<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Hikayeni Yaz &#187; hikaye paylaş</title>
	<atom:link href="http://www.hikayeyaz.com/tag/hikaye-paylas/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.hikayeyaz.com</link>
	<description>Yaz hikayeni, ibret olsun; yaz hikayeni bir umut olsun.</description>
	<lastBuildDate>Wed, 25 Aug 2010 20:50:28 +0000</lastBuildDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.9.1</generator>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>Güneşe Yazı Yazılmaz</title>
		<link>http://www.hikayeyaz.com/gunese-yazi-yazilmaz.htm?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=gunese-yazi-yazilmaz</link>
		<comments>http://www.hikayeyaz.com/gunese-yazi-yazilmaz.htm#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 04 Mar 2010 14:40:08 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Serdar Tuncer]]></category>
		<category><![CDATA[ahmet]]></category>
		<category><![CDATA[alev yangını]]></category>
		<category><![CDATA[ama]]></category>
		<category><![CDATA[aman]]></category>
		<category><![CDATA[arkadaşlık hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[bir]]></category>
		<category><![CDATA[daha]]></category>
		<category><![CDATA[ders veren öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[dillere]]></category>
		<category><![CDATA[durmadan]]></category>
		<category><![CDATA[duygusal hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[duygusal hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[gezmeye]]></category>
		<category><![CDATA[güneşe yazı yazmak]]></category>
		<category><![CDATA[hayaller ve gölgeler]]></category>
		<category><![CDATA[hayat öyküleri]]></category>
		<category><![CDATA[hediyelerini]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye özeti]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye özetleri]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye paylaş]]></category>
		<category><![CDATA[hikayeni yayınla]]></category>
		<category><![CDATA[kaynar kazan]]></category>
		<category><![CDATA[kimsesize]]></category>
		<category><![CDATA[Kurbanlar]]></category>
		<category><![CDATA[masal oku]]></category>
		<category><![CDATA[memleketin birinde]]></category>
		<category><![CDATA[mevsim]]></category>
		<category><![CDATA[ödül alan öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[ödüllü hikayeler oku]]></category>
		<category><![CDATA[ödüllü öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[öykü okey]]></category>
		<category><![CDATA[öykü okumak]]></category>
		<category><![CDATA[öykülerimiz]]></category>
		<category><![CDATA[prenslerinin]]></category>
		<category><![CDATA[saraya]]></category>
		<category><![CDATA[serdar tuncer öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[serdar tuncer öyküleri]]></category>
		<category><![CDATA[sonra]]></category>
		<category><![CDATA[türk edebiyatı öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[ünlü hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[uzun öyküler oku]]></category>
		<category><![CDATA[verecekti]]></category>
		<category><![CDATA[writingsun]]></category>
		<category><![CDATA[yapmak]]></category>
		<category><![CDATA[yemyeşil öykü]]></category>
		<category><![CDATA[yeni öykücüler]]></category>
		<category><![CDATA[yeni öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[yeni türk hikayecileri]]></category>
		<category><![CDATA[yeni türk hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[yeni türk öyküleri]]></category>
		<category><![CDATA[yumuk]]></category>
		<category><![CDATA[zeller]]></category>
		<category><![CDATA[zenci]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hikayeyaz.com/?p=397</guid>
		<description><![CDATA[Çok eski zamanlarda çok uzaklarda bir ülke vardı. Dağların arkasında yemyeşil bir ovaya kurulmuş, insanların yüzünden gülücük eksik olmayan, pırıl pırıl bir ülkeydi burası. Bu ülkenin insanları şimdi her zamankinden daha mutluydular. Çünkü yıllar sonra padişahlarının nihayet bir çocuğu olmuştu.
Nur topu gibi, güzeller güzeli, elleri yumuk yumuk, yanakları al al bir kız bebek. Kurbanlar kesildi, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Çok eski zamanlarda çok uzaklarda bir ülke vardı. Dağların arkasında yemyeşil bir ovaya kurulmuş, insanların yüzünden gülücük eksik olmayan, pırıl pırıl bir ülkeydi burası. Bu ülkenin insanları şimdi her zamankinden daha mutluydular. Çünkü yıllar sonra padişahlarının nihayet bir çocuğu olmuştu.</p>
<p>Nur topu gibi, güzeller güzeli, elleri yumuk yumuk, yanakları al al bir kız bebek. Kurbanlar kesildi, günlerce ziyafetler verildi, eğlenceler yapıldı. Günler günleri kovaladı, yıllar yılları. Güzelliği dillere destan bir prenses olmuştu o minik kız. Civar ülkelerden her gün bir haberci geliyor, ya prenslerinin ya krallarının hediyelerini sunuyorlar, evlenme tekliflerini iletiyorlardı.</p>
