki tabancaya koydu elini. Aldı oradan. Bedrana tabancalı eli görünce hopladı yerinden.</p>
<p>Naif&#8217;in aklına yeni bir düşünce düştü o sıra. Tabancayı tekrar koydu yerine. Yüzü bir yumuşadı, bir iyilikten yana oldu ki, Bedrana tuttuğu nefesini rahatlayıp boşaltıverdi.</p>
<p>Odanın tavanına baktı Naif. Tavana, önce kavak ağacından kesilmiş mertekler sıralanmış, sonra hasır ve toprakla örtülmüştü. Merteklerin birinde, kalınca bir halka vardı. Naif&#8217;in gözleri bu halkaya takıldı uzunca bir süre.</p>
<p>Bedrana da halkayı gördü. O biliyordu bu halkayı zaten. Karnında birkaç ay önce oluşan çocuğu için, gönlünün bir yerini ayırmıştı ona.</p>
<p>Naif pamuktan yumuşak bir sesle Bedrana&#8217;ya sordu.</p>
<p>&#8220;İster misen,&#8221; dedi. &#8220;Bu işten, burnumuz kanamadan kurtulak?&#8221;</p>
<p>Bedrana kocasına bir daha yanaştı.</p>
<p>&#8220;Bu da sorulur mu ağaların paşası,&#8221; dedi. &#8220;Gözüne kurban olduğum di, kansız çıkış yolunu söyle yiğidim.&#8221;</p>
<p>Naif gözünün birini kıstı. Bir süre düşündü.</p>
<p>&#8220;Bak, avrat,&#8221; dedi. &#8220;Ben iğnenin deliğinden Hindistan&#8217;ı görmüşem. Yaşım yiğit emme, aklım şahtır. Hemin hökümata, nemin de obaya, öyle bir oyun oynayacağım ki, şaşarsan. Heyyoof, demelisen, aklına, cümle âlem kurban olsun demelisen.&#8221;</p>
<p>&#8220;Off&#8230; Zemzemlerin Kameri de çatlasın işte&#8230; Eeee?..&#8221;</p>
<p>&#8220;Asılacaksan.&#8221;</p>
<p>Dışarda yağan kar, sanki Bedrana&#8217;nın yüreğine yağdı ansızın.</p>
<p>&#8220;Bu da ölmek,&#8221; dedi. &#8220;Sevinmek niye?&#8221;</p>
<p>Naif başını iki yana salladı umut verircesine.</p>
<p>&#8220;Yalandan kız,&#8221; dedi.&#8221; Yalandan asacaksan sen seni.&#8221;</p>
<p>&#8220;Sözünün önü, ardından gür gele kurbanım, demek yalandan sallanacağam.&#8221;</p>
<p>&#8220;He&#8230; Bize göz ışığı vermediler gevvatlar. Ömrümüz, kapaksız tencerede pişmiş tuzsuz aş gibi tatsızdır avradım. Kadın dar bir pabuçtur, sıkınca atılır, emme, işin içine namussuzluk karışınca, atamazsın, vurmak düşer er kısmına. Seni ben bağışlasam baban, kardasın sırada. Bakalım onlar bağışlar mı? Günlerden beri, şu bir göz dama tepilip kaldık. Oba kan ister benden.&#8221;</p>
<p>Bedrana can kulağıyla dinliyordu kocasını. O susunca nefeslendi. Ama gözlerini çevirmedi hiçbir yana. Naif yeni bir şeyler düşündü bir süre daha. Sonra tabancasını tandırın üzerinden alıp kuşağına yerleştirdi.</p>
<p>&#8220;Bak Bedraney,&#8221; dedi. &#8220;Obamızda şehre benzeyen heçbir şeyimiz yoktur. Kara dağlar yol vermez ki, ne gelinsin, ne gidilsin. Okur yazarımız yok ki, hökümat kapısından içeri alsınlar. Obanın sesi, soluğu ancak, birisi öldüğünde duyulur. Kadoların Şahin&#8217;ine ne demiş yeşil yakalı adam: Yeni kanunda öldürmek kalktı demiş. Gönüldür, sever de sevmez de. Karın, madem ki başkasıyla yatmış, heç sesini çıkarmayacaktın. Karın dostuyla bir olunca gelip haber verecektin. Biz de gidip basardık onları, olur biter&#8230; Ne biçim yeşil yakalı vatandaştır o, dağları hesap etmemiş, candarma gelinceye dek, günler, haftalar, aylar geçer, heç bilememiş. Bunlar ne demeye getirmişler işi, Bedraney, anlamışam ben?&#8221;</p>
<p>Naif sustu. Yerinden kalktı. Çengelin takılı olduğu merteğin altına gelip durdu.</p>
<p>&#8220;Kalın urganımız var mı?&#8221; diye sordu.</p>
<p>Bedrana da kalktı. Kocasının yanına ulaşamadan bir titreme sardı bedenini. Yalandan da olsa asılmaktan korkmuştu.</p>
<p>&#8220;Var,&#8221; dedi lif lif olmuş bir sesle. &#8220;Eşeğimize geçen güz almıştın ya bolcana&#8230;&#8221;</p>
<p>&#8220;Getir,&#8221; dedi Naif. &#8220;Endeze düzmenin gereği yok gayri. Vakit epeyce oldu. Yarına hazırlanmalı. Küçük kuşlukta asacaksan sen seni. Yalandan&#8230; Şimdi bir sefer sınayalım hele&#8230;&#8221;</p>
<p>Bedrana ansızın kocasının bacaklarına kapandı. Ağlıyordu da.</p>
<p>&#8220;Yalandan da olsa korkmuşam,&#8221; dedi. &#8220;Başka bir mümkünü yok mudur? Biliysen ki, zorla yapmıştır gevvat. Benim hiçbir suçum yok. Yedi cihan bunu böyle bilsin &#8230;&#8221;</p>
<p>Naif bacaklarına sarılı kolları çözdü.</p>
<p>&#8220;Biliyem,&#8221; dedi. &#8220;Zorla olmuştur. Yoksa o saat kurşunlardım seni. Emme haberin olsun, zorlamorla baban, kardaşın yine de razı değil yaşamana. Birkaç gün önce haber salmıştır. Oba homurdanmadaymış. İlk sıra bende olmasa, çoktan ölmüştün. Ve de Kadoların Şahin&#8217;i hökümat kanunlarının hışmına uğramasaydı, şimdiye dek ben de sani öldürmüş olacaktım, bal gibi. Yeşil yakalı adam, sizin usuller tarihe karıştı demiş. Kadoların Şahin, kanunlardan hiç haberimiz olmadı, obamızda okur yazar yoktur. Yoktur emme bir aracıyla gelip obada tellal bile dolaştırmadınız, yeşil yakalı ağam, demiş.&#8221;</p>
<p>Bedrana sabırsızlandı. Yargıcın tutumunda, bir umut ışığı aradı.</p>
<p>&#8220;Yeşil yakalı ağa, nasıl cevaplamış?&#8221; diye sordu.</p>
<p>&#8220;Bilmemek özür değil demiş.&#8221;</p>
<p>&#8220;Sonra, ağama kurban?&#8221;</p>
<p>&#8220;Babası hesapladı, ihtiyarlayınca salıvereceklermiş garibi.&#8221;</p>
<p>&#8220;Eee?..&#8221;</p>
<p>&#8220;Ne esi?&#8221;</p>
<p>&#8220;Heç&#8230; Yani&#8230; Günah değil mi diyem bana, sana, kardaşıma, babama&#8230; Eyisi mi yalandan as beni. Yere girsin seher. Kanunları bize göre değilmiş. As emme, yalandan olunca, elimize ne geçecek yiğidim?&#8221;</p>
<p>Naif sözcükleri dışarıya vermedi. Uzun bir süre aklında tuttu.</p>
<p>Kurtlar pek yakındaydı şimdi. Kapı açılsa ulumalarıyla birlikte içeriye girivereceklerdi sanki. Ve soğuğa güç yetiremeyen tandır, ihtiyarlamaya yüz tutmuş gecenin içinde Naifin ve Bedrana&#8217;nın gönlünden çoktan silinmişti.</p>
<p>Bedrana bakışlarını kocasının dudaklarından silmeden bir kez daha sordu.</p>
<p>&#8220;Yalandan olunca, elimize ne geçecek yiğidim?&#8221;</p>
<p>Naif aklından geçenleri toparlamıştı.</p>
<p>&#8220;Bak Bedraney,&#8221; dedi. &#8220;Bu çifte bir oyundur. Hem yeşil yakalı adamı aldâtacaam, hem de aşiretimizin üzerine çöken kara belayı silip süpürecağam. Nasıl mı? Küçük kuşlukta, sen kendini asmış gibi yapacağsan. Ben koşup gelecağam. Heyvağ, Bedrana asmış kendisini diyecağam. Ve de seni kucaklayıp aşağıya alacağam. Sen zaten yalandan boynuna geçirmiş olacağsan urganı. Yerde, usul usul kıpırdayıp sözde yeniden dirileceksen. Bunu gören duyan obalı, yiğit kadınmış, kendini astı emme, Hûda riza göstermedi diyecek. Sonunda atalarımızın koyduğu ölüm fermanı da, kendiliğinden bozulacak. Yeşil yakalı adama gelince&#8230;&#8221;</p>
<p>Naif sustu. Bedrana sabırsızlandı ama.</p>
<p>&#8220;Eeee,&#8221; dedi. &#8220;Ya yeşil yakalı ağa?&#8221;</p>
<p>&#8220;Onu da anlatıram. Sen urganı getir. Bir sefer sınıyalım hele.&#8221;</p>
<p>Bedrana duruyordu. Nedense çözülmek istemiyordu yerinden. Naif omzuna cîbkundu yumuşacık.</p>
<p>&#8220;Yalandan ölmeye bile nazlanisan,&#8221; dedi. &#8220;Deveden düşmüşsen, hop hopu arama. Alt tarafı yalandan, Bedranay. Di, nazlanma ha&#8230;&#8221;</p>
<p>&#8220;Karayazım,&#8221; dedi Bedrana duyulur duyulmaz bir sesle. Sonra gidip urganı getirdi.</p>
<p>Naif her şeyi daha önce planlamış gibi gözle kaş arası, halkanın alt hizasına ne kadar minder varsa yığdı.</p>
<p>&#8220;Hadi, Bedranay,&#8221; dedi. &#8220;Kancaya geçir. Önce urganın bir ucunu, boyuna göre halkala emme.&#8221;</p>
<p>Bedrana&#8217;nın ellerine bir titreme doldu. Yüreği parpazlandı. O bunun bir oyun olduğunu bildiği halde bedeninin böylesine, süt gibi kesilmesine şaştı kaldı.</p>
<p>&#8220;Can şirinmiş,&#8221; dedi. &#8220;Yalandan da olsa korkmuşam&#8230; Düğümü sen at. Çangala geçir.&#8221;</p>
<p>&#8220;Olmaz,&#8221; dedi Naif bilmişçesine. &#8220;Her bir şeyi kendi elinden ve de gönülden yapmalısan. Oyunumuzun hüneri bürda&#8230;&#8221;</p>
<p>Bedrana urganı bir ucundan halkaladı güçlükle. Sonra başını çengele doğru dikti. Bu sıra Naif karısının taze bedeninin orta yerine kollarını dolayıp minderlerin üzerine hoplattı onu. Bedrana gönülsüz kalkan sağ kolunu uzatıp urganın bir ucunu halkaya geçirdi. Sonra yere inmek istedi.</p>
<p>&#8220;Olmaz,&#8221; dedi Naif. &#8220;Daha işin bitmedi. Urgana düğüm vurmalısan.&#8221;</p>
<p>Naif bacaklarından kavrayıp yukarıya verdi onu. Bedrana bunu da başarmıştı. Şimdi odanın ortasına yakın bir yerde, urgan sallanıyordu.</p>
<p>&#8220;iyi,&#8221; dedi Bedrana yumuşak bir sesle. &#8220;Sabah olsun, takarım boynuma. Yalandan olduktan sonra&#8230;&#8221;</p>
<p>Naif engel oldu karısına. Şimdi titreme sırası ona sıçramıştı nedense. Ama Bedrana sezmedi kocasındaki bu değişikliği.</p>
<p>&#8220;Sabah olanda asılacaktım, hani ya?&#8221; dedi Bedrana tekrardan.</p>
<p>Naif sözcükleri tez tez sıraladı.</p>
<p>&#8220;Doğru söylüsen, Bedraney,&#8221; dedi. &#8220;Doğru söyliysen emme, bir sefer sınıyalım. Oyunumuzu pekiştirmek gerek ceylan gözlüm&#8230;&#8221;</p>
<p>Gerçekten ceylanın sürmeli gözlerine benziyordu bu gözler. Ve ömrünün yarısına bile bakamamıştı bu karaak ışıklar henüz.</p>
<p>Bedrana halkayı çenesinin altına getirdi.</p>
<p>&#8220;Böyle mi olacak ağam?&#8221; dedi.</p>
<p>&#8220;Biraz daha kaydır,&#8221; dedi Naif çapaklı bir sesle. &#8220;Boynuna iyice yapışsın. Ha şöyle&#8230;&#8221;</p>
<p>Bedrana halkayı boynuna iyice yerleştirdi. Kara gözleri aşağıya dönmüştü. Naif&#8217;in bakışlarıyla buluştular.</p>
<p>Bu sıra kurtlar, ulumalarını uzaklara taşıyorlardı küçücük adımlarıyla. Naif de gün horozların ağzına düşmeden, uzun bir süreden beri kurduğu ve bu gece oluşturduğu işini bitirmek istedi. Karısının ayakları altındaki yastıklara bir tekme attı. Ardından Bedrana&#8217;nın çırpınışlarına dayanamayıp gaz lambasını söndürdü.</p>
<p><strong>Bekir Yıldız</strong></p>
<p><a href="http://www.sinematurk.com/film_genel/2100/Bedrana"><strong>Sinema Türk &#8211; Bedrana Filmi</strong></a></p>
<div id="_mcePaste" style="position: absolute; left: -10000px; top: 0px; width: 1px; height: 1px; overflow: hidden;">
<h5>İlkin kara bir yel esti günlerce. Hafifi önüne  kattı, güçsüzü yere yıktı. Ardından ince, sonra kalın yolları sildi kar,  bir bir. Karadağ&#8217;ın sivri doruğu düzleşince de, kurtlara yol göründü,  Meçmenbahir köyüne doğru&#8230;</h5>
<h5>
Bedrana dizlerini  örten yorganı kaldırdı. Tandır ateşini eşeledi. Yorgundu ateş.</h5>
<h5>&#8220;Ben yatacağım,&#8221; dedi.</h5>
<h5>Naif başını kaldırdı. Bir süre baktı karısına.  Konuştuğunda dudakları titredi nedense.</h5>
<p style="text-align: justify;">
<p>&#8220;Tandıra ataş bas,&#8221; dedi. &#8220;Bu gece, o mesele  çözümlenecek.&#8221;</p>
<p>Bedrana korktu. Şekeri suya düşmüş gibi,  aceleciliğe yöneldi.</p>
<p>&#8220;Viş,&#8221; dedi. &#8220;Ne meselesiymiş? He&#8230; gözünün  yağına kurban olduğum, yine indirip kaldırma.&#8221;</p>
<p>Başı öne düştü  Bedrana&#8217;nın. Yüzü sarardı. Korkudan yüreği pır pır etti.</p>
<p>Naif tandırdan  çıktı. Sıcağa alışmış ayakları üzerine dikilemedi hemencecik. Keçeleşmiş  bacaklarını ovaladı. Bedrana&#8217;nın başı dikilmişti şimdi. Kocasını  izlerken, bedeni bir pençe korkuyla karılmıştı nedense. İlk gece bile  böyle olmamıştı oysa. Kocasının yumuşak davranışı umutlandırmıştı belki  de onu. &#8220;Hıı,&#8221; demişti Naif. &#8220;Zorla olduysa, aceleye gelmesin bu iş.  Şehir kanunlarını belledik hele.&#8221;</p>
<p>Naif odanın  kapısını açtı. Geceyi kar ışıklandırmıştı. Bir hafta önce jandarmaya  saldıkları adamın gittiği yöne doğru baktı. Kurtlar uluyordu. Dün geceye  göre, daha beriye gelmişlerdi.</p>
<p>Karın ak rengi kara oldu ansızın. Dişlerini  sıktı Naif. Tüm umutların yüzüne kapatırcasına, kapıyı çarptı.</p>
<p>Eşiklikten bir  parça tezek alıp tandıra vardı. Yıkılmış ateş yavaş yavaş ayağa  kalkıyordu şimdi.</p>
<p>Naif tandıra sokulduğunda, Bedrana&#8217;nın uykudan  arınmış gözleri üzerindeydi. Bir süre bakıştılar. Yel, odanın  duvarlarını kudurgan deniz dalgaları gibi hırpalamamış olsaydı, belki de  nefeslerini bile duyacaklardı birbirlerinin.</p>
<p>&#8220;Gözlerin niye  faltaşı gibi ayrıldı?&#8221; diye sordu Naif ansızın.</p>
<p>Bedrana&#8217;nın başı,  kollarıyla kucakladığı ayakları üzerine düştü. Tandırdan sıcak nefesi,  yorganın bir tutamına yayıldı.</p>
<p>&#8220;Senden korkmaya başlamışam,&#8221; dedi. &#8220;Gözlerin  benden bir şey alacakmış gibisine.&#8221;</p>
<p>&#8220;He&#8230;&#8221; dedi Naif. &#8220;Ölmelisen gayri. Günler var  ki evden dışarı çıkamaz olmuşam. Herkesin kulağı bizde. Ha patladı, ha  patlayacak. Saldığımız adam da gelmedi. Besbelli yollar kapandı.&#8221;</p>
<p>&#8220;Sabah olsun  kurban olduğum. Bakarsın Hızır gibi çıkıp geliverir. Hemin de iki  candarmaylan.&#8221;</p>
<p>Naif yüzünü buruşturdu.</p>
<p>&#8220;Günlerin ardı  yitti,&#8221; dedi. &#8220;Bu karda, kışta hökümat adamı kıpırdamaz yerinden. Belkim  de haberci ulaşamamıştır şehre. Kurtlar, kuşlar ne güne&#8230;&#8221;</p>
<p>&#8220;Suç ben de mi,  ağam? Zorla oldu. Obada bilmeyen var mı işin esasını&#8230;&#8221;</p>
<p>Naif kuşağında  sokulu olan tabancasını çıkarıp tandırın üzerine koydu. Bedrana çıktı  tandırdan. Odanın bir köşesine gidip sindi.</p>
<p>&#8220;Kokma ulan,&#8221; dedi  Naif güvenilir bir sesle. &#8220;Vurmayacağım seni. Söz olsun. Kadoların  Şahin&#8217;i değilim ben, onun başına gelenleri unutmamışam. Seherde hakhukuk  var deyilerdi, oğlanı attılar içeri.&#8221;</p>
<p>Bedrana bir umut ışığı sezinlemişçesine atıldı  hemen.</p>
<p>&#8220;Eyi ya,&#8221; dedi. &#8220;Zorla olduğuna göre, ben açığa çıkaram, o  alçağı içeri atarlar. Daha ne?&#8221;</p>
<p>Naif bağırdı ansızın.</p>
<p>&#8220;Hah! Nerde  hökümet?&#8221;</p>
<p>Bedrana emekleyerek biraz beri geldi.  Yalvarıyordu.</p>
<p>&#8220;Bakarsın geliverir kurban olduğum. Gün  ışığısın hele&#8230;&#8221;</p>
<p>&#8220;Allanın günü çok, gözü yassı. Hem atalarım  hökümat günü mü saymış? Ulan, Kadoların Şahin&#8217;i, hökümat eline düştün de  aklımızı çeldin. Eski usulün gözüne kurban, eyiyle kötü kardaş mı  olurmuş? Kötünün canı, seher kanunlarıylan yola mı gelirmiş?&#8221;</p>
<p>Sustular bir süre.  Birbirlerine bakmıyorlardı şimdi. Bedrana boynunu bükmüş, gözleri dalıp  dalıp gidiyordu.</p>
<p>Naif kolunun birini uzattı yavaşça. Tandırın  üzerindeki tabancaya koydu elini. Aldı oradan. Bedrana tabancalı eli  görünce hopladı yerinden.</p>
<p>Naif&#8217;in aklına yeni bir düşünce düştü o sıra.  Tabancayı tekrar koydu yerine. Yüzü bir yumuşadı, bir iyilikten yana  oldu ki, Bedrana tuttuğu nefesini rahatlayıp boşaltıverdi.</p>
<p>Odanın tavanına  baktı Naif. Tavana, önce kavak ağacından kesilmiş mertekler sıralanmış,  sonra hasır ve toprakla örtülmüştü. Merteklerin birinde, kalınca bir  halka vardı. Naif&#8217;in gözleri bu halkaya takıldı uzunca bir süre.</p>
<p>Bedrana da halkayı  gördü. O biliyordu bu halkayı zaten. Karnında birkaç ay önce oluşan  çocuğu için, gönlünün bir yerini ayırmıştı ona.</p>
<p>Naif pamuktan  yumuşak bir sesle Bedrana&#8217;ya sordu.</p>
<p>&#8220;İster misen,&#8221; dedi. &#8220;Bu işten, burnumuz  kanamadan kurtulak?&#8221;</p>
<p>Bedrana kocasına bir daha yanaştı.</p>
<p>&#8220;Bu da sorulur mu  ağaların paşası,&#8221; dedi. &#8220;Gözüne kurban olduğum di, kansız çıkış yolunu  söyle yiğidim.&#8221;</p>
<p>Naif gözünün birini kıstı. Bir süre düşündü.</p>
<p>&#8220;Bak, avrat,&#8221;  dedi. &#8220;Ben iğnenin deliğinden Hindistan&#8217;ı görmüşem. Yaşım yiğit emme,  aklım şahtır. Hemin hökümata, nemin de obaya, öyle bir oyun oynayacağım  ki, şaşarsan. Heyyoof, demelisen, aklına, cümle âlem kurban olsun  demelisen.&#8221;</p>
<p>&#8220;Off&#8230; Zemzemlerin Kameri de çatlasın işte&#8230;  Eeee?..&#8221;</p>
<p>&#8220;Asılacaksan.&#8221;</p>
<p>Dışarda yağan kar, sanki Bedrana&#8217;nın yüreğine  yağdı ansızın.</p>
<p>&#8220;Bu da ölmek,&#8221; dedi. &#8220;Sevinmek niye?&#8221;</p>
<p>Naif başını iki  yana salladı umut verircesine.</p>
<p>&#8220;Yalandan kız,&#8221; dedi.&#8221; Yalandan asacaksan sen  seni.&#8221;</p>
<p>&#8220;Sözünün önü, ardından gür gele kurbanım, demek yalandan  sallanacağam.&#8221;</p>
<p>&#8220;He&#8230; Bize göz ışığı vermediler gevvatlar.  Ömrümüz, kapaksız tencerede pişmiş tuzsuz aş gibi tatsızdır avradım.  Kadın dar bir pabuçtur, sıkınca atılır, emme, işin içine namussuzluk  karışınca, atamazsın, vurmak düşer er kısmına. Seni ben bağışlasam  baban, kardasın sırada. Bakalım onlar bağışlar mı? Günlerden beri, şu  bir göz dama tepilip kaldık. Oba kan ister benden.&#8221;</p>
<p>Bedrana can  kulağıyla dinliyordu kocasını. O susunca nefeslendi. Ama gözlerini  çevirmedi hiçbir yana. Naif yeni bir şeyler düşündü bir süre daha. Sonra  tabancasını tandırın üzerinden alıp kuşağına yerleştirdi.</p>
<p>&#8220;Bak Bedraney,&#8221;  dedi. &#8220;Obamızda şehre benzeyen heçbir şeyimiz yoktur. Kara dağlar yol  vermez ki, ne gelinsin, ne gidilsin. Okur yazarımız yok ki, hökümat  kapısından içeri alsınlar. Obanın sesi, soluğu ancak, birisi öldüğünde  duyulur. Kadoların Şahin&#8217;ine ne demiş yeşil yakalı adam: Yeni kanunda  öldürmek kalktı demiş. Gönüldür, sever de sevmez de. Karın, madem ki  başkasıyla yatmış, heç sesini çıkarmayacaktın. Karın dostuyla bir olunca  gelip haber verecektin. Biz de gidip basardık onları, olur biter&#8230; Ne  biçim yeşil yakalı vatandaştır o, dağları hesap etmemiş, candarma  gelinceye dek, günler, haftalar, aylar geçer, heç bilememiş. Bunlar ne  demeye getirmişler işi, Bedraney, anlamışam ben?&#8221;</p>
