<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Hikayeni Yaz &#187; handan gökçek hikaye</title>
	<atom:link href="http://www.hikayeyaz.com/tag/handan-gokcek-hikaye/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.hikayeyaz.com</link>
	<description>Yaz hikayeni, ibret olsun; yaz hikayeni bir umut olsun.</description>
	<lastBuildDate>Wed, 25 Aug 2010 20:50:28 +0000</lastBuildDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.9.1</generator>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>Film bitti</title>
		<link>http://www.hikayeyaz.com/film-bitti.htm?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=film-bitti</link>
		<comments>http://www.hikayeyaz.com/film-bitti.htm#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 06 Feb 2010 16:42:26 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Handan Gökçek]]></category>
		<category><![CDATA[handan gökçek aşk]]></category>
		<category><![CDATA[handan gökçek hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[handan gökçek hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[handan gökçek oku]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye oku]]></category>
		<category><![CDATA[romantik hikayeler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hikayeyaz.com/?p=24</guid>
		<description><![CDATA[Saatlerdir bozmamıştı dudaklarının sessizliğini. Sanki ağzını açsa ince  bir duman çıkacak ve yaşlı bir kadın siluetine dönüşecekti. Uzandığı  yerden kalktı. Pencere kenarına geçti. Dışarısı karanlık ve soğuktu.  Cama vuran bir-iki damla, yağmurun habercisiydi. Sokak lambasının ışığı  karşı kaldırımdaki ince gövdeli ağaca vuruyor, rüzgârın şiddetiyle  sallanması, sessiz bir film izliyormuş hissi [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Saatlerdir bozmamıştı dudaklarının sessizliğini. Sanki ağzını açsa ince  bir duman çıkacak ve yaşlı bir kadın siluetine dönüşecekti. Uzandığı  yerden kalktı. Pencere kenarına geçti. Dışarısı karanlık ve soğuktu.  Cama vuran bir-iki damla, yağmurun habercisiydi. Sokak lambasının ışığı  karşı kaldırımdaki ince gövdeli ağaca vuruyor, rüzgârın şiddetiyle  sallanması, sessiz bir film izliyormuş hissi uyandırıyordu. Sanki az  sonra kumral saçları rüzgârla birlikte savrulan resimdeki o kadın  gelecekti görüntüye. Beyaz ipekli elbisesi, yağmurun ıslaklığıyla  üzerine yapışmış, vücut hatları iyice belirginleşmiş, sokak lambasının  altında durup ona bakacaktı. Koşarak inecekti aşağıya, sımsıkı  sarılacaktı. “The End” Film bitti… Derin bir boşluk… Ekran karanlık…  Yine o eski, tek düze yalnızlık.</p>