<p>Prenses mutluydu, babası üstüne titriyor, aman kızım, diyordu, acele etme karar vermekte. Bakalım zaman ne gösterir…</p>
<p>Padişah bir gün âdeti olduğu üzere tebdil-i kıyafet, ülkesini gezmeye çıktı. Akşama kadar halkının arasında dolaştı. Ne aç bir insana rastladı ne bir dertliye ne de bir kimsesize. Sevinç içinde sarayının yolunu tuttu.</p>
<p>Dönüşte ırmağın kenarında oturan bir ihtiyar uzaktan dikkatini çekti. İhtiyar, yerden aldığı taşları birbirine bağlıyor, bir şeyler söyleyip ırmağa atıyordu. Padişah yaklaştı, selam verdi ve sordu:</p>
<p>- Hayırdır ihtiyar, ne yapıyorsun böyle?</p>
<p>- Kısmetleri birbirine bağlıyorum, dedi ihtiyar adam.</p>
<p>Padişah güldü:</p>
<p>- Öyle mi, şu attığın kimin kısmetiymiş bakalım?</p>
<p>- O mu? O padişahın kızıyla, uşağı Ahmet’in kısmeti…</p>
<p>Saraya döndüğünde bir sıkıntı bastı padişahı. Böyle bir şey olabilir miydi? Kısmetleri birbirine bağlamak… Şu zenci uşak ve güzeller güzeli prenses… Gözününbebeği yani, canı, ciğerparesi, sevgili kızı… Olmaz öyle şey, dedi, ama şüphe kurdu düşmüştü bir kez içine. Sabaha kadar uyuyamadı. Sağa döndü, sola döndü, uyku girmedi gözüne. Arada bir dalıyor, sıçrayarak uyanıyordu. Kısmetler böyle bağlanmazdı, biliyordu bunu, ama ya doğruysa?</p>
<p>Sabah olduğunda kararını vermişti. Uşağını geri dönemeyeceği bir yere yollayacak, ondan kurtulacaktı. Bunu yapmak zorunda kaldığı için kendinden utanıyordu ama işi sağlama almak lâzımdı. O ihtiyarı bulup kellesini vurdurmayı bile düşündü bir ara. Ama en ehveni Ahmet’i yollamak, ondan ve bu kısmet meselesinden kurtulmaktı.</p>
<p>Alelacele bir mektup yazdı, uşağını çağırttı. Karşısında durup kendisine şaşkın şaşkın bakan zavallı zenci uşağın gözlerine bakmaya çekiniyordu. Yüzünü pencereye döndü, elindeki mektubu gösterdi uşağa.</p>
<p>- Ahmet, dedi, şimdi bu mektubu alacaksın ve hiç durmadan yürüyeceksin. Bunu güneşe götürmeni istiyorum senden. Bu hepimiz için çok önemli. Sakın bu mektubu vermeden geleyim deme!</p>
<p>Neye uğradığını şaşıran uşak, çaresiz emre itaat etti. Yol hazırlığını yaptı, mektubu sıkı sıkı sarıp sarmaladı, koynuna sakladı ve yola düştü. Hiç durmadan yürüyecekti, mektubu güneşe verecekti. Tastamam böyle demişti padişah. İyi de güneşi nasıl bulacaktı, bulsa da mektubu nasıl verecekti? Sıkıntı bastı Ahmet’i. Kafasını kaldırıp gökyüzüne baktı, güneşin olduğu yöne doğru yürümeye karar verdi.</p>
<p>Yürüdü uşak. Aylarca yürüdü. Azığı bitti, elbiseleri parçalandı, ayakları kan revan içinde kaldı, o yürümeye devam etti. Koynundaki mektubu arada bir çıkarıp bakıyor, sağlam olduğunu görünce gülümseyerek yürümeye devam ediyordu.</p>
<p>Bu arada her şey yine eskisi gibiydi ülkede. Padişah mutluydu, güzel kızının üstüne daha çok titriyor, onu daha bir seviyordu. Halk huzur içindeydi, her yer pırıl pırıldı yine. Baharın gelişiyle beraber bütün ülke çiçeklerle donanmıştı. Prenses, evlenmesi için babasının niçin bu kadar acele ettiğine anlam veremese de, yağmurlar, çiçekler, cıvıl cıvıl kuşlar, bahar güzeldi işte…</p>
<p>Padişah Ahmet’in dönemeyeceğinden emindi. Çoktan ölmüş olmalıydı. Sadık bir uşaktı, verilen görevi yapmak için elinden geleni yapacaktı kuşkusuz. Ama güneşi bulmak, mektubu ona vermek, olacak şey miydi hiç? Zekâsına bir kez daha hayran oldu padişah.</p>
<p>Gün geçtikçe ümidi tükeniyordu uşağın. Üç mevsim geçmişti yola çıktığından beri. Bu güneşe varmak belli ki mümkün olmayacaktı. Koynunu yokladı, mektup sağlamdı. Kendisi kan revan içindeydi, tanınmayacak hale gelmişti ama olsun, mektup sağlamdı yinede. Son bir gayretle yürümeye çalışıyordu. Tepedeyken bir ırmak görmüştü, oraya kadar bir varabilse, kana kana bir içse buz gibi suyu, üç mevsim daha yürürdü Ahmet.</p>
<p>Irmağa yaklaştığında ayakları vücudunu taşıyamıyordu artık. Dizlerinin üstünde sürünerek geldi suyun kenarına. Avuç avuç içti. Başını soktu ırmağın serin suyuna. Avuçlarını bir kez daha daldırdı. Bir de kafasını kaldırdı ki ne görsün? Güneş işte orada, tam karşısında, ırmağın içinde bir mücevher gibi parlıyor ve öylece durup sanki kendisini görmesini bekliyordu.</p>
<p>Uşağın gidişinden beri beş mevsim dönmüştü ülkede. Dört bir yanda düğün hazırlıkları yapılıyor, tellallar prensesin düğününe bütün halkın davetli olduğunu haber veriyorlardı. Prenses sonunda sevebileceği bir adam bulmuştu. Çok uzaklardan bir ülkenin padişahıydı bu genç adam. Padişah kızının mutluluğunu gördükçe daha bir seviniyor, kısmetleri birbirine bağlamakmış, diyordu gülerek, kısmetleri birbirine bağlamak… Hani nerede?</p>
<p>Padişah çok sevmişti damadını. Uşak değildi her şeyden önce, hele zenci hiç değildi. Hem onda yıllardır tanıdığı birinin kokusu vardı sanki. Üstelik bu padişah her kimse, çok zengin biri olmalıydı. Prensese hediye ettiği bir tek mücevher, o zamana kadar verilenlerin hepsine bedeldi çünkü. Nihayet günü geldi, muhteşem bir düğün yapıldı ülkede.</p>