<p>Naif sustu.  Yerinden kalktı. Çengelin takılı olduğu merteğin altına gelip durdu.</p>
<p>&#8220;Kalın urganımız  var mı?&#8221; diye sordu.</p>
<p>Bedrana da kalktı. Kocasının yanına ulaşamadan  bir titreme sardı bedenini. Yalandan da olsa asılmaktan korkmuştu.</p>
<p>&#8220;Var,&#8221; dedi lif  lif olmuş bir sesle. &#8220;Eşeğimize geçen güz almıştın ya bolcana&#8230;&#8221;</p>
<p>&#8220;Getir,&#8221; dedi  Naif. &#8220;Endeze düzmenin gereği yok gayri. Vakit epeyce oldu. Yarına  hazırlanmalı. Küçük kuşlukta asacaksan sen seni. Yalandan&#8230; Şimdi bir  sefer sınayalım hele&#8230;&#8221;</p>
<p>Bedrana ansızın kocasının bacaklarına kapandı.  Ağlıyordu da.</p>
<p>&#8220;Yalandan da olsa korkmuşam,&#8221; dedi. &#8220;Başka bir  mümkünü yok mudur? Biliysen ki, zorla yapmıştır gevvat. Benim hiçbir  suçum yok. Yedi cihan bunu böyle bilsin &#8230;&#8221;</p>
<p>Naif bacaklarına  sarılı kolları çözdü.</p>
<p>&#8220;Biliyem,&#8221; dedi. &#8220;Zorla olmuştur. Yoksa o saat  kurşunlardım seni. Emme haberin olsun, zorlamorla baban, kardasın yine  de razı değil yaşamana. Birkaç gün önce haber salmıştır. Oba  homurdanmadaymış. İlk sıra bende olmasa, çoktan ölmüştün. Ve de  Kadoların Şahin&#8217;i hökümat kanunlarının hışmına uğramasaydı, şimdiye dek  ben de sani öldürmüş olacaktım, bal gibi. Yeşil yakalı adam, sizin  usuller tarihe karıştı demiş. Kadoların Şahin, kanunlardan hiç haberimiz  olmadı, obamızda okur yazar yoktur. Yoktur emme bir aracıyla gelip  obada tellal bile dolaştırmadınız, yeşil yakalı ağam, demiş.&#8221;</p>
<p>Bedrana  sabırsızlandı. Yargıcın tutumunda, bir umut ışığı aradı.</p>
<p>&#8220;Yeşil yakalı ağa,  nasıl cevaplamış?&#8221; diye sordu.</p>
<p>&#8220;Bilmemek özür değil demiş.&#8221;</p>
<p>&#8220;Sonra, ağama  kurban?&#8221;</p>
<p>&#8220;Babası hesapladı, ihtiyarlayınca salıvereceklermiş garibi.&#8221;</p>
<p>&#8220;Eee?..&#8221;</p>
<p>&#8220;Ne esi?&#8221;</p>
<p>&#8220;Heç&#8230; Yani&#8230;  Günah değil mi diyem bana, sana, kardaşıma, babama&#8230; Eyisi mi yalandan  as beni. Yere girsin seher. Kanunları bize göre değilmiş. As emme,  yalandan olunca, elimize ne geçecek yiğidim?&#8221;</p>
<p>Naif sözcükleri  dışarıya vermedi. Uzun bir süre aklında tuttu.</p>
<p>Kurtlar pek  yakındaydı şimdi. Kapı açılsa ulumalarıyla birlikte içeriye  girivereceklerdi sanki. Ve soğuğa güç yetiremeyen tandır, ihtiyarlamaya  yüz tutmuş gecenin içinde Naifin ve Bedrana&#8217;nın gönlünden çoktan  silinmişti.</p>
<p>Bedrana bakışlarını kocasının dudaklarından  silmeden bir kez daha sordu.</p>
<p>&#8220;Yalandan olunca, elimize ne geçecek yiğidim?&#8221;</p>
<p>Naif aklından  geçenleri toparlamıştı.</p>
<p>&#8220;Bak Bedraney,&#8221; dedi. &#8220;Bu çifte bir oyundur.  Hem yeşil yakalı adamı aldâtacaam, hem de aşiretimizin üzerine çöken  kara belayı silip süpürecağam. Nasıl mı? Küçük kuşlukta, sen kendini  asmış gibi yapacağsan. Ben koşup gelecağam. Heyvağ, Bedrana asmış  kendisini diyecağam. Ve de seni kucaklayıp aşağıya alacağam. Sen zaten  yalandan boynuna geçirmiş olacağsan urganı. Yerde, usul usul kıpırdayıp  sözde yeniden dirileceksen. Bunu gören duyan obalı, yiğit kadınmış,  kendini astı emme, Hûda riza göstermedi diyecek. Sonunda atalarımızın  koyduğu ölüm fermanı da, kendiliğinden bozulacak. Yeşil yakalı adama  gelince&#8230;&#8221;</p>
<p>Naif sustu. Bedrana sabırsızlandı ama.</p>
<p>&#8220;Eeee,&#8221; dedi. &#8220;Ya  yeşil yakalı ağa?&#8221;</p>
<p>&#8220;Onu da anlatıram. Sen urganı getir. Bir sefer  sınıyalım hele.&#8221;</p>
<p>Bedrana duruyordu. Nedense çözülmek istemiyordu  yerinden. Naif omzuna cîbkundu yumuşacık.</p>
<p>&#8220;Yalandan ölmeye  bile nazlanisan,&#8221; dedi. &#8220;Deveden düşmüşsen, hop hopu arama. Alt tarafı  yalandan, Bedranay. Di, nazlanma ha&#8230;&#8221;</p>
<p>&#8220;Karayazım,&#8221; dedi  Bedrana duyulur duyulmaz bir sesle. Sonra gidip urganı getirdi.</p>
<p>Naif her şeyi daha  önce planlamış gibi gözle kaş arası, halkanın alt hizasına ne kadar  minder varsa yığdı.</p>
<p>&#8220;Hadi, Bedranay,&#8221; dedi. &#8220;Kancaya geçir. Önce  urganın bir ucunu, boyuna göre halkala emme.&#8221;</p>
<p>Bedrana&#8217;nın  ellerine bir titreme doldu. Yüreği parpazlandı. O bunun bir oyun  olduğunu bildiği halde bedeninin böylesine, süt gibi kesilmesine şaştı  kaldı.</p>
<p>&#8220;Can şirinmiş,&#8221; dedi. &#8220;Yalandan da olsa korkmuşam&#8230; Düğümü  sen at. Çangala geçir.&#8221;</p>
<p>&#8220;Olmaz,&#8221; dedi Naif bilmişçesine. &#8220;Her bir şeyi  kendi elinden ve de gönülden yapmalısan. Oyunumuzun hüneri bürda&#8230;&#8221;</p>
<p>Bedrana urganı bir  ucundan halkaladı güçlükle. Sonra başını çengele doğru dikti. Bu sıra  Naif karısının taze bedeninin orta yerine kollarını dolayıp minderlerin  üzerine hoplattı onu. Bedrana gönülsüz kalkan sağ kolunu uzatıp urganın  bir ucunu halkaya geçirdi. Sonra yere inmek istedi.</p>
<p>&#8220;Olmaz,&#8221; dedi  Naif. &#8220;Daha işin bitmedi. Urgana düğüm vurmalısan.&#8221;</p>
<p>Naif bacaklarından  kavrayıp yukarıya verdi onu. Bedrana bunu da başarmıştı. Şimdi odanın  ortasına yakın bir yerde, urgan sallanıyordu.</p>
<p>&#8220;iyi,&#8221; dedi  Bedrana yumuşak bir sesle. &#8220;Sabah olsun, takarım boynuma. Yalandan  olduktan sonra&#8230;&#8221;</p>
<p>Naif engel oldu karısına. Şimdi titreme sırası  ona sıçramıştı nedense. Ama Bedrana sezmedi kocasındaki bu değişikliği.</p>
<p>&#8220;Sabah olanda  asılacaktım, hani ya?&#8221; dedi Bedrana tekrardan.</p>
<p>Naif sözcükleri  tez tez sıraladı.</p>
<p>&#8220;Doğru söylüsen, Bedraney,&#8221; dedi. &#8220;Doğru  söyliysen emme, bir sefer sınıyalım. Oyunumuzu pekiştirmek gerek ceylan  gözlüm&#8230;&#8221;</p>
<p>Gerçekten ceylanın sürmeli gözlerine benziyordu  bu gözler. Ve ömrünün yarısına bile bakamamıştı bu karaak ışıklar  henüz.</p>
<p>Bedrana halkayı çenesinin altına getirdi.</p>
<p>&#8220;Böyle mi olacak  ağam?&#8221; dedi.</p>
<p>&#8220;Biraz daha kaydır,&#8221; dedi Naif çapaklı bir  sesle. &#8220;Boynuna iyice yapışsın. Ha şöyle&#8230;&#8221;</p>
<p>Bedrana halkayı  boynuna iyice yerleştirdi. Kara gözleri aşağıya dönmüştü. Naif&#8217;in  bakışlarıyla buluştular.</p>
<p>Bu sıra kurtlar, ulumalarını uzaklara  taşıyorlardı küçücük adımlarıyla. Naif de gün horozların ağzına  düşmeden, uzun bir süreden beri kurduğu ve bu gece oluşturduğu işini  bitirmek istedi. Karısının ayakları altındaki yastıklara bir tekme attı.  Ardından Bedrana&#8217;nın çırpınışlarına dayanamayıp gaz lambasını söndürdü.</p></div>
<div id="crp_related"><h3>Benzer Yazılar:</h3><ul><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/kaybolan.htm" rel="bookmark" class="crp_title">Kaybolan</a></li><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/maco.htm" rel="bookmark" class="crp_title">Maço</a></li><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/ask-doktoru.htm" rel="bookmark" class="crp_title">Aşk Doktoru</a></li><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/ukkas-bin-mansur.htm" rel="bookmark" class="crp_title">Ukkaş Bin Mansur</a></li><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/ve-saire.htm" rel="bookmark" class="crp_title">Ve-Şaire</a></li></ul></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hikayeyaz.com/bedrana.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Demiryolu İstasyonunda Çalışan Üç Hikayeciydik</title>
		<link>http://www.hikayeyaz.com/demiryolu-istasyonunda-calisan-uc-hikayeciydik.htm?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=demiryolu-istasyonunda-calisan-uc-hikayeciydik</link>
		<comments>http://www.hikayeyaz.com/demiryolu-istasyonunda-calisan-uc-hikayeciydik.htm#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 11 Feb 2010 09:42:19 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Oğuz Atay]]></category>
		<category><![CDATA[acıklı hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[bunalım hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[gerçek hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye oku]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye özetleri]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye yaz]]></category>
		<category><![CDATA[hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[oğuz atay hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[oğuz atay istasyon]]></category>
		<category><![CDATA[önemli hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[yeni hikayeler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hikayeyaz.com/?p=120</guid>
		<description><![CDATA[Ülkenin büyük şehirlere uzak bir dağbaşı kasabasında, bir demiryolu istasyonunda çalışan üç hikayeciydik. İstasyon binasına bitişik yanyana üç kulübemiz vardı. Ben, genç yahudi, bir de genç kadın. Seyyar hikaye satıcılığı yapıyorduk. İşimiz pek parlak sayılmazdı; çünkü istasyonumuza tren çok seyrek uğruyordu. Ayrıca, yalnız posta trenlerinin geldiği günler iyi iş yaptığımız söylenemezdi. Öğleden sonra gelen posta [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Ülkenin büyük şehirlere uzak bir dağbaşı kasabasında, bir demiryolu istasyonunda çalışan üç hikayeciydik. İstasyon binasına bitişik yanyana üç kulübemiz vardı. Ben, genç yahudi, bir de genç kadın. Seyyar hikaye satıcılığı yapıyorduk. İşimiz pek parlak sayılmazdı; çünkü istasyonumuza tren çok seyrek uğruyordu. Ayrıca, yalnız posta trenlerinin geldiği günler iyi iş yaptığımız söylenemezdi. Öğleden sonra gelen posta trenlerinde daha çok elma, ayran vesucuk-ekmek satılırdı. Bu saatlerde genellikle biz hikayeciler uyurduk.</p>
<p>Böylece gece için de dinlenmiş olurduk: çünkü bizim bütün ümidimiz, gece yarısından sonra geçen tek eksprese bağlıydı. Öteki seyyar satıcılar bu saatlerde uyanıp gelemezlerdi çoğu zaman. Bizim de (hikayeciler) uyuyarak gece ekspresini kaçırdığımız olurdu. Oysa istasyon şefiyle de aramız iyiydi; fakat nedense genellikle bizi uyandırmayı ihmal ediyordu istasyonun bu tek memuru.</p>
<p>Ona da hak veriyorduk bir bakıma: Makasçılık yapıyordu, telgraflara bakıyordu, bütün işaretleri düzenliyordu; trenlere bilet satmak, kapıları açmak, kapamak.. bütün işler tek bir adamın üzerindeydi. Ona yaranmak için sık sık bedava hikayeler veriyorduk; gene de bizi uyandırmayı unutuyordu bazen. Çoğu zaman, kendiliğimizden uyanmak zorundaydık. Bütün gün de hikaye yazdığımız düşünülürse, bunun pek kolay bir iş olmadığı ortadaydı. Evet, öğleden sonraları uyuyorduk; ama genellikle akşam üzeri ilham geliyordu ve gecenin geç saatlerine kadar yakamızı bırakmıyordu. Bu `yakamızı bırakmıyordu&#8217; sözüyle alay ediyordu istasyonun şefi; biz de böyle anlarda, onun tek başına çalıştığını, her işe tek başına yetişemeyeceğini unutarak şiddetle eleştiriyorduk onu: İstasyon şefliği odasına bitişik kulübelerimize kadar zahmet edemez miydi ekspresin geldiği sıralar? Aynı işyerinde çalışan memurlar sayılırdık bir bakıma. Üstelik bazı geceler, yemeği bile unutarak elle yazdığımız hikayeleri, istasyon şefinin odasındaki tek daktiloda temize çekiyorduk. Hikayeciliğe ilk ben başladığım için daktilo yazarken ilk sırayı bana veriyorlardı arkadaşlarım. Fakat ben sıramı genellikle genç yahudiye veriyordum.</p>
<p>Bu zayıf ve hastalıklı genç yahudiyi çok seviyordum. Evet, bir bakıma demiryolu idaresinin memurları sayılırdık: kulübelerimiz de istasyon binası için ayrılan alana kurulmuştu, üstelik hepsi bir örnekti ve istasyon binası ile aynı mimari özellikleri taşıyordu. İstasyon şefi gülerek, &#8220;memur hikayeciler&#8221; diyordu bize. Sonra o bitip tükenmez tartışma başlıyordu: Hayır biz memur konumu içinde düşünülemezdik: Bir kere parça başına ücret alıyorduk. Ayrıca bu ücret, ekspres yolcuları tarafından ödendiği için resmi bir ödeme sayılmazdı. Siz esnaf hikayecilersiniz diyordu istasyon şefi bize. Aslında ben memeur ya da esnaf olarak nitelendirilmek istemiyordum; biz sanatçıydık. Ayrıcalı bir durumda olmalıydık. Ne var ki ayran, elma ve sucuk-ekmek satıcılarının uyanık olduğu gecelerde birbirimizi iterek yolculara mallarımızı beğendirmeye çalışırken `ayrıcalı bir durumda&#8217; olduğumuz söylenemezdi. Biz de öteki satıcılar kadar bağırıyorduk malımızı satmak için. Tabii genç yahudinin pek sesi çıkmıyordu; genç kadın da yiyecek satıcılarıyla perona inen yolcular arasında sıkışıp kalıyordu. Zaten satacak çok malımız da yoktu. İstasyon şefinin köhne daktilosunda her hikayeden ancak bir iki kopya çıkarabiliyorduk. Son kopyalar da oldukça silikti, bunlara pek alıcı bulamıyorduk. Hikayeler bir iki kere satılmadı mı eskiyor, onlara müşteri bulmak güçleşiyordu. Çünkü güncel konuları işleyen hikayeler yazıyorduk ve bir iki günlük modası geçmiş hikayeleri uzattığımız zaman yolcular yüzlerini buruşturarak, &#8220;Bunları biliyoruz, yeni şeyler yok mu?&#8221; diyerek bayat hikayelerimizi suratımıza fırlatıyorlardı. O zaman da elma ve ayran satıcılarına kaptırıyorduk sıramızı.</p>
<p>Başka güçlüklerimiz de vardı: tren her zaman bizim kulübelerin önünde durmuyordu. Birinci perona çoğu zaman yük vagonlarını yaklaştırıyordu istasyon şefi. Bu yüzden ekspres, ikinci hatta, üçüncü perona (bunlara `peron&#8217; denirse) yanaşmak zorunda kalıyordu. Yiyecek satıcıları bu durumu daha önceden öğrendikleri için, treni oralarda bekliyorlardı. Biz hep son dakikada uyandığımız için, uyku sersemi çoğu kere önce yük vagonlarına çarpıyorduk telaşla. Sonra vagonların çevresini dolaşmak, rayların arasından gece karanlığında dikkatlice geçmek gerekiyordu. Trenin durduğu yer de iyi aydınlatılmıyordu. Özellikle bu, bizim için çok önemliydi: Küçük hasır sepetler içinde tomarlar halinde duran hikayelerimiz, hemen satılmıyordu. Her yolcu tomarları (genellikle hırpalayarak) açıyor, hiç olmazsa sayfalara bir göz atıyordu. Karanlık işimizi zorlaştırıyordu. Satırları iyi görmedikleri için baştan savma bir göz gezdirdikten sonra geri veriyorlardı.</p>
<p>Satışlar iyi gitmiyordu. Savaş yıllarıydı. Ekmek bile pahalıydı. Ayrıca, sık sık karartma yapılıyor, istasyonun ölgün ışıkları eserlerimizi büsbütün aydınlatmaz oluyordu. Böyle gecelerde çalışmak da anlamsızlaşıyordu. Kara perdelerini sıkı sıkıya örttüğümüz pencerelerimizin gerisinde, mavi kağıtlara sardığımız lambaların donuk ışığında, satılıp satılmayacağı belirsiz kısa hikayelerimizi yazmaya çalışıyorduk. Allahtan, aldıkları malı doğru dürüst incelemden, üstelik iki misli para vererek kapışan yataklı vagon yolcuları vardı. Bunlar yemeklerini yemekli vagonda yedikleri için bizim pis ayrancılara, elmacılara ve sucuk-ekmekçilere (özellikle onlara) aldırmazlardı. Ülkede taze olarak hikaye satılan tek istasyon olduğu için bizim ünümüzü de duymuşlardı. Onlara her zaman ilk kopyayı ayırırdık, titiz müşterilerdi. Ne var ki onların da rahat yataklarından kalkmaları kolay değildi. Gene de bir kolayını bulmuştuk: Yataklı vagon memurlarına birkaç kuruş vererek yolcuları bizim istasyonda uyandırmalarını sağlıyorduk. (Ayrıca her gelişlerinde bedava birer hikaye alıyorlardı bizden. Okuduklarını pek sanmıyorum. Herhalde elden düşme satıyorlardı). Yataklı vagon yolcuları da olmasa halimiz haraptı. Bunlardan bazılarıyla ilişkiler de kurmuştuk. Acıklı durumumuzu bildikleri için, onları geçirmeğe gelen dostlarının getirdikleri pasta, kurabiye gibi yiyecekleri bize de verdikleri olurdu. Genellikle geceleri çalıştığımız için çok acıkıyorduk. Hikayeleri geceleri yazıyor, geceleri temize çekiyor, geceleri satmaya çalışıyorduk. Ekspres uzaklaştıktan sonra yorgun argın istasyon binasına döner; bekleme odasında, yataklı vagon yolcularının verdikleri kurabiyeleri yerdik. Bazen öteki satıcılar da gelirdi bizimle birlikte. Ayrancı, satamadığı ayranından ikram ederdi bize; nasıl olsa ertesi sabaha kadar ekşiyecekti ayranı. Bize biraz acıyorlardı galiba. Elmacı da -her zaman değil- bir elma soyardı bizim için. Biz onlara satamadığımız hikayelerimizi veremezdik: Hiçbiri okuma yazma bilmiyordu. Sadece sucuk-ekmekçi bazen hikayelerimizden -hangimizinki olursa olsun- isterdi, son kopyalardan olmak şartıyla: İnce kağıttan olduğu için sigara sarıyordu hikayelerimize.</p>
<p>Bazen, neşeli olduğum zamanlar, yani satışlar iyi gitmişse, yiyecek satıcılarına hikayelerimi okurdun. (Genç kadın buna karşıydı). Sucuk-ekmekçiyle elmacı daha ilk satırlarda uyuklamaya başlardı, fakat sonuna kadar kalırlardı bekleme odasında. (Hikayenin sonuna doğru da uyanırlardı.) Ayrancı bütün dikkatiyle dinlerdi beni; bu ilgi hoşuma giderdi. Elimden geldiği kadar hikaye kahramanlarının konuşmalarını canlandırmaya çalışırdım okurken. Sonunda sucuk-ekmekçi başını sallar, kötü günler yaşıyoruz diyerek içini çekerdi. Olur böyle şeyler derdi elmacı da: İnsan neler görüyor yaşadıkça. Satıcıların acıklı öykülerini anlatan hikayeler de yazmıştım. Bunları dinlerken ayrancı bile uyuklardı.</p>