<p>Üzerine yağmurluğunu alıp dışarı çıktı. Pencereden gördüğü ağacın altına  geçip yukarı baktı. Gökyüzünde kırmızıya çalan garip bir renk vardı.  Şimdi kadın penceredeydi&#8230; Her zaman ev-iş arasında gidip geldiği geniş  caddenin kaldırımındaki su birikintilerine basarak yürümeye başladı.  Caddeyi kesen dar sokaklardan birine girdi. Sanki daha önceden bildiği  bir yere gidiyormuş gibiydi. Ahşap evler, aradaki sokağa aldırmadan  kucaklaşmak için birbirlerine doğru eğilmişlerdi. Yıllardır karşılıklı  bakışarak çürüyüp gitmişler… Bazılarının cumbaları yıkılmış, sadece  demirden elleri kalmıştı karşıya uzanan. İki kanatlı, büyük, tahta kapı  dikkatini çekti. Üzerindeki oymalar çok ince bir işçiliğin eseriydi.  Birkaç basamağı          çıkıp kapının üzerindeki yontuları inceledi; karanfil  desenlerinin          ortasında uzun saçlı bir kadın          hüzünle bakıyordu sokağa doğru, kulağındaki büyük gümüş rengi  halkaya dokundu, kapı aralandı. İçeriden gelen ney sesiyle adeta  büyülendi. Kapı, geniş bir sofaya açılıyordu, tam karşıda tahta sedirde  yaşlı bir adam oturuyor, önündeki rahlede duran kitaptan bilinmedik  dilde dualar okuyordu. Aklından bir an önce bu garip yerden kaçmak  geçti… Yapamadı.         Olduğu yerde çakılıp kalmış, gözleriyle          odayı geziyordu; duvarlar tahta raflarla kaplıydı. Raflarda  kalın          kitaplar, içinde renkli tozların ve otların olduğu cam  kavanozlar, kadın          ve erkek biçiminde küçük tahtadan ve taştan heykeller vardı.  Odanın          ortasındaki teneke sobadan gelen çıtırtılar… Bir köşede  fokurdayan          semaver… Yaşlı adamın büyülü mırıltısı… Gramofon iğnesinin  çizdiği ney          sesi… Dışarıda gittikçe hızlanan yağmurun sesine karışıyor eşsiz  bir          senfoniye dönüşüyordu. Sessizce oturup olan biteni bulunduğu  yerden          izleyen yalnızca kitaplar ve kavanozlardı. Orada öylece saatler  geçti          sanki. Yaşlı adam sustu, başını kaldırıp gelen yabancıya baktı.</p>
<p>- Hoş geldin.<br />
-	 Kapı aralanınca ney sesi beni içeriye çekti, bırakıp çıkamadım, dedi  yabancı.<br />
-	Buraya gelişin tesadüf değil. Ney sesi seni içeriye buyur ederken  anlatacağın çok şey olduğunu ve  kimseyle paylaşamadığını fısıldadı  bana.<br />
-	Nasıl? Anlamadım.<br />
-	Anlamaya çalışma. Sadece anlat. İçini görebiliyorum. Canını yakan ve  yaşamın boyunca unutamadığın o sırrı,  anlat bana.                  Adam uzun bir süre düşündü. Nasıl anlatabilirdi ki? Nerden  başlayacaktı? Hem kimdi bu yaşlı adam, büyücü falan mıydı? İçinde  sakladığı o sırrı nasıl görebilmişti? Aklındaki onlarca soruyla  boğuşurken yaşlı adam düşüncelerini okumuş gibi gözleriyle sedirin  yanındaki kaba minderleri işaret ederek:         -Buraya oturabilirsin.</p>
<p>Adam mindere yerleşti kısa  bir sessizlikten sonra, derin derin nefes aldı.<br />
-	Yıllardır vicdan azabı çekiyorum. Bir insanın hayatına son vermek bir  bakıma kendi hayatını da sonlandırıyor. O geceden sonra dünyaya  sığamadım. Nereye gittiysem, ne yaptıysam onun hayali bırakmadı peşimi.  Artık kurtulmak istiyorum. Beni bu vicdan azabından kurtaracak gücün var  mı? Başıma gelenleri hiç yaşamamış olmayı istiyorum. Yılları geri  sarmak,  her şeyi unutmak istiyorum.<br />