<p>Düğünün üçüncü gününün akşamıydı. Padişah ve yeni evliler akşam yemeğinde birlikteydiler. Padişahın hemen yanında damadı ve tahtının vârisi, karşısında karısı, onun yanında sevgili kızı… Mutluluk buydu işte!</p>
<p>Bir yandan sohbet edip gülüşüyorlar, bir yandan yemeklerini yiyorlardı. Genç damat kılıç kullanmayı nasıl öğrendiğini anlatıyor, av maceralarından bahsediyor, masadakileri kahkahaya boğuyordu. Bir ara eline bir bıçak aldı, ilk kılıç kullanmaya başladığı zamanlardaki acemiliklerini anlatıyordu. Elinden düşürdüğü bıçağı almak için eğildiğinde padişahın kendisine baktığını fark etti. Prenses kahkahalar atıyordu. Birden doğrulup açılan belini kapattı. Ama belindeki siyahlık gözünden kaçmamıştı padişahın.</p>
<p>O gece yine uyuyamadı padişah. Kendisi gibi bembeyaz bir adamdı damadı, ama beli bir zencininkinden farksızdı. Ahmet’i hatırlamaya çalıştı, yüzünü, konuşmasını, gülüşünü… Benziyorlar mıydı, böyle bir şey olabilir miydi? Olamazdı tabi. Hem o kadarda benzemiyordu. Ama genç adam neden telaşla belini kapatmıştı.</p>
<p>Yatağına tekrar uzandı, gözlerini tavana dikti. Kısmetleri birbirine bağlayan ihtiyarın yüzünü gördü. Gülüyordu. Çıldırdığını düşündü bir an. Gözlerini kapatıp, tekrar açtı, ihtiyar yoktu. Derin bir nefes aldı, hele bir sabah olsun, dedi, bunu anlamanın bir yolu bulunur elbet.</p>
<p>Günün ilk ışıkları sarayın camlarına vurduğunda, prenses ve kocası çoktan bahçede gezmeye çıkmışlardı bile. Pencereden onları gören padişahın aklına bir plân geldi. Aceleyle üstünü giyindi, bahçeye çıktı. Onlara iyice yaklaştı, birini çağırır gibi arkadan seslendi:</p>
<p>- Ahmet!</p>
<p>Genç adam birden irkilerek dönüp padişaha baktı. Göz göze geldiler. Delikanlı gözlerini kaçırmaya çalışıyordu ama nafile. Çaresiz padişahın yanına gelip durdu, başından geçenleri anlatmaya başladı.</p>
<p>Güneşi bir ırmağın içinde bulmuştu. Mektubu vermek için suya daldığında içleri mücevher dolu, açık kapaklarından ışıltılar şaçan onlarca sandık görmüştü. Sudan çıktığında, kuşağının sımsıkı sardığı beli hariç, bütün vücudu bembeyazdı. Sandıkları bir bir ırmağın kenarına taşımış, oturup en son sandıktan çıkan mektubu okumuştu. Sonrası, sonrasını biliyorlardı zaten. Padişah hayretle doğruldu oturduğu yerden;</p>
<p>- Mektup, dedi, o mektup nerede şimdi?</p>
<p>- Hiç yanımdan ayırmadım ki, diye cevapladı genç adam koynundan çıkardığı mektubu padişaha uzatarak.</p>
<p>Padişah aceleyle mektubu açtı, okumaya başladı:</p>
<p>“Güneşe yazı yazılmaz, yazılan yazı bozulmaz!”</p>
<p><strong>Serdar TUNCER</strong><br />
<em>Satır Arası Hikâyeler</em></p>
<div id="crp_related"><h3>Benzer Yazılar:</h3><ul><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/hazinedeki-pasli-teneke.htm" rel="bookmark" class="crp_title">Hazinedeki Paslı Teneke</a></li><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/gozlerin-firtinasi-ve-ellerin-depremi.htm" rel="bookmark" class="crp_title">Gözlerin Fırtınası ve Ellerin Depremi</a></li><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/katina.htm" rel="bookmark" class="crp_title">Katina</a></li><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/semaver.htm" rel="bookmark" class="crp_title">Semaver</a></li><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/koncinalar.htm" rel="bookmark" class="crp_title">Konçinalar</a></li></ul></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hikayeyaz.com/gunese-yazi-yazilmaz.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Uzaktan Gelen Sevgiliyi Beklemek</title>
		<link>http://www.hikayeyaz.com/uzaktan-gelen-sevgiliyi-beklemek.htm?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=uzaktan-gelen-sevgiliyi-beklemek</link>
		<comments>http://www.hikayeyaz.com/uzaktan-gelen-sevgiliyi-beklemek.htm#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 19 Feb 2010 16:57:06 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Umut Taydaş]]></category>
		<category><![CDATA[gerçek hayat hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[gerçek hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye oku]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye paylaş]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye yaz]]></category>
		<category><![CDATA[hikayeler oku]]></category>
		<category><![CDATA[umut taydaş hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[umut taydaş hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[umut taydaş oku]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hikayeyaz.com/?p=7</guid>
		<description><![CDATA[&#8220;&#8230;hasktir saat daha 10 buçuk. vakit geçmiyor lan. canım benim, beni ne kadar seviyorsa, şu şartlarda ve namüsait bir vaziyette olmasına rağmen yarın geliyor. böyle de beklemekle geçmez ki zaman. en iyisi kafayı vurup yatmak, uyuyabilirsem ne ala.