<p>İstasyon şefinin de yazdıklarımıza aldırdığı yoktu: fakat nedense, her hikayemizden muhakkak bir kopya alır ve bunları özenle dosyalayarak ayrı bir dolapta saklardı: Yönetmelikler böyle gerekiyormuş. Demiryolları idaresinin toprakları içinde yazlıldıkları için 248. maddenin kapsamına giriyormuş bizim durumumuz. Kanun maddelerinden söz edilince ben elimde olmayarak kızardım: Bizim durumumuzu düzeltecek, bize de istasyon toprakları içinde şerefli bir yer verecek yasalar yok muydu? Bizi sucuk-ekmek yasalarıyla bir tutan anlayışa her zaman karşıydım. Gene uzun bir tartışma başlardı: İstasyon şefi dolaplardan kara kaplı kitaplar indirir, yiyecek satıcıları hakkında Sağlığı Koruma Yasaları&#8217;nın uygulandığını ileri sürerdi.</p>
<p>Bence durum gittikçe kötüleşiyordu. Genç yahudi gittikçe zayıflıyordu. Bence gizli bir hastalığı vardı. Onu tedavi ettirecek paramız yoktu. Demiryolları hastanesi de bizi kabul etmiyordu. Ben kızıyordum istasyon şefine: Bizi 248. maddenin kapsamına sokarak elimizden hikayeleri neredeyse zorla almasını biliyordu. Daha kestirme bir ulaşımı sağlamak için bizim istasyona uğramayan bir demiryolu yapılacağı söylentileri de dolaşıyordu. Artık sadece posta trenleri uğrayacaktı buraya.</p>
<p>Üzüntüler içindeydim, üstelik aşık olmuştum. Elbette, üçüncü kulübede oturan genç kadına aşık olmuştum. Bir gece, bizi tanımayan bir yataklı vagon memuru onu iterek vagon kapısından dışarı atmıştı. Seyyar satıcıların yataklı vagona girmesi yasaktı. Genç kadın tozlu yerlere düşmüş, sepeti, hikayeleri ortalığa saçılmıştı. Onu teselli ettim, saçlarını okşayarak ağlama, dedim. Peronda ikimizden başka kimse yoktu. Öteki satıcılar çabuk satmışlardı mallarını, hemen ayrılmışlardı istasyondan; son zamanlarda onlarla aramız iyi değildi: Yataklı vagonlara kapalı şişelerde, Sağlığı Koruma Yasalarına uygun olarak hazırlanmış gazoz, saydam kağıtlara sarılmış sucuk-ekmek filan satmak istiyorlardı. Yataklı vagon memurunu da ayarlamışlardı. Yarabbi, her gün neden yeni sıkıntılar çıkıyordu? Bu doymak bilmeyen yataklı vagon yolcuları da, yemekli vagonlarda o kadar yemek yedikten sonra -kim bilir neler yiyorlardı- geceyarısından sonra gene acıkıyorlardı. Allahtan geçici bir tüzük maddesi bulmuştuk ve henüz yataklı vagona yaklaşmaya cesaret edemiyorlardı bu yüzden. Bu münasebetsiz yasa da bir ay sonra yürürlükten kalkıyordu. İkimiz -genç kadınla ben- gece soğuğunda titreyerek birbirimize sarılmıştık. Bizi bu kasabaya hangi rüzgar atmıştı? Ne kötü şartlar altında çalışıyorduk. Yiyecek satıcılarıyla, tren memurlarıyla, açlıkla ve sefaletle uğraşmaktan sanatımızı doğru dürüst yapamıyorduk. Her şeyden önce doğru dürüst kitabımız bile yoktu. Kitap almak için büyük şehire gidecek tren paramız bile yoktu. Bu şartlar altında bizden ne beklenebilirdi? Düşündükçe durumumuzun ümitsizliğini ve garipliğini daha iyi anlıyordum: Aslında istasyon binasının yanında bize kutu gibi odalar vermekle demiryolları idaresi hiç de bizim yararımıza çalışmamıştı. Gündüzleri gürültüyle düdük çalarak geçen trenler yüzünden sürekli uyuyamıyorduk. Yazdıklarımızın da değeri bilinmiyordu: Geçen gecelerden birinde genç ve düzgün yüzlü bir yataklı vagon yolcusu, kendisine daha önce sattığımız hikayelerin bir kısmını tanınmış bir eleştirmene gösterdiğini ve bu ünlü yazarın da hikayeleri çok basmakalıp ve modası geçmiş bulduğunu söylemişti. Yağmur çiseliyordu, sepetteki hikayelerin dış sayfaları ıslanıyordu. Sonbahardı. İnce ve her tarafı sökülmüş kazağımın içinde titriyordum. Bu şartlarda daha iyi ne yazabilirdim? Birden genç yataklı vagon yolcusuna sinirlenerek buz gibi bir sesle, isterseniz geri verin hikayeleri, paranızı da alın demiştim. Aslında yalan söylüyordum: Cebimde meteliğim yoktu.</p>
<p>Bunları düşünerek dalıp gitmiştim. Çevremin farkında değildim. Tren uzaklaşmıştı. Birden kollarımın arasında genç kadını gördüm. Bana sokulmuş, başını göğsüme dayamıştı. Onu öptüm. Hikaye sepetlerimizi koluma taktım, uzaktan ışıkları görünen istasyonumuza doğru yürüdüm. O gece genç kadınla ümitsizliğin ve yalnızlığın verdiği karışık duygular içinde seviştik. Şimdi bu satırları yazarken, öteki satıcıların, asık suratlı istasyon şefinin ve rayların arasında sıkışıp kalmış kulübemde yazmış olduğum bir günlük hikayelerimin ucuz duyarlılığına kapılmış olmaktan korkuyorum. Evet genç kadını seviyordum, sık sık onun kulübesine giderken yahudinin evinin önünden geçmek zorunda kalıyordum ve bu durumdan sıkılıyordum. Genç yahudinin de hastalığı ilerlemişti. Artık her gece, eskisi gibi hikaye satmaya çıkamıyordu; hikayelerinin sayısı da gittikçe azalıyordu. Son günlerde onun hikayelerini de ben yazmaya başlamıştım. O kadar halsizdi ki bu yardıma bile itiraz edemiyordu. Kendini iyi hissettiği zamanlar masanın başına geçiyor çok kısa hikayeler yazıyordu. İstasyon şefi bunları az buluyor ve şimdi hatırlayamadığım bir yönetmelik maddesine göre, kulübelerimizin kirasını çıkarmamız için daha çok yazmamız gerektiğini ileri sürüyordu. Yazdığımız konulara, hatta yazış biçimimize bile karışır olmuştu.</p>
<p>Ben o sıralarda aşk hikayeleri yazmaya başlamıştım. İstasyon şefi, dedikodulara yol açacağını ileri sürerek bunlara da engel olmak istedi. Onun bütün hareketlerine boyun eğiyorduk. Buradan atılırsak, böyle içinde yazma kulübeleri olan başka bir tren istasyonu nereden bulacaktık? Sevgilim, istasyon şefinin yemeklerini pişirip söküklerini dikiyordu, mesele çıkmasın diye. İstasyon şefi bizi küçümsüyordu, yanılmıyorsam aslında her zaman küçümsemişti. Şimdi de demiryollarının sayesinde ekmek yediğimizi ileri sürerek sadece bu konuda hikaye yazmamızı istiyordu. Kendisini örnek veriyordu: Hiç istasyon şefi demiryollarının dışında iş yapıyor muydu? Ona boş yere her gün demiryolları ile ilgili konular bulmanın zorluğunu anlatmaya çalıştım. Aslında bizim bu işe yanaşmayacağımızı biliyordu. Güç şartlar altında sürdürmeğe çalıştığımız yaşayışımızda yeni bir endişe kaynağı yaratmak için üst makamlara aleyhimizde raporlar yazacağını söyleyerek bizi tehdit ediyordu. Öteki satıcılarla da bozuşmuştuk. Ülkenin bu ıssız köşesinde birkaç kişiden ibaret küçük topluluğumuzda huzur içinde yaşamayı beceremiyorduk.</p>
<p>İçimin yorulduğunu hissediyordum. Her gece yarısı yarım kalan uykular, tren düdükleri, anlayışsız ve cahil ya da rahat ve kendini beğenmiş bir müşteri kalabalığına yeni hikayeler bulma zorunluluğu, hastalığı gittikçe ağırlaşan genç yahudi ve gittikçe huysuzlaşan istasyon şefimiz&#8230; Hangi tarafa yetişeceğimi bilemiyordum. Sevgilim de yorgun ve bezgindi; onun da hikayelerine yardım etmek zorundaydım.</p>
<p>Düşücemin bulandığını seziyordum. İstasyon dışındaki dünya ile ilişkilerim gittikçe zayıflıyordu. Günlerin nasıl geçtiğini izleyemiyordum artık. Hikayelerim için güncel olaylar bulmakta, insanları ve maceraları birbirine bağlamakta eski becerim kalmamıştı. Önemli olayları bile öğrenemiyordum çoğu zaman. Evet bazı olayları biliyordum: Savaş bitmişti. Cephelerden akın akın dönen askerler geçiyordu trenler dolusu. Onlardan kırık dökük bilgiler toplayarak savaş hikayeleri yazdım bir süre. Bu arada bir çok şeyi hatırlayamıyordum: Savaş bizim ülkemizde mi geçmişti? Yoksa uzak çöllerde mi savaşılmıştı? Topraklarımız genişlemiş miydi, daralmış mıydı? Genç yahudi bitkin gülümsemesiyle karşılık veriyordu bana: Bizim istasyon hep aynı yerde kaldığına göre, bunların önemi var mıydı? Top sesleri duymadığımıza göre, savaş hiçbir zaman bizim istasyona yaklaşmamıştı.</p>
<p>Sonra, hikayelerime asık suratla göz gezdiren yataklı vagon yolcularının yüzlerinden savaş biteli çok olduğunu anladım. Bir yolcu da şehir isimlerinde önemli yanlışlıklar yapmaya başladığımı söyledi bir gün. Yöneticilerimizin adlarını da birbirine karıştırıyor ya da unutuyordum. Öyle ya yıllardır insan adlarını hiç yüksek sesle söylememiştim. İstasyon topluluğumuzda yıllardır birbirimize seslenmiyorduk. Böyle bir gereği hiç duymamıştık. İstasyonun adı bile, sadece yan duvara, badananın üstüne yazıldığı için silinip gitmişti, unutulmuştu. Gereğinde kelimeleri aramak için bir sözlüğümüz bile yoktu. Her gün yazmak zorunda olduğum hikayelerin dışında kalan kelimeleri hatırladığımdan da kuşkuluydum. Yiyecek satıcılarıyla konuşmuyorduk. İstasyon şefi de aksiliğini artık yalnızca hareketleriyle ifade eder olmuştu. Genç yahudi artık konuşamayacak kadar hastaydı. İstediklerini başıyla işaret ederek belirtiyordu. Genç kadınla sessizce sevişiyorduk. Bu duruma kısa sürede alıştım.</p>
<p>Aslında geçen sürelerin kısalığı hakkında kesin bir yargıya varamıyordum. Alışmaktan başka çarem yoktu bu duruma. Artık çok genç değildim. Hikaye yazmaktan başka bir iş de bilmiyordum. Artık büyük şehire gidemez, kendime yeni bir hayat kuramazdım. İstasyon dışındaki dünya ile ilişkilerimiz de gittikçe kendiliğinden azalıyordu. Gazetelerin pahalanması ve artık trenden başka araçlarla taşınması yüzünden önce güncel olaylarla ilişiğimizi kestik. Sonra yeni demiryolu hattı açıldı ve ekspres haftada bir gün uğramaya başladı. Bu benim de işime geliyordu. Artık bir çırpıda biten ve beni telaşla peşinden koşturan kısa hikayeler yazmak istemiyordum.</p>
<p>Bütün gün odamdan çıkmadan yazıyordum. Yalnız bitişikteki kunduracının gürültüsü aklımı karıştırıyordu. Çünkü artık genç yahudi yoktu; bir süre önce ölmüştü. Aslında ben yanıma genç kadının taşınmasını istiyordum. Ne var ki istasyon şefi, ben daha bu isteğimi belirtmeye fırsat bile bulamadan bir gün -bir süre önce- kunduracıyla göründü. Adam da hemen yerleşti. Bu dağ başında onun da işi bizimkinden iyi sayılmazdı. Kunduracıya genç kadının kulübesine geçmesini teklif etmeyi düşünüyordum. Bu düşüncem de sanırım çok uzun sürmüştü. Çünkü bir gün onun kulübesine gittiğim zaman, yani ona bu teklifimi bildirmek için.. neyse biraz aklım karıştı. Fakat şöyle olmuştu: Yani genç kadın bir süre önce gitmişti. Evet kulübesi boştu. Benim uzun hikayelerimden birini yeni bitirdiğim ve uyuyakaldığım bir gece, trene binip gitmişti. O günlerde kafam daha da karışıktı. Bu uzun hikayelerim nedense hiç satmıyordu. Ben de haftada bir satış yaptığım için galiba biraz fazla istiyordum. Hikayelerin de açık ve seçik olduğu söylenemezdi. Günlerimi yarı aç yarı tok geçiriyordum. Bir gün -yani bir süre sonra- bir yolcu daha önce -bir süre önce- kendisine satmış olduğum hikaye hakkında ağır eleştirilerde bulundu. Sayfa numaraları da karışıktı. Ben de ona bir haftadır aç olduğumu söyledim. Hayır söylemedim. Bunu başka bir yolcuya -bir süre sonra- söyledim. Bir süre önceki yolcuya her şeyi bilerek yaptığımı anlatmaya çalıştım. Birçok şeyi unutuyordum.Fakat eleştiriler konusunda hassastım. Böyle zamanlarda, bir de çok endişelendiğim zamanlarda eski canlılığımı buluyordum. Sonra kaybediyordum -bir süre sonra. İstasyon şefi beni atacağını, artık bir işe yaramadığımı söylediği zamanlar endişeleniyordum mesela. Oysa, pek alıcı bulamamakla birlikte, daha iyi hikayeler yazdığımı sanıyordum. Kundura tamircisi de dünyada olup bitenler hakkında bir şeyler anlatıyordu. Bunların neler olduğunu şimdi tam olarak hatırladığımı sanmıyorum. Fakat karışık ve akıl erdiremediğim bir dünyayı anlatıyordu tamirci. Ona okumağa çalıştığım hikayelerimi de dinlemiyordu. Oysa ben onların gittikçe ifade edilmesi güç bir açıdan gittikçe daha büyük değer taşıdığını seziyordum. Bunu tamirciye anlatamıyordum. Çünkü gitmişti, beni yalnız bırakmıştı. Son konuşmamızdan sonra -bir süre sonra tabii- istasyondan ayrılmıştı.</p>
<p>Bu, son yazdığım hikayelerden biri. Bunun gibi daha birçok hikaye birikti. Hikayelerimin hepsi kafamda. Hepsini çok iyi hatırlıyorum. Henüz hhepsini yazmış olmayabilir. Şimdi bazı geceler, eski alışkanlığımla, gece yarısı uyanıyor ve bu yeni hikayelerimi sepetime -ya da genç kadının sepetine, ya da şimdi ölmüş bulunan genç yahudinin sepetine- özenle yerleştiriyorum, demiryoluna çıkıyorum. Artık tren geçmiyor buradan. Son günlerde istasyon şefini nedense ortalarda göremiyorum. İzinli olduğunu sanıyorum -çünkü yıllardır hiç tatil yapmamıştı. Onun elbiseleri de şimdi benim üzerimde. Giderken yerine beni bırakmış olmalı. Trenler de nedense uğramıyor. Neyse, bunlar önemsiz ayrıntılar.</p>
<p>Korkuyorum, çünkü buradan gitmek istiyorum. Bakkal daha veresiyeyi kesmedi. Fakat bu durum artık bir süre daha bile süremez. Bakklandan utandığım için soramadım, bir zamanlar -bir süre önce- aynı çekingenlik yüzünden kundura tamircisine de soramamıştım: Bir mektup yazmak istiyordum, ama adres bilmiyordum. Yani hiçbir adres bilmiyordum. Bana inanmazlardı, bunun için utanıyordum. Bana herhangi bir adres söyler misiniz? diyemezdim. Oysa herhangi bir adres yeterliydi benim için. Bir zorluk daha vardı o zamanlar. Şimdi de var -yani bir süre geçtiği halde- kendi adresimi de bu mektupta yazmak sorunu beni düşündürüyor. Bu hikayemi, ekspres ya da posta treni artık -belki de sadece belirli bir süre için- geçmediği halde, bir yolunu bularak okuyucularıma -artık müşterim kalmadı- iletebilsem bile, nerede bulunduğumu nasıl anlatacağım? Bu sorun da beni düşündürüyor. Ama gene de ona yazmak, hep onun için yazmak, ona durmadan anlatmak, nerde olduğumu bildirmek istiyorum.</p>
<p>Ben buradayım sevgili okuyucum, sen neredesin acaba?</p>
<p><strong>Oğuz Atay</strong></p>
<div id="crp_related"><h3>Benzer Yazılar:</h3><ul><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/tehlikeli-oyunlar.htm" rel="bookmark" class="crp_title">Tehlikeli Oyunlar</a></li><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/gar.htm" rel="bookmark" class="crp_title">Gar</a></li><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/beyaz-mantolu-adam.htm" rel="bookmark" class="crp_title">Beyaz Mantolu Adam</a></li><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/asfalt-yol.htm" rel="bookmark" class="crp_title">Asfalt Yol</a></li><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/gozlerin-firtinasi-ve-ellerin-depremi.htm" rel="bookmark" class="crp_title">Gözlerin Fırtınası ve Ellerin Depremi</a></li></ul></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hikayeyaz.com/demiryolu-istasyonunda-calisan-uc-hikayeciydik.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Toprak Kız</title>
		<link>http://www.hikayeyaz.com/toprak-kiz.htm?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=toprak-kiz</link>
		<comments>http://www.hikayeyaz.com/toprak-kiz.htm#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 10 Feb 2010 12:07:54 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Fikret Doğan]]></category>
		<category><![CDATA[datça öykü atölyesi]]></category>
		<category><![CDATA[doğa hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[fikret doğan hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[fikret doğan hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[gerçek hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[hayat hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye oku]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye yaz]]></category>
		<category><![CDATA[hikayeler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hikayeyaz.com/?p=99</guid>
		<description><![CDATA[Doğa düz siyah saçlı, zeytin gözlü, uzun yüzlü sevimli bir kız çocuğuydu. Bakışları büyümüş de küçülmüş cinstendi. Sabahları kahvaltısını yapar, dişlerini fırçalar okulun yolunu tutardı. Okulu yakın olduğu için yürüyerek giderdi. Yol boyunca bakkal Ali amcaya, manav Mehmet abiye, Simitçi Ayşe teyzeye günaydın der neşe içinde okula girerdi.
Öğleden sonraları eve döndüğünde masada öğlen yemeği onu [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Doğa düz siyah saçlı, zeytin gözlü, uzun yüzlü sevimli bir kız çocuğuydu. Bakışları büyümüş de küçülmüş cinstendi. Sabahları kahvaltısını yapar, dişlerini fırçalar okulun yolunu tutardı. Okulu yakın olduğu için yürüyerek giderdi. Yol boyunca bakkal Ali amcaya, manav Mehmet abiye, Simitçi Ayşe teyzeye günaydın der neşe içinde okula girerdi.</p>
<p>Öğleden sonraları eve döndüğünde masada öğlen yemeği onu beklerdi. Doğa ellerini yıkar yemek ayrımı yapmadan yemeklerini afiyetle yerdi. Ödevlerini bitirdikten sonra babasının bahçedeki büyük çınarın dallarının arasına yaptığı ağaç eve çıkar, orada oyunlar oynardı. Bir gün oyundan bıkmış etrafı amaçsızca karıştırırken eski kolilerin arkasına düşmüş ahşap küçük bir sandık dikkatini çekti. Yavaşça kolilerin arasından elini uzatıp sandığı, küçük ama güçlü parmaklarıyla kavrayıp kendine doğru çekti.  Doğa sandığın üzerindeki tozları yaş günü mumlarını üfler gibi bir seferde püskürtü ve Büyük bir merakla sandığı açtı. Sandığın içinde deri kaplı kalın bir defter buldu. Defterin üzerinde deriden kabartma bir kız resmi vardı. Doğa hayran hayran bu kabartma kızın saçlarına, yüzün e dokundu. Ne kadar güzel, kusursuz diye düşündü. Doğa defterin üzerindeki kilidi gittikçe artan bir merakla açtı ve ilk sayfaya bir çırpıda göz attı.</p>
<p>Toprak Kız’dan,  Doğa’ya  sevgilerle.</p>
<p>Doğa şaşkınlık içinde kaldı. Kimdi bu Toprak Kız? Beni nereden tanıyor? Diye düşündü.</p>
<p>Büyük bir merakla defteri okumaya başladı.</p>
<p>Yıllar yıllar önce kimsecikler yokken Toprak Kız Gaia, evrende yalnız başına yaşarmış. Uçsuz bucaksız bu yerde ne zaman, ne gök, güneş, ay, yıldızlar, ne mevsimler, ne de bir tek ses varmış. Her şey büyük bir sessizlik içinde dönermiş. Toprak Kızın canı çok ama çok sıkılıyormuş. Oyun oynayacak tekbir arkadaşı, dertleşecek bir dertdaşı yokmuş. Toprak Kız sıkılmış sıkılmış, sıkıntıdan öyle patlamış ki ağzından çıkan sesin şiddetiyle gök, saçlarından savrulanlarla güneş, ay ve yıldızlar oluşmuş…</p>