-	Bir söz vardır der ki: “Geçmişi hatırlamayanlar, onu bir kez daha  yaşamak zorunda kalırlar.” Her şeyi unutup geri dönmek gerçek çözüm  olabilir mi senin için? Ya da yaşadığın her neyse onunla hayatına devam  etmeyi öğrenmek mi doğru olan?                  Yaşlı adamın sözleri ürküttü yabancıyı. Onu iç dünyasına  döndürdü. Nereden başlayacağını bilemiyordu. En iyisi her şeyin  başladığı o apartman dairesine dönmekti.          -	Yıllar önceydi, tayinim başka bir şehre          çıkmış, apar topar bir apartman dairesine taşınmıştım. Benim  için evi          kiralayan arkadaşım ev sahibesinin çok yaşlı bir kadın olduğunu,  üst          katımda oturduğunu, geçimini bu kira ile sağladığını söylemişti.  Evde          kaldığım daha ilk gece, üst kattan gelen takırtılar ve  inlemelerden          uyuyamamıştım. Ertesi sabah erkenden kalkıp yukarı çıkmayı  düşündüm ama          yaşlı kadını rahatsız edebileceğim aklıma gelince vazgeçtim. O  geceyi          izleyen diğer geceler de üst kattan gelen garip sesler devam  etti. Bir          akşam ev kirasını da vermeyi bahane ederek yukarı çıktım.  Çekinerek          bastım zile. Tahta zemine vuran baston sesi gittikçe yakınlaştı,  kapı          aralandı. “Kim o?” diye sordu titreyen bir ses. Kiracısı  olduğumu, para          vermeye geldiğimi söylediğimde kapı iyice açıldı. Gözlerinde acı  ve          merak dolu bakışlarıyla o karşımdaydı. Saçları uzun, gür gümüşi  renkte omuzlarına dökülüyordu. İnce geceliğinin altından belli olan  sırtındaki kamburla omuzları iyice çökmüştü.Bir süre kapıda öylece  kaldım.İçeriye girmemi söyledi ve arkasını dönüp yaşlı          vücudunu bastonuna yükleyerek yürüdü, onu takip ettim. Dar  koridordan geçerken duvarlardaki siyah beyaz fotoğraflara takıldım. Bir  sahnede, püsküllü etekleriyle, ponponlu ayakkabıları, başındaki tüylü  saç bandıyla, dans eden bir kadın vardı hepsinde. Koridordan geniş  aydınlık salona geçtik. Yatağını cam kenarına taşıtmıştı. Ayak ucunda  duran koltuğu bastonuyla işaret ederek oturmamı söyledi. Kendisi de  yatağına uzandı. Nefes nefese kalmıştı. Onu yorduğum için özür diledim.  Yüzündeki derin çizgiler gülümserken iyice derinleşip elmacık kemikleri  belirginleşti. Onca yaşına rağmen yüzü hâlâ çok güzeldi. Yıllardır  kapıcısının karısından başkasının gelmemesinden, yalnızlığının onu nasıl  sarıp sarmaladığından söz etti. Benden önceki kiracılar parayı kapıcı  ile yollarlar bir süre sonra da taşınıp gidermiş. Sırtındaki kamburun  ağrısı geceleri iyice çoğalır, ne yana dönse uyuyamaz, en sonunda kalkar  iyice yorulana kadar dolaşır; yorgunluktan ağrıyı hissetmemeye  başlayınca uyurmuş ancak. Çok güzel konuşmasına rağmen garip bir aksanı  vardı. Dediğine göre Rum asıllıymış. Adı Eleni’ymiş. Yatağının  başucundaki sararmış fotoğrafa dikkatle baktığımı görünce konuyu  değiştirdi.  “O benim aynam, yıllardır ona bakarak tarıyorum saçlarımı,  gözlerime sürme çekerken ona bakıyorum, dudaklarını boyuyorum bazen.”  Söyledikleri beni öylesine etkilemişti ki. Yaşlı kadına karşı garip bir  yakınlık duymaya başlamıştım. Masada bir çerçevenin içine sıkışan fettan  gülümsemeli kadın beni de o çerçevenin içine çekmişti sanki. Gözlerimi  ayıramıyordum fotoğraftan.</p>