&#8216;o an bütün kalbim doluydu; geçmiş bazı anılar ruhumun yüzüne çıkmak istiyordu, gözlerim yaşlanıyordu.&#8216; lan göthe, seni de [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>&#8220;&#8230;hasktir saat daha 10 buçuk. vakit geçmiyor lan. canım benim, beni ne kadar seviyorsa, şu şartlarda ve namüsait bir vaziyette olmasına rağmen yarın geliyor. böyle de beklemekle geçmez ki zaman. en iyisi kafayı vurup yatmak, uyuyabilirsem ne ala.</p>
<p>&#8216;<span style="color: #003366;"><em>o an bütün kalbim doluydu; geçmiş bazı anılar ruhumun yüzüne çıkmak istiyordu, gözlerim yaşlanıyordu.</em></span>&#8216; lan göthe, seni de bi okuduk harbi iflahımızı sktin. &#8216;<em>lan bu werther aşık mı, değil mi, ibne mi, yoksa evrensel mevzularla mı yakmış kafayı?</em>&#8216; diye düşündüre düşündüre koca kitabı okuttun bize. çok naif, pek utangaç, kafası güzel ama ol lan aşık işte. bana baksana oğlum, dünyada bildiğim en güzel heyecan bu. aşığım ve o da bana aşık sanırım ki, taa nerden benimle biraz olsun birlikte olabilmek için geliyor. belki benimle olma çabası, benimle olmanın, onun kendisiyle olabilmesini sağladığındandır. kadınlar kendileriyle olabilmeyi, birinin yanındayken kendilerini dinleyebilecek kadar özgür olmayı severler değil mi donki şönt? olsun be oğlum, ne güzel bir hissiyat. patlat ordan bir &#8216;<em>beni böyle sev seveceksen</em>&#8216;, yaz bi tane hissiyat dökümü şiyar formunda, yat aşşa, mışıl uyku, dümdüz&#8230;&#8221;</p>
<p>kendi, kendime konuşmamın biteceği yoktu. zaten kendi kendime konuşmadığımda da kendimle neden konuşmadığımı düşündüğümden ve popüler psikolog ağzıyla aynada suratıma suratıma &#8220;<em>kendimizle daha çok konuşmalıyız belki de. belki de&#8230;</em>&#8221; diye seslendiğimden şizofreni benim için bir yaşam biçimiydi. oturdum şiyarımı yazdım, &#8220;<em>vay şöyle seviyoruz, gece saat iki falan</em>&#8221; temalı. bitti, acayip havalara girdim, dokunaklıydı, bunu mutlaka okumalıydı&#8230; gururlandım. lakin uykum yoktu, uyumaya çalışırsam, atatürk gibi, karanlıktan korkmam an meselesiydi. hem çağıracak yaverim de yoktu benim&#8230; zaten uzun süredir uyku benim için sızmaktan ibaret olmuştu. ya şarap, ya yorgunluk, bitkinlik. e şarabı da fondiplediğimize göre uyumanın tek çaresi bitap düşmekti. ancak şimdi uyuyabilirsem, erken kalkıp, tam olarak saat kaçta geleceği belli olmayan &#8220;o&#8221;nun (çünkü o zamanlar &#8217;sevgili&#8217; kelimesi benim şerh koyduğum kelimelerdendi) gelişine hazırlık yapabilir, sürprizlerimle onu mutlu edebilirdim.</p>
<p>odanın bahçeye açılan kapısına doğru yaklaştım. bir sigara yaktım, acaba kediler ne yapıyorlardı? dünyadaki varlıklarını bile umursamadığım &#8220;kedi&#8221; hayvanı, onun bir kedisinin olmasından olsa gerek, artık benim için incelenmeye değer canlılardandı. eğer kedilerin sosyal etkileşimlerini, insanla ilişkilerini, davranışlarını doğru çözümleyebilirsem, beni kedisini sevdiği kadar sevmesi garantiydi hocam: fair deal.</p>
<p>tam da kedileri incelerken o gerizekalı horoz tekrar bahçeye girdi. zaten bremen mızıkacıları&#8217;na ek olarak bir bilgisayar, birkaç film/kitap, posterler ve ben&#8217;den oluşan mabedimde bu horozun yeri büyüktü. o horozu kim bilir 50 kere kedilerden kurtardım. hatta bir keresinde onu kedilerden uzaklaştırmak için, bana maddi olarak çok şey ifade eden bozuk paralarımı ona fırlatarak, komşunun neredeyse 3 metre aşağıda olan bahçesine düşmesini sağlamış ve o gün güzel bir uyku çekmiştim. tabii ki uyandığımda horoz bir mucizeyi gerçekleştirip 3 metre uçtu mu nasıl yaptı bilmiyorum, tekrar, benim bahçeme gelmişti. çin malı, plastik boncuk atan desert eagle&#8217;ımla birkaç uyarı atışı yaptım. kediler kaçıştı, horoz saklandı. şimdilik yine kurtulmuştu. izmariti bahçeye atıp perdeyi kapattım. saatten haberim yoktu ama gerçekleştirmek istediklerim için çok geç olduğunu anlamıştım. acilen yorulmam gerekiyordu, uyuyabilmek için.</p>