<p>Toprak Kız,  göğe bakınca göğün ortasında çok sevimli, yakışıklı masmavi gözlü bir oğlan görmüş. Oğlan, Toprak Kıza gülerek el sallıyor bir şeyler söylemeye çalışıyormuş. Toprak Kız bu gökteki gülen yüze Gök Oğlan adını vermiş.</p>
<p>Gök Oğlan Uranos diye seslenmiş.</p>
<p>&#8220;Hey Uranos, heyyyy,  heyyyyy Gök Oğlan&#8230;&#8221;</p>
<p>Toprak Kızın sesi, Gök oğlanın şimdiye kadar duyduğu tek sesmiş ve bu ses onu büyülemiş. O ses de yaşam, ölüm, neşe ve sevinç, korku ve güven varmış. Sesin büyüsü Gök oğlanın aklını başından almış. Fakat Gök oğlan aşk ve sevgi sözlerini bilmiyormuş. Toprak Kıza olan aşkını nasıl ifade etmeliymiş? Gök oğlan düşünmüş düşünmüş. Günlerce Toprak kızın peşinden ayrılmamış. Gök oğlan bu derdini gündüzleri güneşe, akşamları yıldıza, geceleri de aya anlatmış. Gelgelelim hiç biri ona sevgi sözcüklerini ,aşk dolu dizeleri  öğretememişler. Gök oğlanın derdine derman olamamışlar.</p>
<p>Gök Oğlan, Toprak Kıza olan sevgisini göstermek için bir yol aramış durmuş fakat derdine bir çare bulamamış. Gök Oğlan, öyle üzülmüş öyle üzülmüş ki gök mavi gözlerinden yaşlar akmaya başlamış. Göz yaşları öyle akmış öyle akmış ki yer yüzünde denizler, dereler, ırmaklar oluşmuş.</p>
<p>Gök Oğlan, Toprak Kıza olan sevgisini anlatmanın bir yolunu bulamadıkça sinirlenmiş, hırçınlaşmış, deliye dönmüş. Beyaz bulutların arasına mavi ışıklarını savurup, şimşekler oluşturmuş. Gök yüzünü öyle karartmış ki  herkes korkudan ses çıkaramamış. Toprak kız da  Gök Oğlanın bu öfkesinden korkmuş. Ama onun  gülen,mavi gözlerini anımsayıp, onun öfkesinin gelip geçici olduğunu düşünmüş…</p>
<p>Ortalık karanlık içinde kalmış. Güneş, yıldız ve ay bu durumdan kurtulmanın yolunu düşünmüşler, düşünmüşler Şafak Eos’tan yardım almaya karar vermişler. Gök  bulutlara sarılıp mışıl mışıl uyurken, her sabah göğün kapılarını doğudan açarak güneşe yol veren Şafak( Eos). Gül renkli yumuşak parmaklara sahipmiş. O güzel ve gönül alıcı sözler ustasıymış. Koşup ondan yardım istemişler. Şafak herkese yardım etmekten mutlu olurmuş. O, gecenin karanlığını bitirip aydınlığı başlatmaktan da hoşlanırmış. Arkadaşlarının ondan istediğini onları kırmamak için kabul etmiş ama Gök oğlanın öfkesinden de korkuyormuş…</p>
<p>Şafak Eos, Gök Oğlandan korkup bulutların ardına saklanarak yaklaşmak istese de başaramamış. Gök Oğlanın mavi mavi ışıldayan gözlerinden kaçamamış.</p>
<p>Gök oğlan, Şafağa “Buraya gel” diye yanına çağırınca, Ürkek ama kararlı bir sesle Gök oğlana yaklaşmış  yumuşak bir sesle ”isterseniz size aşk dizeleri öğretebilirim, sizde  aşkınıza kavuşabilirsiniz” demiş.</p>
<p>Gök Oğlan “kabul ama öğretemezsen sonuçlarına katlanırsın, seni cezalandırırım” demiş.</p>
<p>Gök oğlan uslu bir öğrenci gibi Şafağın anlattıklarını dikkatlice dinlemiş,  Şafaktan  aşkı ifade etmenin inceliklerini öğrenmiş&#8230;</p>
<p>Gök Oğlan, Gök yüzünden sevgi sözcükleri fısıldamış yeryüzüne doğru. Rüzgar, onun aşk sözlerini dalga dalga Toprak Kıza taşımış. Toprak kız ,Gök Oğlanın soluğundaki  aşk nağmelerinden etkilenmiş. Oda  Gök Oğlana Aşkını göstermek istemiş, saçlarına çiçekler takmış. Çiçekler, onu daha da güzelleştirmiş. Gök Oğlan da bu güzelliği taçlandırmak için,Toprak kızın saçlarına Gök kuşağından rengarenk bir toka takmış.</p>
<p>Toprak kız mutlu bir şekilde kollarını Göğe uzatmış. Fakat bir türlü Gök Oğlanın yüzüne,ellerine dokunamamış bu yüzden de çok üzülmüş. Gök Oğlan, Sevgilisinin daha fazla üzülmesini istemediği için Gök yüzündeki bulutları üfleyerek  onun yüzüne öpücükler kondurmuş.Toprak Kızın başını gelin başı gibi süslemiş…</p>
<p>Gök Oğlanla Toprak Kız mutlu Bir Aşk yaşamaya başlamışlar. Gökyüzünde her şey düzene girmiş. Güneş gündüzleri yeryüzünü ısıtmış aydınlatmış. Geceleri Yıldızlar yanıp yanıp sönmüş. Yer Yüzünde her köşe yeşermiş. Rüzgarlar tatlı tatlı sevgi dizelerini fısıldamış durmuş. Herkes mutluluk içinde hayatını sürdürmüş ta ki…..</p>
<p>DOĞAAAaaaa   Doğaaaaa…</p>
<p>Doğa babasının sesiyle, başını defterden kaldırdı. Babası onu çağırıyordu.</p>
<p>Doğa, kızım hadi in aşağı hava karardı, yemek hazır.</p>
<p>Doğa” Peki babacım”</p>
<p>Defteri dikkatlice yerine bırakır. Ama aklı hala gök Oğlanla Toprak Kızın maceralarındadır…</p>
<p>Ellerini Yıkayıp yemek masasına oturur. Yarın sabah Olmasını iple çeker…</p>
<p>Gece yatağa uzandığında, Gök Oğlanla, Toprak Kızın aşklarını, başlarından geçmiş maceraları ve  onları düşünürken gözkapakları yavaş yavaş kapanır.</p>
<p><strong>Fikret Doğan<br />
Datça Öykü Atölyesi<br />
01.01.2009 Datça</strong></p>
<div id="_mcePaste" style="position: absolute; left: -10000px; top: 1053px; width: 1px; height: 1px; overflow: hidden;"><!--[if gte mso 9]><xml> <w:WordDocument> <w:View>Normal</w:View> <w:Zoom>0</w:Zoom> <w:TrackMoves /> <w:TrackFormatting /> <w:HyphenationZone>21</w:HyphenationZone> <w:PunctuationKerning /> <w:ValidateAgainstSchemas /> <w:SaveIfXMLInvalid>false</w:SaveIfXMLInvalid> <w:IgnoreMixedContent>false</w:IgnoreMixedContent> <w:AlwaysShowPlaceholderText>false</w:AlwaysShowPlaceholderText> <w:DoNotPromoteQF /> <w:LidThemeOther>TR</w:LidThemeOther> <w:LidThemeAsian>X-NONE</w:LidThemeAsian> <w:LidThemeComplexScript>X-NONE</w:LidThemeComplexScript> <w:Compatibility> <w:BreakWrappedTables /> <w:SnapToGridInCell /> <w:WrapTextWithPunct /> <w:UseAsianBreakRules /> <w:DontGrowAutofit /> <w:SplitPgBreakAndParaMark /> <w:DontVertAlignCellWithSp /> <w:DontBreakConstrainedForcedTables /> <w:DontVertAlignInTxbx /> <w:Word11KerningPairs /> <w:CachedColBalance /> </w:Compatibility> <w:BrowserLevel>MicrosoftInternetExplorer4</w:BrowserLevel> <m:mathPr> <m:mathFont m:val="Cambria Math" /> <m:brkBin m:val="before" /> <m:brkBinSub m:val="&#45;-" /> <m:smallFrac m:val="off" /> <m:dispDef /> <m:lMargin m:val="0" /> <m:rMargin m:val="0" /> <m:defJc m:val="centerGroup" /> <m:wrapIndent m:val="1440" /> <m:intLim m:val="subSup" /> <m:naryLim m:val="undOvr" /> </m:mathPr></w:WordDocument> </xml><![endif]--><!--[if gte mso 9]><xml> <w:LatentStyles DefLockedState="false" DefUnhideWhenUsed="true"   DefSemiHidden="true" DefQFormat="false" DefPriority="99"   LatentStyleCount="267"> <w:LsdException Locked="false" Priority="0" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" QFormat="true" Name="Normal" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="9" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" QFormat="true" Name="heading 1" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="9" QFormat="true" Name="heading 2" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="9" QFormat="true" Name="heading 3" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="9" QFormat="true" Name="heading 4" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="9" QFormat="true" Name="heading 5" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="9" QFormat="true" Name="heading 6" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="9" QFormat="true" Name="heading 7" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="9" QFormat="true" Name="heading 8" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="9" QFormat="true" Name="heading 9" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="39" Name="toc 1" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="39" Name="toc 2" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="39" Name="toc 3" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="39" Name="toc 4" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="39" Name="toc 5" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="39" Name="toc 6" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="39" Name="toc 7" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="39" Name="toc 8" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="39" Name="toc 9" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="35" QFormat="true" Name="caption" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="10" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" QFormat="true" Name="Title" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="1" Name="Default Paragraph Font" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="11" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" QFormat="true" Name="Subtitle" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="22" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" QFormat="true" Name="Strong" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="20" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" QFormat="true" Name="Emphasis" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="59" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Table Grid" /> <w:LsdException Locked="false" UnhideWhenUsed="false" Name="Placeholder Text" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="1" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" QFormat="true" Name="No Spacing" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="60" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Light Shading" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="61" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Light List" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="62" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Light Grid" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="63" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Shading 1" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="64" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Shading 2" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="65" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium List 1" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="66" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium List 2" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="67" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Grid 1" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="68" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Grid 2" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="69" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Grid 3" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="70" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Dark List" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="71" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Colorful Shading" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="72" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Colorful List" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="73" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Colorful Grid" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="60" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Light Shading Accent 1" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="61" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Light List Accent 1" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="62" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Light Grid Accent 1" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="63" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Shading 1 Accent 1" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="64" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Shading 2 Accent 1" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="65" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium List 1 Accent 1" /> <w:LsdException Locked="false" UnhideWhenUsed="false" Name="Revision" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="34" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" QFormat="true" Name="List Paragraph" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="29" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" QFormat="true" Name="Quote" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="30" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" QFormat="true" Name="Intense Quote" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="66" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium List 2 Accent 1" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="67" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Grid 1 Accent 1" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="68" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Grid 2 Accent 1" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="69" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Grid 3 Accent 1" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="70" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Dark List Accent 1" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="71" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Colorful Shading Accent 1" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="72" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Colorful List Accent 1" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="73" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Colorful Grid Accent 1" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="60" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Light Shading Accent 2" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="61" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Light List Accent 2" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="62" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Light Grid Accent 2" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="63" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Shading 1 Accent 2" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="64" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Shading 2 Accent 2" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="65" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium List 1 Accent 2" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="66" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium List 2 Accent 2" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="67" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Grid 1 Accent 2" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="68" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Grid 2 Accent 2" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="69" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Grid 3 Accent 2" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="70" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Dark List Accent 2" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="71" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Colorful Shading Accent 2" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="72" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Colorful List Accent 2" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="73" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Colorful Grid Accent 2" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="60" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Light Shading Accent 3" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="61" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Light List Accent 3" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="62" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Light Grid Accent 3" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="63" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Shading 1 Accent 3" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="64" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Shading 2 Accent 3" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="65" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium List 1 Accent 3" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="66" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium List 2 Accent 3" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="67" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Grid 1 Accent 3" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="68" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Grid 2 Accent 3" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="69" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Grid 3 Accent 3" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="70" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Dark List Accent 3" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="71" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Colorful Shading Accent 3" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="72" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Colorful List Accent 3" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="73" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Colorful Grid Accent 3" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="60" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Light Shading Accent 4" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="61" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Light List Accent 4" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="62" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Light