<p><img src="http://www.dergi.havuz.de/aralik/img/handandushirsizi2.jpg" border="0" alt="" hspace="7" vspace="3" width="198" height="294" align="right" /> Adam konuşmaya başladığından beri gözleri duvarda bir yere odaklanmış,  anlattıklarını oradan izliyor gibiydi. Loşluğun içeriyi yıllanmış bir  toz bulutu gibi örttüğü, mobilyalardan  gelen incecik küf ve nem kokusunun tütsü kokusuna karıştığı bu sıcak ve  huzur dolu odada iyice gevşemiş, korkusuzca bütün içini döküyordu. Yaşlı  adamsa gözlerini kapatmış, sessizce dinliyordu yabancıyı.</p>
<p>-	O geceden sonra her akşam çıkmaya başladım yukarı. Masadaki fotoğrafa  bakmak, Eleni’nin anlattıklarını dinlemek mutluluk veriyordu bana. Eleni  de mutluydu. Bana da evinin yedek anahtarını vermişti. Geliş saatlerimi  iple çektiğini söylüyor; kapıcının karısına kurabiyeler, kekler  yaptırıyordu gündüzleri. Rüyalarımda onu görüyordum, kurduğum hayallerde  hep o, fotoğraftaki kadın vardı. Eleni’ye onu anlatmasını istiyordum  her akşam. O da berrak bir suyun arkasından bakar gibi başlıyordu  anlatmaya. Bir süre sonra karşımdaki o yaşlı kadın gidiyor, sesi  billurlaşıyordu. Anlatırken başını sola, kalbine doğru eğmesi hüzün  veriyordu bana. Eskiden çok ünlü bir kantocuymuş Eleni. O sahneye  çıktığında ıslıklar, naralar sağır edermiş kulakları. Onu izlerken  kadınların gözlerinde kıskançlık, yıldızlar gibi ışıldar; sahnedeki  Eleni’ yi seyretmektense kocalarının gözlerini seyretmeyi tercih  ederler, arada bir de dürterlermiş yanlarındaki adamı. Çok gülermiş  Eleni bunlara. Öyle, kıskanç bir kadın gördüğünde daha çok zıplar,  kalçalarını sallaya sallaya geçermiş kadının önünden. Bir de Niko’su  varmış, arkasında tambur çalan. Onu anlatmaya başladığında gözleri  doluyor, sesi tekrar titremeye başlıyordu.  Eleni şarkısını bitirir  bitirmez çiçek, buket, küçük zarflara konulan kokulu mektuplar yağarmış  sahneye. Niko da çok kıskanırmış Eleni’ yi. Kaç kez bu yüzden  ayrılmışlar. Eleni sanatının zirvesindeyken ölmüş Niko. Eleni’nin bir  hayranı gazino çıkışı bıçaklamış onu. Ondan sonra da kimse girmemiş  hayatına. Saltanatlı günler çabuk bitmiş. Uzun süre terzilik yapmış.  Sahne kostümleri dikmiş yıllarca, sırtındaki kambur da o yüzden olmuş.  Yüksek tansiyon ve şeker hastalığına da o dönemlerde yakalanmış.   Aylardır akşamlarım Eleni’yle geçiyordu. Yaşlılığından duyduğu acı hüzün  beni çok üzüyordu. Beğenilmeye alışkın bir kadın,  orta yaşı geçtiğinde  hele bir de yalnızsa, ilgiye olan gereksinimi her geçen gün artar, öyle  ki sürekli büyüyüp şiddetli ve kuru bir susuzluğa dönüşür. Eleni de  öyleydi.  Nasıl olur da o kadar güzel bir kadını yıllar böyle çökertir?  Bedeni seksen yaşında ama ruhu yirmilerinde takılıp kalmış bu kadın,  bazı geceler gözyaşları içinde yalvarıyordu bana. “Ölümü dört duvar  içinde yaşamak sırtımdaki kamburdan daha çok acı veriyor bana. Yaşamak  bu kamburdan daha ağır bir yük oldu artık. Yıllar var ki aynalara  bakamıyorum. Kendimi hep sahnedeki halimle düşünebiliyorum.  Ne olur  yardım et bana. Sıyır at şu yaşlı bedeni ruhumdan. Ben çok denedim ama  yapamadım.” Ölmeyi o kadar çok istiyordu ki. Ölememenin acısıyla  yaşamaya çalışıyor, gömüldüğü yalnızlığından ve ağrılarından bu sayede  kurtulabileceğine inanıyordu. Bazı geceler dakikalarca “Yardım et bana!”  diye inliyordu. “Beni Niko’ma kavuştur ne olur!”</p>