<p>tamamen &#8220;o&#8221;nunla kırlarda koşuştuğumuzu, dünya tarihini tartıştığımızı, sinemadan çıktığımızı ve en neticesinde uyumak için boşalmam gerektiğini düşünerek gönülsüz bir 31 patlattım. ardından bir daha. ardından &#8220;bir daha&#8221;yı denerken dizlerimin bağı çözüldü, yatağa koştum. &#8220;içimden hiçbir kötülük geçmiyordu.&#8221; zaten cinselliğin &#8220;kötülük&#8221; olabilmesi yeterince dokunaklıydı. en azından hükmedebildiğim tarafımı susturdum ve diğer yarımla tartışmadı. böylece uyuyabildim.</p>
<p>istediği saatte uyanabilen ve hep çakı gibi olan bir babanın oğlu olarak biyolojik saatime güvenim tamdı ama horoz işi şansa bırakmadı. kendisini kurtardığımı anlamış olacak ki, üürüüüüüük&#8217;ler arasında yeniden doğdum. mevlana öyle diyorsa, o gün öyleydi harbiden. bugün çok acayip sevilecektim. bugün beni sevmek için taa nerelerden geliyordu. horoza göz kırptım ve soğuk duşa girdim. `ihlas elektrikli su ısıtıcı` bozulduğundan ve demlikle su ısıtmayı bekleyecek vaktim olmadığından, tek çare buydu. belki duş almak isterdi, &#8220;yok lan kesin ister&#8221;di, bugün bu işi de halletmeliydim. maaşımın yatmış olmasını, o zamana kadar bu kadar içten dilememiştim.</p>
<p>ardından sağlıklı bir şekilde başladığım günü, sağlıklı bir şekilde devam ettirmek için kahvaltı yapmaya karar verdim. tabii adet olduğu üzere, mutfağa gidince önce buzdolabının altından süzülen ve birikinti haline gelen suyu temizledim. onun burada olduğu sürece buzdolabının bu ayıbını örtmek için hepi topu üç kazağım olmasına rağmen, birini buzdolabının altına bir güzel sıkıştırdım. yün kazaktı. suyu emerdi. arada gider gizlice sıkar, tekrar geri koyardım. bu da çözüldü. şahane gidiyordum.</p>
<p>buzdolabında ışıl ışıl parlayan, arkadaşımın annesinin izmir&#8217;den gönderdiği halis muhlis ev yapımı salça adeta vitamin, mineral deposuydu. 5-6 gün önce aldığım sandviç ekmeklerinden nemden dolayı ıslananlarının nemli taraflarını kestim, küflenenlerin de küfünü tabii ki. dolaptaki en besleyici ikinci şey olan margarini bir ayin gibi usul usul geride kalan ekmeklere sürdüm. sonra üzerine bir güzel salça döşendim. üç tane ekmeğim vardı: margarinli, salçalı, kekikli; margarinli, salçalı, mayonezli ve margarinli, az salçalı, limon suyu+bol biberli. onları musluk suyuyla bir güzel yuttuktan sonra, artık hazırlıklara başlayacak enerjiye sahiptim. bu arada, iki tane beşlik su almanın hiç de fena bir fikir olmadığını düşündüm. alışık olmadığından musluk suyu, onun ağzının tadını kaçırabilirdi. beni kötü tanımasını istemezdim.</p>
<p>hemen içeri gidip &#8220;housework songs&#8221; kategorisinden bir playlist hazırladım ve odamı temizlemeye başladım. üçüncü şarkıdan sonra çok gayvari geldiğinden olsa gerek, özüme dönerek, birkaç gün mümkün mertebe gizlemem gerekeceği için, arabesk ruhumu beslemek adına, en damar parçaları, orhan ve ahmet kaya başta olmak üzere art arda sıraladım. tahminlerimden hızlıydım. odayı cillop gibi yapmış olmamı bırak, bu odanın dünyanın en anlamlı, en keyifli, en hüzünlü ve aşka en müsait oda olduğuna dair iddiaya girebilirdim.</p>
<p>dışarıdaki işlere başlamadan evvel bahçedeki kedilerin yoklamasını almak üzere cama yaklaştım. bahçemdeki kedileri görmesi lâzımdı. zira, kedilerle birlikte sürdürdüğüm bu özverili yaşam, onun kedi sevgisiyle birleşince bana sevgisi katmerlenecekti eminim. manzara rezildi. 5 tane kedi, ortaya aldıkları bir kediye, gündüz vakti sırayla tecavüz ediyorlardı. basbayağı, tamamen gerçekti bu. hayvanların seks yaşamının vahşiliği beni fena hırpaladı. kedilerden nefret ettim. &#8220;<em>bi de hayvan olacaksınız, bizden de betersiniz ulan</em>&#8221; diye kızdım. bunu, o bahçeye bakarken yaparlarsa, moralinin bozulması kaçınılmazdı. çin malı platik desert eagle&#8217;ımın plastik boncuklarını şarjöre yerleştirirken tek düşündüğüm, bu yürek dağlayan manzarayı onun görmemesi için, kedilere sağlam bir ders vermem gerektiğiydi. kaçmasınlar diye camı incecik aralayıp, o sırada tecavüzü gerçekleştirmekte olan sarı kediye iki tane salladım. mermi kediye değdiği anca duvara çapmış gibi yere düşüyor, sarı kedi &#8220;nooldu lan&#8221; bile demiyordu. çin malına yatırımın zafiyetinden bahseden aklımın öbür yarısına aldırmadan &#8220;<em>sktirin gidin, sktir lan, lassiktir&#8230; hoşt lan.