Grid Accent 4" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="63" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Shading 1 Accent 4" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="64" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Shading 2 Accent 4" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="65" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium List 1 Accent 4" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="66" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium List 2 Accent 4" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="67" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Grid 1 Accent 4" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="68" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Grid 2 Accent 4" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="69" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Grid 3 Accent 4" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="70" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Dark List Accent 4" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="71" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Colorful Shading Accent 4" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="72" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Colorful List Accent 4" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="73" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Colorful Grid Accent 4" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="60" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Light Shading Accent 5" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="61" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Light List Accent 5" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="62" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Light Grid Accent 5" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="63" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Shading 1 Accent 5" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="64" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Shading 2 Accent 5" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="65" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium List 1 Accent 5" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="66" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium List 2 Accent 5" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="67" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Grid 1 Accent 5" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="68" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Grid 2 Accent 5" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="69" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Grid 3 Accent 5" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="70" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Dark List Accent 5" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="71" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Colorful Shading Accent 5" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="72" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Colorful List Accent 5" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="73" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Colorful Grid Accent 5" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="60" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Light Shading Accent 6" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="61" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Light List Accent 6" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="62" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Light Grid Accent 6" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="63" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Shading 1 Accent 6" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="64" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Shading 2 Accent 6" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="65" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium List 1 Accent 6" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="66" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium List 2 Accent 6" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="67" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Grid 1 Accent 6" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="68" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Grid 2 Accent 6" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="69" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Medium Grid 3 Accent 6" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="70" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Dark List Accent 6" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="71" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Colorful Shading Accent 6" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="72" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Colorful List Accent 6" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="73" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" Name="Colorful Grid Accent 6" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="19" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" QFormat="true" Name="Subtle Emphasis" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="21" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" QFormat="true" Name="Intense Emphasis" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="31" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" QFormat="true" Name="Subtle Reference" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="32" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" QFormat="true" Name="Intense Reference" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="33" SemiHidden="false"    UnhideWhenUsed="false" QFormat="true" Name="Book Title" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="37" Name="Bibliography" /> <w:LsdException Locked="false" Priority="39" QFormat="true" Name="TOC Heading" /> </w:LatentStyles> </xml><![endif]--><!--  /* Font Definitions */  @font-face 	{font-family:"Cambria Math"; 	panose-1:2 4 5 3 5 4 6 3 2 4; 	mso-font-charset:1; 	mso-generic-font-family:roman; 	mso-font-format:other; 	mso-font-pitch:variable; 	mso-font-signature:0 0 0 0 0 0;} @font-face 	{font-family:Calibri; 	panose-1:2 15 5 2 2 2 4 3 2 4; 	mso-font-charset:162; 	mso-generic-font-family:swiss; 	mso-font-pitch:variable; 	mso-font-signature:-520092929 1073786111 9 0 415 0;} @font-face 	{font-family:Verdana; 	panose-1:2 11 6 4 3 5 4 4 2 4; 	mso-font-charset:162; 	mso-generic-font-family:swiss; 	mso-font-pitch:variable; 	mso-font-signature:-1593833729 1073750107 16 0 415 0;}  /* Style Definitions */  p.MsoNormal, li.MsoNormal, div.MsoNormal 	{mso-style-unhide:no; 	mso-style-qformat:yes; 	mso-style-parent:""; 	margin:0cm; 	margin-bottom:.0001pt; 	mso-pagination:widow-orphan; 	font-size:12.0pt; 	font-family:"Times New Roman","serif"; 	mso-fareast-font-family:Calibri; 	mso-fareast-theme-font:minor-latin;} .MsoChpDefault 	{mso-style-type:export-only; 	mso-default-props:yes; 	font-size:10.0pt; 	mso-ansi-font-size:10.0pt; 	mso-bidi-font-size:10.0pt;} @page Section1 	{size:612.0pt 792.0pt; 	margin:70.85pt 70.85pt 70.85pt 70.85pt; 	mso-header-margin:35.4pt; 	mso-footer-margin:35.4pt; 	mso-paper-source:0;} div.Section1 	{page:Section1;} --><!--[if gte mso 10]> <mce:style><!   /* Style Definitions */  table.MsoNormalTable 	{mso-style-name:"Table Normal"; 	mso-tstyle-rowband-size:0; 	mso-tstyle-colband-size:0; 	mso-style-noshow:yes; 	mso-style-priority:99; 	mso-style-qformat:yes; 	mso-style-parent:""; 	mso-padding-alt:0cm 5.4pt 0cm 5.4pt; 	mso-para-margin:0cm; 	mso-para-margin-bottom:.0001pt; 	mso-pagination:widow-orphan; 	font-size:11.0pt; 	font-family:"Calibri","sans-serif"; 	mso-ascii-font-family:Calibri; 	mso-ascii-theme-font:minor-latin; 	mso-fareast-font-family:"Times New Roman"; 	mso-fareast-theme-font:minor-fareast; 	mso-hansi-font-family:Calibri; 	mso-hansi-theme-font:minor-latin; 	mso-bidi-font-family:"Times New Roman"; 	mso-bidi-theme-font:minor-bidi;} --> <!--[endif]--></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-family: &amp;amp;quot;">Datça Öykü Atölyesi 01.01.2009 Datça           Fikret Doğan</span><span style="font-size: 10pt; font-family: &amp;amp;quot;"> </span></p>
</div>
<div id="crp_related"><h3>Benzer Yazılar:</h3><ul><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/baharin-ve-mevsimlerin-dogusu.htm" rel="bookmark" class="crp_title">Bahar&#8217;ın ve Mevsimlerin Doğuşu</a></li><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/sakal.htm" rel="bookmark" class="crp_title">Sakal</a></li><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/leonidov.htm" rel="bookmark" class="crp_title">Leonidov</a></li><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/kaybolan-insanlik.htm" rel="bookmark" class="crp_title">Kaybolan İnsanlık</a></li><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/ukkas-bin-mansur.htm" rel="bookmark" class="crp_title">Ukkaş Bin Mansur</a></li></ul></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hikayeyaz.com/toprak-kiz.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Elem Çiçekleri</title>
		<link>http://www.hikayeyaz.com/elem-cicekleri.htm?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=elem-cicekleri</link>
		<comments>http://www.hikayeyaz.com/elem-cicekleri.htm#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 09 Feb 2010 14:35:17 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Ezgi Umut]]></category>
		<category><![CDATA[aile hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[elem çiçeği]]></category>
		<category><![CDATA[elem çiçekleri]]></category>
		<category><![CDATA[gerçek hayat hikayesi]]></category>
		<category><![CDATA[gerçek hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[güldünya hikayesi]]></category>
		<category><![CDATA[güldünya öyküleri]]></category>
		<category><![CDATA[hayat hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[romantik hikayeler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hikayeyaz.com/?p=56</guid>
		<description><![CDATA[“Biliyor musun Selma Abla  şu  yataklardan bir tane almak isterdim. Hiç terletmezmiş diye yazıyor  etiketlerde.”
Yatağı ters yüz ederken böyle diyordu  genç kadın. Kızgın ütüyü basarken görenlerin otuz  yaşlarında sanacağı kestane saçlı, solgun yüzlü  kızın  gözlerinin derinliklerinde çakmak çakmaktı o, on altılı   yaşların  kıvılcımları.
“Yatak içinde yatana göre değişir Güldünya. Sen  [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>“Biliyor musun Selma Abla  şu  yataklardan bir tane almak isterdim. Hiç terletmezmiş diye yazıyor  etiketlerde.”</p>
<p>Yatağı ters yüz ederken böyle diyordu  genç kadın. Kızgın ütüyü basarken görenlerin otuz  yaşlarında sanacağı kestane saçlı, solgun yüzlü  kızın  gözlerinin derinliklerinde çakmak çakmaktı o, on altılı   yaşların  kıvılcımları.</p>
<p>“Yatak içinde yatana göre değişir Güldünya. Sen  rahatsan, mutluysan saman döşek  de en güzel  yataktır, kuru yer bile. Mutsuzsan en kralından yataklarda yat canım,  yine de rahat edemezsin. Hem bizim kocakarılar bize  yar etmez bunlardan  alsak da.”</p>
<p>Kendi  söylediklerini  onaylarcasına  başını sallayıp   önündeki yatağı ters yüz ederek buharlı ütüyle  etiketlerini  yapıştıran   Selma  Ablasına  baktı Güldünya. Başındaki yemeniden  kurtulmuş gibi duran kuzguni saçlarının arasında  yer  yer beyaz teller ışıldıyordu. Kaç yaşındadır acaba diye düşündü. On  sekizinde evlenmiş olsa üç çocuğu mu  vardı? Eh  yirmi beş bilemedin yirmi altı. Burnundan yanaklarını ayıran iki derin  çizgi ve kaşlarının ortasındaki derin kırışıklık çektiği dertlerin  belirteci gibi göründü gözüne Güldünya’ nın. Kendisi  de on sene sonra  böyle mi olacaktı, pis kokulu  dehliz gibi bir  imalathanenin karanlığında mı  tüketecekti onca yaşı, dökecekti onca teri&#8230; Hayır, hayır, burada en  fazla birkaç ay çalışacak. Zaten sigortası da yok. Hemşehrisi Memed’ini o  söz verdiği işe yerleştirdikten sonra çalışmayacaktı. Çocuklarını  yetiştirecekti. Bir düzine güzel çocuk canlandı eteklerini çekiştiren.  Tıpkı her akşam izledikleri o dizilerdeki gibi güzel bir evleri bile  olacaktı. Tabi yatak odasında da terletmeyen yataklardan. Hayallere  dalmak daha güzeldi gerçekleri yaşamaktansa. Hem belli mi olur günün  birinde tıpkı o dizilerdeki gibi&#8230;</p>
<p>“Kaç paradır acaba bu yataklar Selma Abla?”</p>
<p>“Ben sordum. Raziye’ye. Yeme içme tam beş ay  ücretini biriktir” dediydi.</p>
<p>“Tam beş aylık ücrete denkmiş ha, beş aylık  ücret?”</p>
<p>Hiç olmazsa bebek doğduktan sonra diye düşündü.  Hani şöyle rahat bir yatakta, kupür dantelli gecelik ve sabahlığına  bürünmüş,  mavi   satenden yumuşacık  yorganın altına  gömülmüş, tombul yastıklara yaslanıp başında kırmızı loğusa kurdelesi,  kucağında  minicik oğulcuğu  analığın  tadını çıkarmak ne güzel olurdu. Mehmed’i geliyor ve  yatağın baş ucundaki kırlenti dantelli  sallanan  iskemleye oturuyor. Güldünya’ya  ve minik  oğulcuğuna sevgi ile bakıyor. Memed’in getirdiği, çocuk doğurduğu için  getirdiği  bir kucak dolusu kar beyazı  şebboy, yanındaki etajerin üzerinde, Çanakkale’den  geçerken aldıkları, o çok sevdiği mavi kumlu  vazonun  içinde,  odayı misler  gibi  sarmış kokusu. Mehmed elini uzatıp oğulcuğunu okşuyor. Sonra tam elleri  sevgi ile Güldünya’ya uzanmışken  çukur gözlü,  sivri burunlu süpürgeli  cadı dikiliyor başlarına.  Hadi kalk, kalk  kızanım kalk, gelinin hası az  uyuyanıdır. Kocasından sonra kalkan gelinden hayır gelmez.</p>
<p>“Öyle bir kaynanam var ki ne yapsam, bizim için  güzel olan ne yapsam  gözleri yuvalarından  oynuyor.” dedi sıkıntıyla.</p>
<p>O da kızgın ütüyü  biyelere bastırdı hıncını alırcasına.</p>
<p>“Kız Gül,   benimkini kimse geçemez kıskançlıkta da, kötülükte de. Şöyle  çiçekli bir yatak örtüsü aldıydım pazardan Çin işi. Kadın resmen  kudurayazdı yahu. Düşün artık. Yatağımdaki örtüye de o karışacak.”</p>
<p>“Sahiden karıştı mı abla?” diye sordu Güldünya  boş bulunup.</p>
<p>Selma bu soruya biraz sıkılmakla beraber içini  dökmeden duramadı.</p>
<p>“Hem de ne karışmak. Gitmiş akşam oğluna  söylemiş.”</p>
<p>Tekrar ütüyü  bastı  hırsla.</p>
<p>“Ekmeğe para bulamazken bak savruk karın  paraları nasıl Salı Pazarlarında çar çur ediyor diye. Oğlunu  iyice doldurmuş. O gece yediğim dayağı   hiç unutmayacağım ah Güldünya.Oysa ne hayallerle almıştım o  çiçekli yatak örtüsünü. Çocuklar da ağladı. Büyük kızın gözüne tik  musallat oldu o dayak gecesinden sonra. Oğlan da  altına  kaçırıyor.Değer miydi bir yatak örtüsü için?”</p>
<p>Neyse ki  Güldünya henüz  böyle şeyler yaşamamıştı. Allahı’na bin kere  şükretti  içinden. Gerçi kocası sokaktan  gelince, daha dış  kapıda ayak sesleri duyulmaya başlayınca  bütün  gün gelini  ile  senli benli  olan anası, aniden suratını asıverirdi hani sanki bir şeylerle  küstürülmüş gibi. Mehmed de hemen sorardı:</p>
<p>“Anacığım ne yaptı  ne  söyledi gelinin sana?”</p>
<p>Önceleri hep şakacıktan soruyor sanmıştı ama  işin ciddiyetini tez zamanda kavramıştı.</p>
<p>“Sonra ne yaptı cadaloz biliyor musun?” diye  devam ediyordu Selma.</p>
<p>“Yok Selma Abla” dedi Güldünya, “Benim ki galiba  biraz daha iyi seninkinden ama birazcık.”</p>
<p>O anda bebek yeniden kıpırdandı. Yanaklarına al  bastı Güldünya’nın utancından görüldü mü diye.</p>
<p>“Oğlu beni döverken vurma kızanıma vurma diye  kendini yerler attı, başını duvarlara vurdu  cadaloz&#8230;”</p>
<p>“Herhal yaptığı hatayı anlamış kadıncağız”  dedi Güldünya.</p>
<p>“Kadıncağız ha? Ah kızım, sen bu kaynana  milletini tanımamışsın. Mahsus yapıyor. O vurma dedikçe oğlanı daha  fazla vurdu. O kendini duvarlara attıkça, oğlanı  daha  fazla tekmeledi. Bir de en küçüğe gebeydim.”</p>
<p>Tekrar ütüyü bastı başını sallayarak.  Kızgın ütüden çıkan buhardan yaşarmış gibi iki elem  damlası süzülmeye başladı yanaklarından aşağılara.</p>
<p>“Ağlıyorsun abla.”</p>
<p>Selma kareli işçi önlüğünün kolu ile göz  yaşlarını kuruladı.</p>
<p>“Haydi çok konuştuk. İşimize bakalım”</p>
<p>Şimdi bizim meraklı da gelir diye düşündü Selma.</p>
<p>Bebek yeniden pıtırdadı. Dört aylık artık, balık  gibi dönüyor karnında. Kıpırdadı teyzeleri bakın diyesi geliyor  Güldünya’nın. Fark ettiler  mi acaba? Selma  ablasına güveniyordu ama Raziye’ den korkulur. Raziye insanın ağzından  tatlı tatlı alır öğreneceğini, hele bir fark etmeye görsün.</p>
<p>“Benim rahmetli  adam   bir bilezik aldıydı  ikramiye ile de bizim cadının gözleri  anam bir  görecektin gitti gitti geldiydi.” diyerek kızıştırmaya çalıştı sohbeti  Raziye de.</p>
<p>Kadınlar  söylediklerine  ilgi göstermeyince Raziye ,  başka türlü girdi  konuya:</p>
<p>“Kız Güldünya sana bir şeyler oldu son günlerde  pek de ne bileyim pek de güzelleştin kız.</p>
<p>Ustabaşı gözünü alamıyor senden.”</p>
<p>Sahi ne zaman gelmişti bu Raziye   karısı sigara molasından? Amacı başka aslında. Ustabaşının  Güldünya’ya ilgi derecesini  öğrenecek aklı sıra  diye düşündü Selma.</p>