<p>Semaver, anlatılanlardan etkilenmiş gibi fokurdamayı kesmiş, gramofon  suskun, sobadaki kül sessizdi, yağmur yavaşlayıp yaramaz bir çocuğun  uslu gözyaşları gibi sessizce akmaya başlamış, etrafı şölensi bir hüzün  kaplamıştı. Yaşlı adam oturduğu yerden kalkıp sobaya birkaç odun attı.  Raflardan birine uzanıp bir kavanoz aldı, iki çay bardağına sıcak su  koyup kavanozdaki kırmızı tozdan birer kaşık attı. Bir bardak yabancının  önüne koydu ve tekrar oturdu yerine.</p>
<p>-	Nedir bu?<br />
-	Güzel bir çay. Seni dinliyorum, hadi devam et anlatmaya.<br />
-	Sanki zamanın akışı değişmişti. Gündüz işyerinde,  dosyaların ve  yazıların arasında  geçmeyen zaman, akşam Eleni’ yle koşup gidiyordu. İçimde fırtınalar  kopuyor, nedensiz heyecanlara kapılıyordum. Masanın üzerindeki fotoğrafı  düşünerek, hayaller kurarak geçiyordu günler. Dünyadaki onca insanın  içinde onun orada olduğunu bilmek dahi heyecan veriyordu bana. O  fotoğrafa âşık olmuştum ama fotoğraftaki kadının acılar içinde kıvranan  seksen yaşındaki haliyle birlikteydim her akşam. Bazen Eleni’nin  söyledikleri aklıma takılıyordu. Ölüm onun için kavuşacağı sevgili  demekti. Onu mutlu etmek istiyorsam… Sık sık düşünüyordum bunu. Bir  insanın hayatına son vermek nasıl bir şeydi? Bir insana acı çektirmeden  hayatına son vermenin yolu var mıydı? Aklımdaki bu düşüncelerden  kurtulamıyordum. Eleni’yi mutlu etmeli, kendimi de bu umutsuz tutkudan  kurtarmalıydım. Onu sonsuz uykusuna uğurlayacak ve Niko’suna  kavuşturacak küçücük beyaz bir yol bulmuştum. Bir gece yine uykumdan  Eleni’nin inlemeleriyle uyandım. Komodinin çekmecesinden onun için  aldığım o uzun yolculuğa çıkmasına yardım edecek hapı ve yedek anahtarı  aldım. Bir şey kontrolümü ele geçirmişti sanki. Hiç düşünmeden üst kata  çıkıp kapıyı açtım. Acı büsbütün avucuna almıştı onu; vücudunun her  çırpınışında biraz daha sıkıyordu parmaklarını. Yatağından doğrulmaya  çalıştıkça yıkılıyordu. Onun çektiği acıyı ben de hissediyor, sırtımda  dayanılmaz bir ağırlık ve ağrı duyumsuyordum.  Mutfaktan bir bardak su  aldım, hapını getirdiğimi, ağrılarının dineceğini söyledim. Gözlerimin  içine bakıp gülümsedi… Aceleyle evinden çıkarken masanın üzerindeki  resmi almayı unutmadım. Ertesi gün başka bir ev aradım ve taşındım  oradan. O da yetmedi, tayinimi başka bir ile istedim. Çok geçmeden o  şehirden de ayrıldım. Resim hep yanımdaydı. Her yerde onu arıyordum.  Hayatıma hiç kimse giremiyordu. Eleni’nin ölmesi beni o hastalıklı  tutkudan kurtaramamışı. Onu ne zaman düşünsem o son gülümsemesi  geliyordu aklıma. İçimde devrilen koca gövdeli ağaçların altında  kalıyordum. Ben, her şeyi unutmak istiyorum, bunu yapacak gücünüz var  mı? Her şeyi unutup resimdeki kadını bulmak, onunla ölmek istiyorum.</p>