</em>&#8221; diye bağırarak pencereyi 7-8 kere hızlı hızlı açıp kapattım. sesten ürküp kaçmışlardı. &#8220;inşallah o burdayken, bahçemde tekrar bir tecavüz vakası yaşanmaz yalabbi&#8221; diyerek camı sıkıca kapattım. giyindim ve dışarı çıktım.</p>
<p>çılgın kalabalığın ortasında üzerine spot tutulmuş &#8220;truman&#8221; gibi dolaşıyordum. ben bir başkaydım diğerlerinden. pozitif ırkçılık diye bir şeyi keşfediyor ve aşka inanmadıkları için sokaktaki herkesi küçümsüyordum. ben aşka inanmış, sonunda kazanmıştım ve en geç bu akşam acayip sevilecektim. bununla gurur duydum, özgüvenim tavan yapmıştı. hazırlık yapacak olmasam bunların arasına karışmazdım ya, neyse. acayip aşıktım ve dışarıda başıboş gezinen kadınlara göz ucuyla bile bakmıyordum. böylesine ulvi kabul ettiğim bir noktada durabildiğim için kendimi şövalye ilan ettim. demek, bana arada bir &#8220;şövalyem&#8221; demesi bundandı.</p>
<p>ilk evvela bankamatiğe gittim. hesabımda kapı gibi 375 milyonum beni bekliyordu. 150&#8217;siyle kredi kartını yatırıp kredi kartını kullanmaya başlayabildiğimde sınırsız param olacaktı ve herşeyi gerçekleştirebilecektim. garanti&#8217;nin &#8220;tek hesap&#8221; mevzusundan &#8220;-200&#8243;e düşme hakkım olduğundan, bir yere gidersek eğer nakit sıkıntısı da yaşamayacaktım. &#8220;<em>mayıs&#8217;ta nakit sıkıntısı</em>&#8221; isimli bir filme malzeme olmak istemezdim açıkçası herbırt.</p>
<p>bu arada gidip evin ve dış kapının anahtarlarından birer kopya yaptırdım. anahtarları ona verecektim. bu sayede belki de bir gün, biz sözleşmeden, gizlice gelip kapıyı açacak, içeri girecek, ben uyurken gelip bana sarılacak ve yalnız olmadığımı gösterecekti. bu, o ana kadarki hayatımın doruk noktası olurdu herhalde. &#8220;<em>insanı çarpan bir elektrik akımı gibi aşklarım da beni çarptı, onları yaşadım, hissettim, fakat görmeyi ya da düşünmeyi asla başaramadım.</em>” diyen proust&#8217;a harbiden üzülüyordum. bir zafer peker şarkısı romantizmiydi belki ama &#8220;bir sabah karşımda aşkı görmek istiyordum&#8221; ve zaten ondan başka bir şey düşünemiyordum. anahtar, bunun anahtarı olacaktı. buna tüm varlığımla inanıyordum.</p>
<p>diğer ufak tefek alışverişleri yaparken bir yandan da &#8220;bahçedeki kediler&#8221;i düşünüyordum. &#8220;kedilerin tecavüzü&#8221;nü kameraya çekip bu doğaüstü olayı insanlıkla paylaşmak istiyor, tecavüze uğrayan kedinin acısını paylaşıyordum. yolda bunu düşünürken &#8220;<em>hayvan alemi biğiğir hooooş, sarııı kedii amman, sarı kediii aman, deli-veranceğğ</em>&#8221; diye bir türkü tutturdum. deliverance&#8217;in aklıma gelmesiyle bünyemi saran insanlıktan tiksinme duygusu yerini, bu akşamdan itibaren, önümüzdeki beş günün safi saf, hep bi içten ve hayli ulvi sevilmeyi; ve tüm varlığını armağan derek sevmeyi yaşamanın tarihe, en azından kişisel olarak bildiğim tarihe, en önemli tarihi olay olarak yazılacağı düşüncesine bıraktığında markete girmiştim zaten.</p>
<p>marketofobimden dolayı marketlere girmekte zorlandığımdan, &#8220;endi market&#8221; beni en az geren marketti. sakindi, küçüktü, hem biraz öğrenci işiydi ve hem de alkol satıyordu. genelde oraya gidiyordum ama bu defa kaliteden şaşmayacağımdan dev tanşaş&#8217;ı gözüme kestirmiştim. buzdolabında hazır bulunup, her ihtiyacımızı karşılayacak tüm eksikleri aldım. &#8220;yalnızlık kalesi&#8221;ni evrenin en şahane aşk mabedine dönüştürecek her şey hazırdı; kokular, mumlar, sıvı el sabunu ve tabii sefil sarhoşluğunun bildiği bütün içkiler: tekel votka, iki şişe güzel marmara ve aristokrat imajından ödün vermemek adına paraya kıyıp bir şişe kavaklıdere. 250 lira falan tuttu. &#8220;<em>olsun lan çalışır öderiz</em>&#8221; dedi biri, öbür yarımdan desteği de almışken, verdim kredi kartını, tek çekimde ödedim. &#8220;<em>heyyyt. alışveriş yaptım lan ben marketten. aşkım için, markete bile girdim.</em>&#8221; hem benim, hem de öbür yarım için bir dönüm noktasıydı.</p>