<p>Güldünya  başıyla hayır  işareti yaparken düşünüyordu. Söylese mi? Fırsatını kollayıp karanlık  koridorda kıstırdığını söylese mi? Loş sahanlıkta  ensesinden yüzüne doğru çarpan  alkol kokulu  solukları yeniden duyar gibi oldu Güldünya. Hele elleri ile arkadan  kavrayıp göğüslerine yapışmaya çalışınca nasıl da silkelemişti ızbandut  gibi adamı. Karnına ulaşacak da gebeliğini anlayacak diye yüreği  oynamıştı. Tanımazlığa gelmişti. Tanımış bilmiş olsa ustabaşının yüzüne  bakmaması gerekirdi.  Söylerse Raziye  yanlış anlar. Belki de hasetinden çatlar.  En iyisi ses çıkarmamak. Yoksa söylese mi?</p>
<p>Tam söyleyecekti ki vazgeçti. Bu Raziye karısına  pek de güven olmaz, bu gün böyle yarın öyle, yanar döner Raziye. Boşuna  Raziye konmamış adı. Sahi ya adını bilip de mi koyarlar insanların? Biz  ne koysak? Eliyle karnını ovuşturdu. Sonra hemen toparlandı, kuşkuyla  bakındı etrafına. Gören olmamıştır İşşallah. Daha bol bir şeyler  giymeli. Karnını da iyice kıstırmalı ki şişkinliği çıkmasın. Saçlarını  mı kestirse. Saçımı kestirdim de ondan öyle görünüyorum der yüzü  semirdikçe.  Kısa saçla hep tombul durur yüzüm.  Ama hiç kesmediğimi söylemiştim değil mi? Doğduğumdan beri makas  değmemiş demişti saçlarına.O zaman kısa saçın seni tombul gösterdiğini  nereden biliyorsun diye sormazlar mı? Yalanı meydana çıkacak. Saç  toplayan bir karı var mahallede, peruk yapan, ona satsa saçlarını.  Bebeğine şöyle reklamlardaki gibi  güzel bir yatak  alsa, kenarlarında tutunma yerleri olan. Bu yatakta anneannenin  hatırası var dese bebeğine büyüdüğü zaman. Ayaklanınca hop hop oynasa o  tahtalara tutunarak. Ya yataktan  düşerse. Dikkat  etmesi gerekir.  Biliyordu o gözü körolasıcana  yine her işlerine karışacaktı. Saçlarımı kestim diye oğlunu benden  soğutur mu?</p>
<p>Raziye hırıltılı bir sigara öksürüğü patlattı.  Baktı ki Güldünya ve Selma’da iş yok,</p>
<p>“Ablam sen oku da bizim gibi olma okulunu  bitirmeye bak” diye çaprazdaki ufak tefek en fazla on beşinde  duran sarı benizli, sarı kirpikli maviş    kıza seslendi .</p>
<p>Kız hiç sesini çıkarmadı. Oku oku diyorlar  okusam ne olacak? Zaten okutmazlar abilerim. Sivaslıların Emriye gibi  oku oku sonra eşekten beter bir  adama  düş, her şey bitsin diye düşünceye daldı.  Sözde Emriye’nin  kocası da  okumuş, ortayı bitirmiş. Önce dizi dizi çocuk dizdi  kadının karnı kucağı doldu doldu boşaldı. O dal gibi kız katana gibi bir  ucubeye dönüştü etleri pörsüdü, karnı kat kat kaldı, memeleri sarktı.  Sonra da  adam ortadan kayıp  oldu. İstanbul tarafında  görmüşler. Yanında  gençten bir kızla, arabalıdan inerken. Söylese miydim? Söylemek neye  yarayacak  Emriye’ yi üzmekten başka. Şurada yüz  yüze bakıyoruz her girişte çıkışta eve. Ya uydurduysalar? Belki de adama  sıktı birileri kurşunu, boşalttı ceplerini, kim bilir hangi ormanın  dibinde ölüsünü yemekte böcekler, kurt, kuş&#8230; Sağlık ocağına gelen  güzel gözlü genç doktoru düşündü sarı benizli kız. Tıpkı Memoli. Onun  gibi simsiyah saçlar. Yakışıklı mı yakışıklı.Uzun kirpiklerle süslü  güzel anlamlı bakan gözler.   Kalbi hızlı hızlı  çarpmaya başladı. “Yazamam Hanımanne” demişti nenesine. “Bu yeşil kart  geçersiz artık. Ama dur yanındaki güzel yüzlünün hürmetine sana şu  eşantiyonlardan vereyim neneciğim. Biraz olsun ağrılarını alır.”</p>
<p>Genç kız kıpkırmızı olmuştu göz aklarına kadar.  Evleri hemen sağlık ocağınla karşı karşıya. Ah bir  daha rastlayabilmek için neleri vermezdi ama sabahları evden öyle erken  çıkıyordu ki. Yedi buçukta başlıyordu sabah  vardiyası. Sonra akşamın yedisine kadar hatta fazla mesai deyip gece 12’ lere kadar  tutuyorlardı işte. Kim ses çıkaracak? Geçen gün kapıda yanına yanaşan  gür, kara  bıyıklı adamın söylediklerini  anlatmıştı. Raziye  Abla’ya.</p>
<p>“Sendikaya üye olun. Sırtınız yere gelmez.  Ücretinizi de geciktiremez o zaman işveren.” demişti adam. Evde abisine  söyleyince afakanlar başmıştı Ali Abisini.</p>
<p>“Hele bir daha o adamla görüş kız bacaklarını  kırarım vallahi. Askere gidiyorum diye havalanma sakın. Oralarda da  duyarsam gelir canına  okurum.  Bize  sigorta, sendika  değil para lazım duydun mu  dangalak para lazım.” Bir de kalkıp açık lisede okumak istediğini,  doktor olmak istediğini anlatacaktı abisine. Ağzını mühürledi  o günden sonra.</p>
<p>Ertesi gün usta başı işe başlamadan bütün  kadınları bir araya toplamış  on dakika mı yirmi  dakika mı beyinlerini yemişti. Kapıda  kara  bıyıklı düzen bozucularla konuştuğunu gördüğü her kim olursa olsun işten  atılacaktı. Molalar kısıldı. Bir tuvalet arası vermek isteseler  yüzünden düşen bin parça oluyor, biraz fazlaca kalsalar kıyameti   koparıyordu ustabaşı. Ama Raziye başka. Raziye’ye  gelince akan sular durur. O uzun sigara molalarına çıkar, beş vakte  ilave olarak.   Çantasında da her zaman filtreli  Amerikan sigaralarından.  Ustabaşı verdi bu paketi  diye de kasılarak dolanır, hava atar haspam. Neden kimseye değil de  Raziye Abla’ya. Parçaları tam zamanında teslim ettiği içinmiş. Herkes  işini onun  kadar eksiksiz yapmıyor mu? Bir daha  ona bir derdimi söylersem Arap olayım diye düşündü sarı benizli kız ve  Raziye’nin yılışık sorularını yanıtlamak için değil   ağzını  açmak, kafasını bile kaldırmadı.</p>
<p>.</p>
<p>“Of nefesim daralıyor.” diye bağırdı Güldünya.  Alkol kokulu soluklar ensesine yapışmış hiç bırakmıyordu Raziye’nin  meraklı sorusundan sonra.  Yüzü kızarmış alnında  boncuk boncuk terler fışkırıyordu ya  Raziye hemen  yanında bitti.</p>
<p>Bu tarafı da vardır diye düşündü yan tezgahtaki  soluk benizli  kız, yine  başını kaldırmadan , dedikoducudur fitnecidir ama en  önce yardıma koşan da hep Raziye abladır.</p>
<p>“ Kız Gül, sende bir tuhaflık var bu gün” dedi  Raziye.</p>
<p>“Var ya abla var.  Sabahtan beri midem kalkıyor.” Birden her şeyi berbat edeceğini  hissedip çabuk çabuk ekledi. “Akşam balık yedik de.”</p>
<p>“Oh Maşşallah!” dedi Raziye sırıtarak. “Hem  parasızız dersin hem de balık. Söyle kız lüfer mi palamut mu yediniz?”</p>
<p>“Ah abla ah bizim kayınvalide pazardan toplamış,  bütün gün tablada  bekleyip kokuşan balıkları.  Bir de yarı fiyatına aldım hamsiyi  diye  kasılıyordu oğluna.”</p>
<p>Allah affetsin beni diye geçirdi içinden  Güldünya. Raziye’nin olayı anlamaması için uydurmuştu bu yalanı. Yoksa  dün gece yine çorbaya talim etmişlerdi. Bunu uydurmuştu da benzerlerini  yaşamamış mıydı sanki? Yüklü olduğunu bile bile bozuk yiyecekleri  gelinine  kakalayan böyle bir cadaloza az bileydi  biçtiği pay. Evet evet yalan değil.</p>
<p>“Kız ne düşünüyorsun öyle kumru gibi?” diye  üsteledi Raziye.</p>
<p>“Biraz çıksam, temiz hava alsam?”</p>
<p>“Çık çık ben ustabaşıya söylerim.”</p>
<p>“Karşıdaki bakkaldan da ayran al!” diye seslendi  arkasından.</p>
<p>Getirip tıktılar onca zehirli bidonu buraya  bodruma. Sanki bahçede yer yok. diye söyleniyordu içinden. Sigara  odasında ustabaşıyla cilveleşirken görmüştü plastik fıçılarda taşınan  kimyasalları. Aslında bıkmıştı bu herife cilve yapmaktan da. Sırf işini  tutsun diyeydi yaptıkları. Bir kere yüz vermişti geri adım atmak demek  işten atılmak demekti. Bir an karşıdaki tezgahta çalışan soluk benizli  kıza ilişti gözü. Şu kız kadar okumuş olsaydı  buralarda sürünmezdi elbette.Akıl parayla değil a! Ama Raziyecik  diploma bile alamamıştı ilkokuldan. Hem evde bekleyen  felçli oğlu varken işini tutmaktan başka ne yapabilirdi?</p>
<p>Güldünya  tavana kadar  süngerlerin yığılı olduğu daracık koridorda ilerlerken içindeki  sıkıntı iyice basmaya başladı. Yürüdükçe sanki daha  bir uzuyordu koridor hiç bitmeyecek gibi. Kapıya doğru yaklaşınca mide  bulantısı iyice arttı. Kesif bir kimyasalın buğusu sarmıştı bu bölgeyi.  Kapı yanında yığılı  plastik  bidonları gördü. Ne zaman yığmışlardı onca bidonu oraya. Sabah yoktular  değil mi?  Kapının sürgüsünü açarak küçük  sahanlığa çıktı. Neden içeriden sürgülüyorlar kapıyı bir türlü akıl  erdiremiyordu. Ya bir şey olsa deprem filan. Olmayacak şey mi? Geçen  akşam televizyondaki programda öyle konuşmalar duymuştu ki bütün gece  bir oraya bir buraya dönüp durmuş, bit pazarından alınma   eski karyolanın gıcırtısından ne kendini ne de Memed’ini  uyutmuştu, huzursuzluktan. İyi ki tek katlı bir gecekonduda  kalıyorlardı. Deprem proşöförüne göre bütün evler güvensizdi ama  Güldünya düşünüyordu da bir sürü katın altında kalmak başka tek bir  çatının başına  yıkılması daha başka. Proşöför ne  demişti ama? Hepsi de tehlikeliymiş. Çadırda mı yaşayacaklar?  Düğmeye dokundu ama ışıklar yanmadı. Karanlık  merdivenlerden küf kokulu  duvarları elleye  yoklaya yukarı çıkıyordu yavaş yavaş. Oysa apartmanın giriş katında  otomatikler yanıyordu.</p>
<p>“Namussuz, ırz düşmanı!” dedi. Mahsus tamir  ettirmiyor ışıkları. Karanlıkta inerken geçen gün uğradığı sataşmayı  hatırlayınca yeni bir sıkıntı dalgası ve ter boşandı hücrelerinden ve  bebecik bir tekme daha attı. Doktor tam bilemedi diye düşündü apartman  sahanlığında  duraklayarak. Bu bebek hareket  ettiğine göre üç aylıktan fazla olmalıydı. Daha kaç ay çalışabilir?  Karnı iyice şişince kesin çıkarırlardı işten. Hem parası kesilecek, hem  de bütün gün evde o nefret ettiği kadınla yüz yüze yaşayacak. Giriş  kapısından hızla giren bir çocuk güm diye karnına çarpacakken, geri  çekilerek kendini kolladı. Apartmanın arkasındaki küçük bahçe arabalarla  doluydu. Yukarıdaki pencereden  yarı beline kadar  sarkmış yorgun, dünyadan  bezmiş gibi görünen  bir kadın sesi.</p>
<p>“Allah belanı versin, Allah belanı versin  senin piç kurusu ” diye çığlık çığlığa   ileniyordu  aşağıdaki salya sümük ağlayan  çocuğa. Çocuk daha çok  ağlayıp zırlıyor ve tekrar  tekrar zile basıyordu. Acaba annesi miydi bu kadın  çocuğun?    İki adımlık basamağı inip girişteki bahçe  duvarına dayandı. Gözü karşıdaki bakkalın camekanlı  dolabına kaydı. İçecekler, kolalar, meyve suları dizi dizi. Yutkundu.  Ayran iç demişti Raziye ablası ama para mı var? Gözü kör olsun bu  parasızlığın.</p>
<p>Yoksa çocuk sahibi olmak için acele mi  etmişlerdi. İlk kez böyle düşünüyordu. Hangi anne çocuğuna böyle sözler  söyler ve ilenir. Demek ki kadıncağız çok bunaldı bir şeylerden. Birden  bağıran kadının  dairesinde  salonun   baş köşesindeki koltuğa kurulmuş,  yaşlı bir Hanımağa  canlandı  gözünde. Yanında hepsi de  Huriler  gibi uçuşan  üç dört kumanın   hizmet  verdiği bir cadı kaynana. Penceredeki sinir küpü olup kurumuş kadın,  besbelli ki beş parmağın  ilki, ilk   gelin olmalıydı, nasıl çileden çıkmasın? Acaba o evde de bu  yataklardan var mıdır? Ama Selma ne demişti: İstersen kraliçe  yataklarında yat mutsuzsan rahat edemezsin. O zaman tüm o reklâmlar,  hepsi bir kandırmaca değil miydi?   Aslında  kaygılıydı. Memed’in üzerine bir kuma getireceğinden korkuyordu. Kaç yıl  olmuştu bir türlü bebek yok. Bir gece duymuştu annesinin ona sözüm ona  fısıldayışını. Bu gelin çocuk vermezse sana,  Erzurum’dan   hem de dindar, namuslu  güzel  bir kız varmış onu getireceğim diyordu annesi. Pis cadaloz. Sanki  Güldünya namussuzdu da. Ensesinde alkol kokusu peydahlanıp kaba eller  vücudunu sıkıştırmaya başlayınca nasıl da atmıştı dirseğini herifin  böğrüne. Bunu mu anlatması gerekiyor namuslu olduğunu ispatlamak için.  Sanki kadın  kendisi evlenecek.  Mehmed’in yanıtını duyamamıştı ama kocamış  cadının  ille de kendisine  duyurmak için konuştuğunu  ancak şimdi biraz düşününce anlıyordu. İyi de tüm  yaşamı bu kadının yaptıklarını nasıl geri püskürteceğim kaygısıyla mı  geçecek? Yaşamda yapılacak daha güzel şeyler de olmalı. Biraz okuma  bilirdi. Kitap okumak isterdi hep. Sinemalara tiyatrolara gitmek  isterdi.Bir müzik aleti bile çalmak isterdi. Mesela mandolin. İlkokul  öğretmeni Ayşe Hanım  ne güzel ezgiler çalmıştı  mandolinle bir keresinde. Sonra güzel yemekler yapacak, kremalı  pastalar, börekler yapacak, başında kimse dır dır  etmeden. Yutkundu.  Elleri ile saçlarını tarıyor  gibi yaptı. Saçları  dayanılmaz geliyordu son  günlerde. Boynu ağrıyordu saçların ağırlığından.  Kestirmeli.  Keşke üç sene önce saçları kestirtecekler korkusundan okulu  bırakmasaydı. Kestirince  anasının kınalı  saçlı kuzusu olmaktan çıkacağını düşünmüştü hep.  Anacığının ince beyaz parmaklarının izini taşıyan saçları kestirmek onun  son hatırasını da atmak gibi geliyordu o çocuk kavrayışıyla. Onu  kandırmışlardı.  Bak işte şimdi kestirmeyecek mi?  Ama onu kandırmak için bir bahaneymiş bu saç kestirme olayı. Şimdi  anlıyordu.  Bahçedeki iğde ağacı yeni sürgünler ve  tomurcuklar vermiş. Ötedeki erik ağacı beyaz bir gelin gibi  çiçeklerle bezenmiş. Elem çiçekleri diye düşündü,  gelin çiçeği değil elem çiçeği hepsi.</p>
<p>Apartman basamaklarında evcilik oynayan iki  küçük kıza takıldı gözü. Küçücük bir kilim parçasının üzerinde evcilik  oynuyorlardı. Zaman değişmişti artık. Bir evde olabilecek tava, tencere,  tuvalet aynası, yatak odası takımı, koltuklar&#8230; ne varsa hepsinin  küçücük plastikten oyuncakları yapılmıştı. Ne güzel dedi. Şimdi çocuk  olmak varmış. Bir kolu her zaman  kopan  plastik bebeğini anımsadı. O bebek yüzünden, o ikide  bir kopan kol yüzünden evcilikten nefret etmişti küçükken.   Ama kendi bebelerine en güzel oyuncakları alacaktı. Tabii ki  çalışarak.Sonra da onları okutacaktı. Okumaları için ellerinden geleni  yapacaktı.  Kendi durumuna güldü. On yıl sonra  Selma Ablasından bin beter olurdu o kadar çocukla. Memlekette kalıp o  zengin ağanın oğluyla evlense miydi?  Ama  okuyacaktı. Onun için gelmemiş miydi İstanbul gurbetlerine, parasız  yatılıya, yüreğinde yitirdiği anasının acısı sıcakken, sıcacıkken.  Daha orta ikideydi ki  kanına  girmişlerdi yengesigiller. Okullar açılıp arkadaşları okula giderken o  da gerdeğe girmişti. Bunu neden yaptılar diye çok  düşünmüştü.  Oysa kendi kızlarını lisede okutuyorlardı. Belki hafta sonları onlara  evci çıktığında  verdikleri bir kap yemek  batmıştır gözlerine, belki de kendisinden kurtulmak istediler. Selma  ablaya anlatınca evlilik hikayesini kızım onlar seni satmışlar başlık  parası almışlardır deyivermişti de üç gün onunla konuşmamıştı. Bunu bir  gün soracaktı Memed’e.</p>
<p>Derin derin soluklandı birkaç kez.   Apartmanın kapısını itip içeri girdi. Birden birkaç ay önce üç  katlı bir binanın bodrum katındaki çekyat  imalathanesinde,  gece mesaisinde  çıkıp- kaç kişiydi   dört mü beş mi-  kadının ölümüne neden  olan yangın haberi  geldi hatırına nedense. İkisi  yanarak ölmüş, kömüre dönüşmüş, diğer kızlar da yoğun duman  zehirlenmesinden. Tepeden tırnağa ürperdi.  İşçi  kızlardan biri de gebeymiş üç aylık. O zaman altı kişi ölmüş olmuyor  muydu?  Yazık yazık diye söylendi. Üstelik çocuk  yaşta kızlar çalışıyormuş o imalathanede. Birden buruk bir gülümseme  sağanağına tutuldu.  Kendisi de çocuk sayılmaz  mıydı? Televizyonda duymuştu. Sıfır on sekiz yaş arası herkes çocukmuş  insan haklarına göre. Eliyle karnını okşar gibi yaptı.   Sonra  yine aynı yoldan gerisin geriye,  o kesif  tiner kokulu  mahzenin  giriş kapısına  doğru inmeye  başladı duvarlara tutunarak.</p>
<p><strong>Ezgi Umut</strong></p>
<div id="crp_related"><h3>Benzer Yazılar:</h3><ul><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/evdeki.htm" rel="bookmark" class="crp_title">Evdeki</a></li><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/arabalar-bes-kurus.htm" rel="bookmark" class="crp_title">Arabalar Beş Kuruşa</a></li><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/gunese-yazi-yazilmaz.htm" rel="bookmark" class="crp_title">Güneşe Yazı Yazılmaz</a></li><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/kaybolan-insanlik.htm" rel="bookmark" class="crp_title">Kaybolan İnsanlık</a></li><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/herkes-kendini-yasar.htm" rel="bookmark" class="crp_title">Herkes Kendini Yaşar</a></li></ul></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hikayeyaz.com/elem-cicekleri.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Mor Kalem</title>
		<link>http://www.hikayeyaz.com/mor-kalem.htm?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=mor-kalem</link>
		<comments>http://www.hikayeyaz.com/mor-kalem.htm#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 09 Feb 2010 14:22:02 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Fikri Uzun]]></category>
		<category><![CDATA[cumhuriyet öyküleri]]></category>
		<category><![CDATA[edebi hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[fikri uzun hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[fikri uzun öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[gerçek hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[hayat hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye oku]]></category>
		<category><![CDATA[köy hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[köy ilkokulu]]></category>
		<category><![CDATA[köy okulu]]></category>
		<category><![CDATA[ödüllü hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[öykü oku]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hikayeyaz.com/?p=53</guid>
		<description><![CDATA[ Cumhuriyet öncesi her hangi bir okul  olmadığı gibi, Cumhuriyet’in kurulmasından sonra da Merkez Ortaköy ve  çevresinde “yeni yazıyla” öğretim yapan bir okul yoktu.