<p>Yaşlı adam, uzun bir süre sessiz kaldı. Bardağındaki son yudumu da  içtikten sonra usulca fısıldadı:</p>
<p>-	Vicdan azabından kurtulmak istiyorsun. Bunun içinde Eleni’yi unutmak  gerektiğine inanıyorsun. Buradan çıkıp gittiğinde o kadını bulacaksın  belki de; çünkü buna inanıyorsun. Ama istediğin bu olmamalıydı. Eleni’yi  unutmak mı istiyorsun gerçekten?<br />
-	Evet. Onu hiç tanımamış olmayı istiyorum. Ve resimdeki kadın gibi bir  kadın…<br />
-	Peki. Sen eve dönene kadar resimdeki kadının yüzü silinecek, o  silikleştikçe sen unutmaya başlayacaksın. Ama konuşmamızın başında  söylediğim gibi “geçmişini hatırlamayanlar onu bir kez daha yaşamak  zorunda kalabilirler.”<br />
-	Hayır! Hayır!</p>
<p>Adam hızla oturduğu yerden kalktı. Neler yapıyordu böyle. Ne saçma bir  inanca kapılmıştı. Bu yaşlı ve zavallı adam ona nasıl yardım edebilirdi  ki? Büyük tahta kapıyı açarken yaşlı adamın son sözleri çalındı  kulağına.</p>
<p>-	Arkana bakarak yaşarsan olmadık yerlere çarpabilirsin. Her zaman önüne  bak ama ardındakileri de unutma. Sen düşlerine inanıyorsun. Eleni’yi  bir daha düşün.</p>
<p>Dışarıda yağmur dinmiş yerini keskin bir soğuğa bırakmıştı. Adam  dişlerini sıkarak koşuyor bir yandan da o yaşlı büyücünün son sözleri  çınlıyordu kulağında. Yanlış bir şey istemişti. Eleni’ yi hiç tanımamış  olmayı istemiyordu. O çok özel bir kadındı. Yaşlı adam belki de doğru  söylüyordu. Belki de doğaüstü güçleri vardı. Geri dönüp Eleni’ yi hiç  öldürmemiş olmayı istemeliydi. Eleni yaşamının son anına kadar  yaşamalıydı. Durdu. Geri döndü hızla  koşmaya başladı. Sokaklara baktı. Koştu… Koştu… Öyle bir sokak var  mıydı?..  Öyle bir ev… Öyle bir adam… “Sen düşlerine inanıyorsun.”  Eleni’ye verdiği hap… Sıradan bir ağrıkesici mi?.. Ya da yoktu öyle bir  şey. Onu ağrılar içinde bırakıp kaçmış sonra düşlerinde onu… Yoksa…</p>
<p><strong>Handan Gökçek</strong></p>
<div id="crp_related"><h3>Benzer Yazılar:</h3><ul><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/gecenin-gozyaslari.htm" rel="bookmark" class="crp_title">Gecenin Gözyaşları</a></li><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/yumurtali-ekmek-kizartmasi.htm" rel="bookmark" class="crp_title">Yumurtalı Ekmek Kızartması</a></li><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/ve-saire.htm" rel="bookmark" class="crp_title">Ve-Şaire</a></li><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/italyan-usulu-bosanma.htm" rel="bookmark" class="crp_title">İtalyan Usulü Boşanma</a></li><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/arabalar-bes-kurus.htm" rel="bookmark" class="crp_title">Arabalar Beş Kuruşa</a></li></ul></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hikayeyaz.com/film-bitti.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