<p>eve dönüşte pasajdaki elektrikçiye uğradım. şans yaverin yanındaydı yine. ikinci el, yeni bir elektrikli su ısıtıcıyı hemen takabilecekti elektrikçi. onunla birlikte eve geldik. banyodaki ihlas&#8217;ı bir çırpıda söktü ve işe girişti. kendi hariç tüm elektrikçileri aforoz ediyordu. evin tesisatınını beğenmemişti:</p>
<p>- abi bak burda 3,5 kablo kullanmış bu burayı dayandırmaz.<br />
- olsun abi, şofben alacağım zaten bu geçici.<br />
- abi bak, burdaki kablo telefon kablosu gibi bir şey, bu ihlas&#8217;ın termostatı yok, allah&#8217;tan yangın çıkmamış. hüüüamına koydumun adamı, üç kuruş kâr etmek için insanların canıyla oynuyorlar bunlar.<br />
- hüüüamınagoyin abi, ev sahibi kendi çekmiştir kabloyu, cimri gıcık bi herif.<br />
- he tanıyorum, hüseyin abinin evi bura, biliyorum ben ya, 25 senelik komşum benim.<br />
- ha işte evet abi iyi bi adam. işte onunla konuşup şofben taktırayım diyorum.<br />
- sen şeyap, ben montajını yaparım, dükkânın kartı var mı sende, gelmene gerek yok abi ararsın ben gelir takarım.<br />
- aliym abi kartı, o zaman ariym ben seni.<br />
- kart yok da yanımda, elimde iş var şimdi, bi kağat varsa yaz ikiyüzyirmi&#8230;<br />
- ha, dur usta alıym geliym bi dakka.</p>
<p>kağıt almaya giderken &#8220;kendini pazarlama konusunda amatör, özgüveni üstdüzey esnaf&#8221; konusunu ekşi sözlük&#8217;te irdelemem gerektiğini düşündüm. ama başlık bu olmamalıydı.</p>
<p>- abi prizde sorun var. ha, yaz abi ikiyüzyirmi vesaire vesaire&#8230;</p>
<p>&#8220;the one&#8221; elektrikçi abi prizle uğraşırken ben kılkuyruk ev sahibi sonradan ister diye 25 milyonluk ihlas ısıtıcıyı gözü rahatsız etmeyecek bir yere saklamaya gittim. salon çöplüktü zaten. salonda herhangi bir yere bırakabilirdim. ne de olsa salon benim yaşama alanıma dâhil değildi. ama benim odam; kral suiti olacaktı.</p>
<p>elektrikçi abi işini bitirdiğinde suyu test ettik. bu evde, sıcak su. dönüm noktası iki. medeniyetle tanışıyordum. duvardaki prizi sökmüş ve ellerime medeniyeti, ucu çıplak iki faz halinde teslim etmişti. onları duvardaki deliklere nasıl sokmam gerektiğini, artıyı eksiyi anlattı. duvardaki deliklere de kalemle artıyı eksiyi işaretledi. ters sokarsam çeşitli sorunlar olma ihtimalinin altını çizdikten sonra, taktığı aletin iki katı işçilik ücretini de alarak evden ayrıldı.</p>
<p>buzdolabını tıka basa temizledim. kendi dişlerimi bile bu kadar özenli temizlemiyordum. bende bu temizleme potansiyeli olduğu halde anneme evi temizlerken hiç bu kadar detaylı temizlik yaparak yardım etmediğimi anımsadım. onun buzdolabındaki pislikleri temizleyip, aynı böyle biriktirsem ve göstersem, benimle gurur duyar, dayanamaz ağlardı eminim. annemi fena özlemiştim. hayatımın annesizlik evresinin, karakterim üzerinde ödipal dönem veya anal evreden çok daha fazla etkili olacağı kesindi. &#8220;<em>sevilmek iyiydi, güzeldi ama karşılıksız sevilmek de apayrıydı lan.</em>&#8221; diyen ve benimle hep<em> lanlı lunlu</em> konuşan içimdeki ses annemi arayıp, onu biraz onu sesimle sevmemi öğütlese de artık farklı bir boyuta geçen bu bahçede sararan ataerkil duygulara yer yoktu. en azından bugünlük.</p>
<p>o, uçağa binmeden evvel, son telefon görüşmemizi yaptık. kıçıma sürat motoru takmam gerektiğini işaret eden görüşme saatini takiben yaklaşık dört saatim vardı. kısa bir süre, mutfağın apartmanın rögarına bakan penceresinin altındaki duvara yaslanıp &#8220;o&#8221;nun mükemmelliğine, aşkını sunuşuna, onsuz bir dünyanın tahammül edilemezliğine otobüsler kaldırdım. otobüsteki tüm yolcularla öpüp koklaşıp vedalaşarak otobüsten inmeye hazırlanırken zilin çalmasıyla hızla otobüsten inip kapıya koştum. gelen tomturbaz&#8217;dı. hemen mevzuuya girdi:</p>