Oğlunu “okutmayı” aklına  koydu Topal Bayram. Cumhuriyet yönetimi ve okuma yazmanın önemini  kavramıştı.
“Hele  bir büyüsün” dedi.
Ankara Çubuk  ilçesinde nal-mıh, urgan-bez satardı. Bir ev tutacak, oğlunu yanına [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong> </strong>Cumhuriyet öncesi her hangi bir okul  olmadığı gibi, Cumhuriyet’in kurulmasından sonra da Merkez Ortaköy ve  çevresinde “yeni yazıyla” öğretim yapan bir okul yoktu.</p>
<p>Oğlunu “okutmayı” aklına  koydu Topal Bayram. Cumhuriyet yönetimi ve okuma yazmanın önemini  kavramıştı.</p>
<p>“Hele  bir büyüsün” dedi.</p>
<p>Ankara Çubuk  ilçesinde nal-mıh, urgan-bez satardı. Bir ev tutacak, oğlunu yanına alıp  okutacaktı.</p>
<p>Köyde okul yoktu. “Mektep” zamanı gelen çocuklar,  mahalle  mektebine gidiyordu. Mektebe gitme yaşı gelmeyen, mektebe gidemeyen  çocuklar, kendinden<strong> </strong>önce gidenlere imrenir, bir an önce  büyüyüp kendisi de mektebe gitmeyi arzulardı.</p>
<p>Kuranı öğrenmeli, ağzı dualı olmalı, öte dünyada annesine babasına  ve yakınlarına cennetin kapısını açmalıydı.</p>
<p>Mektep zamanı gelmeyince hoca  mektebe koymaz, onlar da gidemezdi. Hava sıcaksa sokakta harmanda,  soğuksa, ahırda ağılda oynarlardı.</p>
<p>Davar ağılında oyun oynadıkları, her yanını pire sarıp eve geldiği  gün, ninesi çardakta giysilerini tümden değiştirip evden çıkartmadı.  Giysilerini kazana atıp ocakta kaynattı.</p>
<p>Kavurga kavurdu, dibekte dövdü, kavut yaptı, pişirmek amacıyla  kesip içini boşalttığı kabağın çekirdeklerini ayıkladı, sobanın üstünde  kavurup, tırnaklarıyla soydu, torununa yedirdi.</p>
<p>Onu evde eyledi.(oyaladı)</p>
<p>“Oğlumun mektebe gittiği günü görür müyüm ki?” dedi içinden</p>
<p>Günler, günlük işlerle gelip geçti.</p>
<p>Torunu, bir iki yıl içinde boy attı, bebeklikten kurtulup, “çocuk”  oldu.</p>
<p>Yuyup, aruca (arıca) giysi giydirdiği  gün; torununun iki kolundan tuttu, önüne çekti:</p>
<p>“Ay oğlum seni mektebe vereceğim” dedi.</p>
<p>Mektebe vermenin okumaya başlamak olduğunu biliyordu. Sevindi,  ninesinin boynuna tırtıl gibi sarıldı.</p>
<p>Koca Ayşe, bir kabağın yanına iki hamullu (bazlama) ekmek koydu,  hiç kullanılmamış ön bezine sardı, torununu sırtına bindirdi,  Merkez Orta Köyün İmam Mahallesine gitmek için yola  çıktı.</p>
<p>Hoca keşiği sırası  İmam Mahallesindeydi. Keşik hangi mahallede ise, hoca çocukları o  mahallede okuturdu.</p>
<p>Ninesi torununu  sırtına bindirmeyi, torunu da ninesinin sırtına binmeyi severdi.</p>
<p>Koca Ayşe; yaşlı, iri yarı, dinç birisiydi, Olur olmaz yükten  etkilenmezdi.</p>
<p>Koca Ayşe’nin bir  elinde poğ, öteki elinde değneği, ara sıra değneğe dayanarak yürüdü.  Gücü yerindeydi de yürürken iki büklüm yürürdü.</p>
<p>Uzuncuğun sırtından sıyrılıp düşme tehlikesi yoktu.</p>
<p>Ninesinin sırtına upuzun  yattı, boynundan sarıldı, başını iki omzu arasına yatırdı, beşik gibi  sallanan ninesinin sırtında, uyumadan “mektebin” önüne geldiler.</p>
<p>Mektep, tek katlı, tek delik tek camlı, duvarları üst üste ağaç  diziliydi. Üst üste dizilen ağaçları güneş yakmış, ağaçlar çatlatmış,  sarıçam ağaçları, koyu kahverengine dönüşmüştü.</p>
<p>Koca Ayşe, torununu sırtından indirdi, kendine çeki düzen verdi,  tek eliyle torununun yüzünü sildi, elinden yapıştı, mektebin kapısından  içeri girdiler. “Talebeler” onlara, Uzuncuk hocaya baktı.</p>
<p>Hoca; derli toplu aksakallı, sevecen biriydi.</p>
<p>Koca Ayşe, poğu hocanın önüne yere koydu. Oldukça kibar, yumuşak  bir ses tonuyla: “Hoca Efendi; gayrı mektebe başlatalım.” dedi.</p>
<p>Torunu, ninesinin eteklerinden yapışmış, kafasını bacağına  yaslamıştı.</p>
<p>Hoca, belli belirsiz  gülümsedi, kafasını iki kere aşağı yukarı oynattı.</p>
<p>Adını sordu:</p>
<p>“Uzun” dedi. Hoca,  soyadını sormadı. O zamanlar soyadı önemli değildi.</p>
<p>Ninesi elini bırakınca, o da gitti, önceden çoğunu tanıdığı  çocukların arasına diz üstü oturdu. Onlar gibi sallana-sallana, bağıra  bağıra okumağa başladı.</p>
<p>Mektebe çabuk  alıştı.</p>
<p>Günler geçti, namaz  surelerinin bir bölümünü öğrendi. Daha önceki yıllarda gelenler,  Mushaf’ı okuyor, herkes onlara hayranlıkla bakıyordu.</p>
<p>Sırayla namaz sureleri öğrenilir, sonra  Mushaf’a  geçilirdi.</p>
<p>Her öğrencinin  sabakı (ders konusu) başka olurdu.</p>
<p>Sırası gelen hocanın önündeki mücürenin (küçücük masa) önüne diz  üstü oturur, ders konusu ne ise okur, bilirse, hoca ona “geç” der, bir  ileriki konu ne ise, ondan bundan o konuyu öğrenmeye çalışır, hoca da  eksiklerini tamamlardı.</p>
<p>Eğer “talebe”  dersini bilemediyse, hoca ona: <strong>“Öğren de gel</strong>” derdi. Bu  lafı işiten, o gün için o sabaktan (dersten) kalmış demekti.</p>
<p>Sabahtan öyleye kadar derse ara verilmez, sallana-sallana,  bağıra-bağıra herkes dersini okurdu. Hoca; bağırana, sallanana kızmaz,  okumayıp birbirini dürtükleyene sessiz oturana kızardı. Kimi zaman önüne  çağırır, “âlemi ibret” için tekme tokat döver, kimi zaman da ucu eğri  uzun sopasıyla dıdıklardı. Ucu gagaya benzeyen sopayla gagalanmak,  cezaların en “ehveniydi”. Daha, falakaya yatırılmak, tek ayaküstünde  saatlerce dikilmek, bacakların arka büküntü arasına yarılmış odun koyup  diz üstü oturmak vardı.</p>
<p>Çişi gelen, istediği  gibi dışarı çıkamazdı. “Çetele” duvarda asılıysa, çeteleyi eline alıp  dışarı çıkar, uygun bir yere çişini yapar dönerdi. Öğrenciler için  yapılmış, ya da ayrılmış tuvalet yoktu.</p>
<p>İki kişi birden dışarı çıkamazdı. Dışarı çıkan, cetvele benzeyen,  duvardaki çeteleyi eline alıp çıkardı. Çetele gelip duvara asılmadan bir  başkası dışarı çıkamazdı. Daralsa bile, çetelenin gelmesini beklemek  zorundaydı.</p>
<p>Gidiş gelişleri hoca  denetlerdi.</p>
<p>Hocanın bulunduğu  mahallenin “talebeleri” yemeklerini evlerinde yer, öteki mahalleden  gelenler azıklarıyla gelirlerdi. Azıklarında; ekmekten başka, katık  olurdu. Katıkları da: Üzüm, incir, kaya şeker, ekşi pekmez gibi  yiyeceklerdi.</p>
<p>Katığı olanlar  açıktan, olmayanlar gizli saklı yerlerde yerlerdi.</p>
<p>Kaya şekeri ısırılıp çabucak tüketilmez, bir ekmekten ısırılıp,  dişleri ile iki parmak arasındaki şekerden azıcık kazınırdı.</p>
<p>O zamanlar kesme şekeri yok, kaya gibi “kaya şekeri” vardı. Kahve  pişirmek, şerbet kaynatmak için, çekiç ya da keser tüğtüsü ile  kırılırdı.</p>
<p>Başka yiyeceklerde  tatlı yerine, şeker değil pekmez kullanılırdı.</p>
<p>Mushaf’ı okuyanların elinde; ağaçtan yontulmuş, oyularak işlenmiş,  ”Güdecek” dedikleri bir araç vardı. Mushaf’ın satırlarını onunla güderek  okurlardı.</p>
<p>Uzuncuk, o  güdeceklerden birisini aldı, baktı, kokladı. Kokusuna bakılırsa,  ardıç ağacındandı.</p>
<p>Kime yaptırdıklarını araştırdı, “Kara Mıstık’a” yaptırmışlardı. Onu  tanıyordu. Birlikte davar güderlerdi.</p>
<p>Kara Mıstığa gitti.</p>
<p>“Bana da bir  güdecek yapıver” dedi.</p>
<p>“Mushaf’a geçince  yapıveririm” dedi,Kara  Mıstık’ta.</p>
<p>Hiç ummadığı bu yanıt karşısında çok üzüldü.</p>
<p>Mushafa geçemedi ama  güdeceğin daha iyisini  kendisi yaptı.</p>
<p>Okulda, “peştahta”  denen uzun sıraların önünde; çul minder ya da tuz ekip kurutulmuş davar  derisinin üstünde dizüstü otururlardı. Bacağını çeken, yorulan sıkılan  olmaz, olsa da belli etmezdi.</p>
<p>Ninesi hocaya  vereliden beri, iki yılda namaz surelerini zor öğrendi. Zaman-zaman  hocanın verdiği “nasihatleri” hiç unutmadı.</p>
<p>Sofrada hapşırmadı, usluya karşı gelmedi, büyüğünden su istemedi,  karşısındaki ona bilgi verirken, ya da bir laf anlatırken esnemedi,  başkasında olmayan yiyecekleri, olmayanın gözü önünde yemedi, ekmeği  yere atmadı. Elini yüzünü yıkarken suyu sıçratmadı. Tutumlu oldu.</p>
<p>Küfür etmenin günah olduğu tembihini tutamadı.</p>
<p>Babası, kendi anlatımıyla: “Yedi  yaşından beri gurbette” idi. Dedesinin dedesinden bu yana, Ankara,  Çankırı çevrelerinde, ilçelerinde ve köylerinde nal-mıh, urgan, bez  satarlar, aylardan sonra köylerine gelirlerdi. Babası da, dedelerinin  izinden gitti.</p>
<p>Uzuncuk,  babası köye geldiğinde, ardından omzuna, önünden kucağına atlar hasret  giderirdi.</p>
<p>Topal  Bayram, köyün içini gezdi dolaştı, eve geldi. Yanan sobanın yanı  başındaki sedire sırtüstü uzandı. Eşi Şerif kadın, hamur kesmiş,  pişirmek için büyük tencereyle ocağa koyduğu suyun kaynamasını  bekliyordu. Uzuncuk babasının karnına yüz üstü yattı. Herkeste olmayan  akça gömleğinin akça düğmelerini oynadı. Babası da elleriyle oğlunun  saçlarını okşuyor, “Altunum” diyerek seviyordu. Oğlunun saçları o  yıllarda altın rengine yakındı. Babası için de oğlu, altın kadar  kıymetliydi.</p>
<p>Babası bir ara  doğrulmak istedi, Uzuncuk anladı. Babasının karnından, kalktı. Babası da  doğruldu oturdu. Oğlu, sedirin dibinde ayaktaydı. Babasının kalkıp ne  yapacağını izliyordu.</p>
<p>Topal Bayram,  yattığı sedire bağdaş kurup oturdu, yutkundu, oğlunun yüzüne baktı.  Elini lacivert ceketinin iç cebine atarken: <strong>“Seni okutacağım</strong>”  dedi. Oğlu bir şey anlamadı. Zaten okuyordu.</p>
<p>Baba, cebinden çıkarttığı bir tomar kâğıtların arasından, sayfaları  az yazılmış bir cep defteri çıkarttı, eşelediği kâğıtlar arasından  bulduğu yarım kalemi, defterle birlikte oğluna verdi: “Hocaya selam  söyle, sana yeni yazıyı öğretsin” dedi.</p>
<p>Oğlu, yine anlamadı. Yeniden, yeni bir şey gibi kavramlar da geçti  aklından.</p>
<p>Kalemle defteri,  kara bez çantasına koyan oğlu, ertesi günü mektebe varınca, sırası gelip  hocanın önüne diz üstü oturduğunda, sabakına başlamadan:</p>
<p>“Hocam babamın selamı var. Bana yeni yazıyı öğretecekmişsiniz.”  dedi. Hoca bozuldu,</p>
<p>“Ne, ne?” dedi.</p>
<p>“İkisini de hocam” dedi. Hemen toparlayıp, hocayı daha fazla  kızdırmamak için.</p>
<p>“Babana selam söyle,  iki karpuz bir koltuğa sığmaz” dedi.</p>
<p>Söylemek istediği gerçek anlamı değil de, iki karpuzun bir koltukta  taşınamayacağını anlamıştı.</p>
<p>Köye geldiğinde,  olanları babasına anlattı. Babası güldü:</p>
<p>“Ben onunla konuşurum” dedi.</p>
<p>Verdiği kalem ve defteri istedi.  Uzuncuk  verdi.</p>
<p>Topal Bayram kaleme baktı, ucu  kütelmişti. Deftere baktı, bir iki yaprağına çizgi çizilmişti.</p>
<p>“Heh, bak işte böyle yazacaksın” dedi.</p>
<p>Yeleğinin cebinden, zincirle beline bağlı Tosya Çakısını çıkarttı,  kalemin ucunu kalemtıraşla açmış gibi açtı. Defterin temiz sayfasına  harfler yazdı. Birkaç kez okudu. Deftere yazdığı harflerin dördü üstte  noktasız, dördü altta noktalıydı.</p>
<p>Babasının, defterine yazdığı bu harflerin sesli harfler olduğunu  daha sonra anlayacaktı.</p>
<p>Okulda da, hoca  yirmi dokuz harfi yazıverdi cep defterine. O mor kalemle. Uzuncuk ta, o  harflere bakarak bir kaç kez yazdı, cep defterine.</p>
<p>Kimsede; kalem, defter, kâğıt yoktu.</p>
<p>Mektebin tüm “talebeleri” kalem ve defterine imrenir, bir çizgi  çekebilmek için, dakikalarca yalvarır, ya da sıra ya girip sıra  beklerlerdi.</p>
<p>Kalem; okulun el  elmasıydı.</p>
<p>Önce en iyi  anlaştıklarına, en yakınlarına, daha sonra da öteki çocuklara çizgi  çizdirir, onların gönlünü alınca da babası ve hocasının defterine  yazdıkları harfleri yazardı.</p>
<p>Ucunu ıslatınca,  kalem daha belirgin ve patlıcan renginde yazıyordu.</p>
<p>Yarım kalemin dış yüzeyi de mor renkteydi.</p>
<p>Dil ucuyla ıslatılınca, daha belirgin ve renkli yazdığını kimseye  söylemese de, sezmişlerdi.</p>
<p>Kürt Halit; muskayı  öyle yazardı. Belki de ondan gördüler.</p>
<p>Sonunda Uzuncuk, ıslatarak çizgi çekmeği yasakladı. Yasaklamazdı da  ucu çabuk bitiyordu. Kaşla göz arasında, ne edip-edip ıslatır, çizgiyi  öyle çekerlerdi. O’ da kızar, ellerinden kalemini çeker alırdı.</p>
<p>En iyi gözetip koruduğu kalemiydi.</p>
<p>Harfleri öğrenmiş, hocanın deyimiyle: “iş, harfleri çatmaya”  kalmıştı.</p>
<p>“Böyle olmaz, madem  öğreneceksen bir alfabe aldır” dedi hoca. Nasıl bir şey olduğunu da  anlattı.</p>
<p>O’ da bir alfabe  edindi.</p>
<p>Alfabenin ilk  sayfasında, Atatürk ve evlatlığı Ülkü’ nün resimleri vardı. İlk okuma  sayfasında da</p>
<p>AT  – AT</p>
<p>TUT-TUT yazıyordu. Ön ayağının tekini  kaldırmış bir beygir resmiyle, topu atmak üzere olan bir çocuk ve  tutmaya hazır olan bir başka çocuğun resimleri vardı. A ile T nin AT  olduğunu hoca öğretti, Uzuncukta anladı.</p>
<p>Hoca her gün bir sayfa verir, önce kendisi birkaç kez okur, sonra  da ezberlemesini isterdi. Verdiği sayfayı okuyabilirse geçer, okuyamazsa  öğrenip de gelirdi.</p>
<p>Bir günde bir ders  alma hakkın vardı. O’nun için bir günde bir sayfa verirdi. Hoca: okutup  dinledikten sonra, bir daha dinlemez, ertesi güne kalırdı.</p>
<p>Hemen her gün bir sayfayı yazıp okudu.</p>
<p>Alfabedeki sayfaların okuması ve yazması bitti. Uzuncuk ta Okumayı  yazmayı öğrendi. Alfabenin son sayfasında:</p>
<p>“Karga- karga  gak dedi</p>
<p>Çık şu dala bak dedi,</p>
<p>Çıktım  baktım o dala</p>
<p>Bu karga ne budala” diye başlayıp</p>
<p>“Müjde  alfabe bitti.” Sözleriyle biten tekerleme vardı. Alfabeyi yazması,  okuması bitti. Uzuncuk ta, okumayı yazmayı “söktü”.</p>
<p>Okuma yazmayı öğrendiğinde;<strong> cep d</strong><strong>efteri bitmiş,”mor  kale</strong><strong>min”  tutacak yeri kalmamıştı</strong>.</p>
<p><strong>Fikri Uzun<br />
Ocak 2008</strong></p>
<div id="crp_related"><h3>Benzer Yazılar:</h3><ul><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/maco.htm" rel="bookmark" class="crp_title">Maço</a></li><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/kirmiziyi-goren-adam.htm" rel="bookmark" class="crp_title">Kırmızıyı Gören Adam</a></li><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/yumurtali-ekmek-kizartmasi.htm" rel="bookmark" class="crp_title">Yumurtalı Ekmek Kızartması</a></li><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/arabalar-bes-kurus.htm" rel="bookmark" class="crp_title">Arabalar Beş Kuruşa</a></li><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/evdeki.htm" rel="bookmark" class="crp_title">Evdeki</a></li></ul></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hikayeyaz.com/mor-kalem.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kaybolan İnsanlık</title>
		<link>http://www.hikayeyaz.com/kaybolan-insanlik.htm?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=kaybolan-insanlik</link>
		<comments>http://www.hikayeyaz.com/kaybolan-insanlik.htm#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 08 Feb 2010 09:39:46 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Mükerrem Bulut]]></category>
		<category><![CDATA[duygusal hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[gerçek hayat hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[gerçek hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[gergin hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[hayat hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye oku]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye paylaş]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye yaz]]></category>
		<category><![CDATA[hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[mükerrem bulut hikayeleri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hikayeyaz.com/?p=42</guid>
		<description><![CDATA[ Trafik ilerlemedikçe Metin bey  boncuk boncuk ter döküyor bir an önce Hastaneye yetişmek istiyordu.  Kucağındaki yarı baygın yavrusuna baktı müşfik bir edayla. Yanında  telaşla ağlayan eşine baktığında onunda son derece telaşlı olduğu ve  içinden dualar ettiğini görünce oda bir an önce ulaşabilmek için bildiği  duaları mırıldanmaya başladı.Serpilin yaşlı gözleri [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family: verdana,arial; font-size: x-small;"> Trafik ilerlemedikçe Metin bey  boncuk boncuk ter döküyor bir an önce Hastaneye yetişmek istiyordu.  Kucağındaki yarı baygın yavrusuna baktı müşfik bir edayla. Yanında  telaşla ağlayan eşine baktığında onunda son derece telaşlı olduğu ve  içinden dualar ettiğini görünce oda bir an önce ulaşabilmek için bildiği  duaları mırıldanmaya başladı.Serpilin yaşlı gözleri sürekli  oğlundaydı.Ateşten iyice kendinden geçmiş,günlerdir ishal olmasından  dolayı iyice bitkin düşmüştü.Evde bir türlü iyileşmeyen oğullarını  şehrin en büyük hastanelerinden birine götürmeye karar vermişlerdi ama  işçi çıkış saatine denk geldiği için ağır ilerleyen trafiğe  takılmışlardı.Hastane bahçesine gelince derin bir oh çekerek Rablerine  şükrettiler.Aceleyle cebinden para çıkarıp şoföre uzatan Metin,para  üstünü almadan dışarı çıkıp oğlunu kucağına alarak acil kapısına  yöneldi.Serpil şoförün verdiği para üstünü ve oğullarının eşyalarını  alarak inerken şoför,</span></p>
<p>- Geçmiş olsun abla.Üzülmeyin çocuk bu iyileşir. Allah şifalar  versin sözünü, iyice uzaklaşarak yanıtladı telaşlı anne.Acilin kapısına  geldiklerinde Metinin kucağında yavrusu ardında eşi Serpil, uzayan  kuyruğu gördüklerinde üzüntüleri bir kat daha artmıştı.İçeri girmeye  çalışırlarken her kafadan birden uğultu halinde sesler yükselmiş sıraya  girmelerini söyleyen artık sabrı kalmayan bir yığın insanla  karşılaşmışlardı.İçeride iki doktor olmalı ki,kuyruk hızla ilerlemesine  rağmen zaman bir türlü geçmek bilmiyordu sanki.Kucaklarında yarı baygın  olan yavrularının bir an önce muayene olarak tedavisine başlanmasını  istiyorlardı.Telaş ve tedirginlikle geçmek bilmeyen zamanı ateşten ter  içinde kalan oğullarını okşayarak unutmaya çalışıyorlardı ki nihayet  sıra onlara geldi.Ufacık odaya girdiklerinde Doktor oturduğu yerden  bıkkın bir şekilde;</p>
<p>- Yatır çocuğu ve sırtını aç. Şikayeti ne?</p>
<p>Diye sorduğunda telaşlı anne ve baba bir ağızdan başladılar  konuşmaya. Doktor kızmış olmalı ki hiddetli bir ses tonuyla bağırmaya  başladı;</p>
<p>- İkiniz birden değil,biriniz anlatsın da bende anlayayım.Sadece  sizin çocuğunuz mu hasta zannediyorsunuz.Salgın var. Şimdi annesi sen  anlat bakalım.</p>
<p>- Doktor bey üç gündür ishal ve kusuyor. Ateşi de bugün çok  fazlaydı.Bir türlü düşüremeyince</p>
<p>- Tamam tamam</p>
<p>Doktor ağır adımlarla kalkıp gözlerine ve bademciklerine bakıp  bir iki defa öksürttü çocuğu.Masasına geçip kağıda bir şeyler yazmaya  başladı.Dışarıda bekleyenlerin kavga sesleri içeriye kadar  geliyordu.Kuyrukta bekleyenler yakınlarının hasta olmalarından dolayı  telaş ve üzüntüyle ağır ilerleyen sıradan dolayı bir birlerine  sataşıyorlardı.Onlar daha kuyruktayken hastanede çalışanların yakınları  ve malum torpillilerin içeri girmeleri,hasta yakınlarını çileden  çıkarıyordu.Doktor da tüm bunlardan bıkmış vaziyette bir yandan  söyleniyor diğer yandan da yazmaya devam ediyordu.</p>
<p>- Şu tahlilleri derhal yaptırıp sonuçlarını bana getirin.Hadi  sıradakiii.</p>
<p>Metin ve Serpil çocuklarını kucaklayarak çıktılar dışarıya.Kapıdaki  izdihamdan zoraki geçerken kuyruğun daha da uzadığı dikkatlerini  çekti.Muayene olabilmenin verdiği huzurla tahlil kuyruğuna girdiler.Uzun  bir bekleyişin ardından işlerini halletmişlerdi ama onlarında hali  kalmamıştı.Son olarak tahlil sonuçlarını  doktora göstermek üzere bu  defa kuyruğu yararak girdiler odaya.Tahlil sonuçlarını inceleyen Doktor</p>
<p>- Hımm. Bu gece burada kalması lazım.Acil yatanların bulunduğu  bölüme gidip çocuğu yatırın.Serum taksınlar.Gece nöbetçi arkadaş  bakacak.</p>
<p>Yarı baygın olan çocukları yine kucaklayarak yatanların  bulunduğu odaya geldiklerinde onları kötü bir sürpriz  bekliyordu.Yataklar doluydu.Hatta ikişer kişi yatıyorlardı  yataklarda.Kapının girişinde boş duran sedyeye  yatırıp hemşireye  anlattılar durumu.Reçeteyi inceleyen hemşire getirdiği serumu taktıktan  sonra sinirli bir şekilde hasta yakınlarının odadan çıkmaları  gerektiğini aksi takdirde onlarında burayı terk edeceklerini  söyledi.Kimse hasta olan yakınlarını bırakıp çıkmak istemeyince iyice  hiddetlenmişti.Bu defa azarlar vaziyette çıkıştı;</p>
<p>- Eğer buradaki kalabalık dışarı çıkmazsa Doktorlar da bizde  müdahale etmeyeceğiz.Siz bilirsiniz.</p>
<p>Metin son bir kez daha baktı evladına.Alnına sıcacık bir öpücük  daha kondurup bahçeye gitti.Kafeterya ya oturup bir çay istedi. O gün  çok yoğun geçmişti.Yorgunluğunu ancak bu şekilde atabilirdi.Garson çayı  getirip masaya bırakmıştı ki,karşı masada oturan inceden esmer bir adam  bir paket içinde bisküvi uzatarak;</p>
<p>- Buyur kardeş sende ye.Ben yarısını yedim bitiremedim.</p>
<p>Metin almak istemedi önce.Yavrusu orada yatarken boğazından bir şey  geçmiyordu ki.Adam bu defa oturduğu yerden kalkıp Metinin yanına oturup  konuşmaya başladı;</p>
<p>- Geçmiş olsun kardeş.Seninde mi hastan var?</p>
<p>- Evet.Oğlum hasta.Acilde serum taktılar,beni de dışarı  çıkarttılar.Vakit geçirmeye çalışıyorum.Ya senin kimin var?</p>
<p>- Benimde hanım doğum yapacak.Heyecanlıyım yani.Saatin var  mı?</p>
<p>- Saat 3.30</p>
<p>- Çok geç olmuş.Bir türlü haber gelmedi.</p>
<p>Adam garsondan bir tane çay istedi.Garson çayı getirdiğinde  bisküviyi bir kez  daha uzattı tedirgin bekleyişli Metine.Metin de az  evvel sohbet ettiği bu adamı kırmak istemediği için adamın uzattığı  paketten bir tane alıp çayla beraber yedi.Adamla tekrar muhabbet  ediyorlardı ki,göz kapaklarına hakim olamıyordu.Üzerine müthiş bir uyku  hali çökmüştü.Uyumak istemiyordu.Uyumamalıydı.Direniyor ama vücuduna bir  türlü hükmedemiyordu.Derken masaya yığılıp kaldı.</p>
<p>Serpil,vakit gece yarısını çoktan geçtiği halde yanlarına  gelmeyen Metini merak etmişti.Mutlaka gelir bir ihtiyaçları olup  olmadığını sorardı.Oğlunu da çok merak edeceğini bildiği için ters bir  şeylerin olduğunu düşünerek,serumun etkisiyle uyuyakalan oğlunu yan  yataktaki çocuğun annesine emanet ederek bahçeye gidip Metini aramaya  koyuldu.Gözleri koca bahçeyi bir çırpıda taradı.Görünürlerde  yoktu  Metin.Az ileride iki adamın ortasında sürüklenerek götürülen birine gözü  ilişti sonra.Zoraki götürülen baygın kişi Metindi.Onu görmesiyle çığlık  atmaya başladı.</p>
<p>- İmdaaaat! Yardım ediiiin! Metin,Metin.Metini götürüyorlar.</p>
<p>Adamlar çığlığı duyar duymaz Metinin kollarından sürükleyerek  yanlarına yanaşan taksiye binip hızla uzaklaştılar oradan.</p>
<p>Gecenin kör karanlığında Serpilin çığlıkları hastane bahçesini  inletiyordu.Eşinin götürüldüğünü gördüğü halde bir şey yapamamak onu  çıldırtıyordu.Başına toplanan kalabalığın sorularına cevap verecek güç  bulamıyordu kendinde.Sadece telefon etmek geldi aklına.Uzatılan  telefondan Metinin ablasını arayıp olayı heyecanla ağlayarak  anlattı.Karşı taraf olayı tam kavrayamasa da hıçkırıklar la beraber;</p>
<p>- Hemen geliyoruz sen merak etme..</p>
<p>Telefonu kapattı genç anne.Ama hıçkırıkları hala kesilmemiş bu  yaşananların bir rüya olabileceğini düşünüyordu sadece.Yaşananlara bir  anlam veremiyor,gözlerinin önünde götürülen eşine mi yoksa acilde yatan  çocuğuna mı üzülsün.Kendini yalnız ve çaresiz hissediyordu.Başına  toplanan meraklı insanları görmüyor sadece bu kabusun bitmesi için dua  ediyordu,;</p>
<p>- Allah’ım ne olur bize yardım et.</p>
<p>O an çok yalnızdı,şaşkındı,çaresizdi.Yardım isteyeceği sadece Rabbi  vardı.</p>
<p>Koşar adımlarla gelen kalabalığa takıldı gözü.Bunlar Metinin anne  baba ve ablasıydı.Şaşkınlık ve üzüntü içerisinde neler olup bittiğin  soruyorlardı oysa Serpil de onlardan farklı değildi ki.O da ne olup  bittiğini bilmiyor tek bildiği baygın olan eşinin bir taksiye  sürüklenerek götürüldüğüydü.Onlar sürekli soruyorlardı;</p>
<p>- Metin nerede? Ne oldu Serpil?</p>
<p>Serpil hıçkırıklarla ağlıyor cevap bile veremiyor sadece,</p>
<p>- Onu götürdüler,onu götürdüler sürükleyerek götürdüler bir  taksiyle..</p>
<p>- Nereye?</p>
<p>- Bilmiyorum</p>
<p>- Ya çocuk nerede?</p>
<p>- Acilde yatıyor ona  da hiç bakamadım</p>
<p>Gözlerinde akan yaşlara hakim olamıyor anlattıklarıyla gelenlerin  daha fazla panik ve endişeye sürüklediğinin farkına bile varamıyor  sadece bu olan bitenin bitmesini istiyordu.Şimdi ne yapacaklardı.Abla  çocuğun yanına giderken diğerleri de en yakın karakola giderek olan  biteni anlattılar.Polis meraklanmamaları gerektiğini en yakın zaman da  Metini bulup onlara haber vereceklerini söyleyerek evlerine gönderdi  onları.</p>
<p>Nihayet sabah olmuş,iyileşen çocuğu da alarak  evlerine gelip  karakoldan gelecek haberi beklemeye başladılar.Olayı duyan akrabaların  soruları,onları daha da bunaltıyordu.Aile bilinmezlik ve üzüntü  içerisinde beklerlerken gece yarısı olmuştu.Akrabalar evlerine  gitmiş,aile yine yalnız kalmışlardı ki,telefon çaldı.Serpil koşarak açtı  telefonu.</p>
<p>- Alo Metin beyin evi mi?</p>
<p>- Evet buyurun</p>
<p>- Siz kimsiniz?</p>
<p>- Ben eşiyim.</p>
<p>- Biz karakoldan arıyoruz Bize anlattığınız olay üzerine.Yarım saat  kadar önce aynı hastanenin bahçesine bir yaralı bırakılmış.Sizin  tarifinize çok uyuyor.Gelip bir bakın isterseniz.</p>
<p>- Tamam hemen geliyoruz</p>
<p>Telefonu kapatır kapatmaz konuşulanları anlatıp hızla çıktılar  evden.Yol hiç bu kadar uzun gelmemişti onlara.Nihayet hastaneye  geldiklerinde koşar adımlarla girdiler içeri.görevliye durumu anlatıp   ilgili doktoru beklemeye başladılar.Doktor yanlarına geldiğinde telaşla  soruları sıralıyorlardı;</p>
<p>- Doktor bey Metin nerede? Nesi var?Ne olur görelim onu .</p>
<p>- Sakin olun. Onun olup olmadığından emin değiliz. Sadece olabilir  dedi Polis arkadaşlar.Hastanın yanına bir gidelim.</p>
<p>Doktor önde Metinin ailesi endişeli bir şekilde arkalarında tarif  edilemez bir telaşla ilerlediler.Odaya girdiklerinde sevinç ve hüznü bir  arada yaşıyorlardı.Yatakta yatan Metindi.Bu defa da merak sarmıştı her  birini.Ne olmuştu? Neden yatıyordu?Hiçbir anlam veremiyor sadece  doktorun ağzından dökülecek cümleleri bekliyorlardı.Serum  takılmış,baygın vaziyette yatan Metine baktılar.Baba yüreği daha fazla  dayanamadı.Akşamdan beri yaşananların ve gördükleri bu manzara  karşısında olan biteni anlamadan yorgun vücudu yere yığıldı.Babasını da  bir tarafa yatırmışlar ona da müdahale ediliyordu ki,Serpil metanetle  doktora ne olduğunu sorunca oda anlatmaya başladı;</p>
<p>- Hastanenin kapısına bırakmışlar.İlk müdahalesini yaptık.Şu anda  gayet iyi.Korkulacak bir şeyi yok,merak etmeyin.Yaptığımız tetkikler  sonucundaa&#8230;</p>
<p>Doktor yutkundu.Her biri gözlerini açmış sessiz bir şekilde Doktorun  ağzından çıkacakları bekliyordu.Merakla sordular;</p>
<p>- Evet doktor bey!</p>
<p>- Tetkiklerin sonucunda böbreğinin tekinin alınmış olduğunu gördük.</p>
<p>Aile daha fazla şoka girmiş.boş gözlerle birbirlerine  bakıyorlardı.Bu nasıl olabilir di?Şehrin merkezinde,hem de bir sağlık  kuruluşunun kafeteryasında böylesi bir şey olabilirmiydi?Ve kimler  yapardı bunu?</p>
<p>Hangi vicdan bunu yapar? Hangi vicdan buna müsaade ederdi?Bunu yapan  veya yapanlar insanlıklarını kaybetmiş olmalılardı.Bir insan malını  kaybedebilir.Eşini,dostunu,en çok sevdiği ve değer verdiği şeyleri hatta  sağlığını bile.Ama insanlığını kaybetmemeli insan.İnsanlığını  yitirmemeli.Bir insanı kaçırarak ondan izinsiz böbreğini alan hatta  çalan birinin insanlığı sorgulanamaz ki.</p>
<p>Evet duyarlılığımızı kaybettik.Ahlakımızı,güvenimizi,sevgimizi,hoş  görümüzü,yardımlaşma duygumuzu, paylaşmamızı kaybettik.Ama maalesef tüm  bunların toplamı olan insanlığımızı da kaybetmişiz..Evet insanlığımızı  kaybettik, hükümsüzdür&#8230;</p>
<p><span><span style="font-family: verdana,arial; font-size: x-small;">Mükerrem BULUT</span></span></p>
<div id="crp_related"><h3>Benzer Yazılar:</h3><ul><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/leonidov.htm" rel="bookmark" class="crp_title">Leonidov</a></li><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/ethem-babanin-ciftligi.htm" rel="bookmark" class="crp_title">ethem babanın çiftliği</a></li><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/sakal.htm" rel="bookmark" class="crp_title">Sakal</a></li><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/herkes-kendini-yasar.htm" rel="bookmark" class="crp_title">Herkes Kendini Yaşar</a></li><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/italyan-usulu-bosanma.htm" rel="bookmark" class="crp_title">İtalyan Usulü Boşanma</a></li></ul></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hikayeyaz.com/kaybolan-insanlik.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