<p>- nağber yakışıklı?<br />
- şu verdiğin motivasyon bugün en lazım olan şey biliyon mu?<br />
- hayırdır, neşeliyiz bugün?</p>
<p>salakça gülümsedim.</p>
<p>- salakça gülümsedin&#8230;</p>
<p>tekrar salakça gülümsedim. pis pis sırıtarak, ortamı kendine getirdi:</p>
<p>- he he&#8230; kovayı bi doldurabilir miyiz?<br />
- boşa koysam dolar mı dersin?<br />
- doldurup versen daha iyi, ben de alır giderim. daha şimdi burdan üç apartmana gideceğim, onlar bitinc&#8230;<br />
- hemmen geliyorum.</p>
<p>tomturbaz&#8217;ı içeri çağırıp sevincimi paylaşabilirdim. zira halimi, neşemi, bu kutsanmış halimi birinin bilmesi, görmesi lazımdı. &#8220;dünyada böyle bi aşk yok lan&#8221; diyen bir ses habire içimde bağırırken, benim buna inanmamam ve bunu dünyaya göstermek istemem kadar doğal bir şey yoktu herhalde. ama ihtiyacım olan herşeye sahip olduğumdan dolayı, tomturbaz&#8217;ı ve dâhi tüm insan ırkını sallamıştım. hızla kovayı doldurup teslim ettim ve &#8220;kolay gelsin, hadi görüşürüz cyrano&#8221; diyerek kapıyı kapattım.</p>
<p>son sürat odama gidip mumları yerleştirdim. &#8220;benim balonlarım vardı&#8221; diye düşünüp, balonları şişirdim ve odaya gelişigüzel dağıttım. ortalama ayda bir kez yorganını düzelttiğim yatağımın nevresimini değiştirip, annemin yeni evimin eve benzediğini sanarak verdiği, kendisi için kuşak kuşak, tepe bayır, paso hüzün ifade eden yatak örtüsünü hiç gerekmeyeceğini, üstelik zaten &#8220;o&#8221;nun da hiç gelmeyeceğini sanarak sakladığım yerden çıkardım. ütülüydü ve onu örttüğümde yatağımın bende çilehane olarak imgelenen görüntüsü, son derece modern, özenli, anlamlı bir hale bürünmüştü. odam bir başka olmuştu. yerleri sildim. halıfleksteki kılları tırnaklarımla topladım. sonsuza kadar sürebilirdi, topak topak kıl, tüy, yün; içerisinde cips parçaları, çekirdek kabukları, burun tatakları ve desert eagle mermileriyle birleşerek gittikçe büyüyordu. bu kadarının yeterli olduğuna karar verip biriken pisliği atmak üzere banyoya gittiğimde, ona &#8220;<em>seni bir daha görene kadar sakallarımı kesmeyeceğim</em>&#8221; diyerek kendimce bir kurusıkı şov biznısa giriştiğimden beri sakallarımın ne derece uzadığını fark ettim. kılların içinden iki tane göz bana bakıyordu. onu havaalanında karşılarken, ona beni ilk kez takım elbiseyle görme keyfini yaşatma süprizim bu kıllar yüzünden fiyaskoyla sonuçlanabilirdi. zira dâhil olduğu tarikattan son anda caymış ama duruşmaya çıkmadan önce tıraş olursa dikkat çekeceği için tıraş olmayıp, yine de hakime düzgün görünmek adına simgesel kıyafetini bırakıp takım elbise giymiş bir aczmendi gibi görünecektim. tırnak keseceğiyle permatiğin kenarındaki platikleri kesip, jileti istediğim keskinliğe getirerek sakalımı düzlemeye başladım. plastikleri keserken yanlışlıkla jiletin de ucundan bir parça kestiğim için şekli bozulan jilet yüzümde her kaydırışımda bir kesik atıyordu. sakallarımdan kanlar süzülüyordu. lâkin sakalı düzeltmeye o kadar odaklanmıştım ki kanlar umrumda değildi. tıraş bittiğinde işportacıdan tırnak makasıyla birlikte aldığım kan taşıyla kanayan yaralarımı dağladım. yakıyordu. suratıma kolanya sürdüm, fön makinesiyle kanımı kuruttum. dışarı çıkmam gerekiyordu ama yüzümü de evde bırakmak zorundaydım.<br />
dışarı çıkacak halde değildi. yaraları örtsün diye pudrayla bir şeyler denedim. kapağı bozuk olduğu için pudra olduğu gibi, en fiyakalı pijamama döküldü ve artık herşey bembeyazdı. eğer orada halam olsaydı, yere pudra dökülmesiyle ilgili mutlaka olumlu bir şey söylerdi: &#8220;ansızın en güzel pijamaya pudra dökülmesi, aşk hamuruyla yoğurulacağına işarettir&#8221;, &#8220;sakaldan süzülüp yeri kaplayan beyaz pudraya damlayan kan hem hoş bir görüntü oluşturur hem de dudaktan öpüleceğine delalettir&#8221; derdi mesela. buna çok ihtiyacım vardı. ya da  &#8220;oğlum ziytin çekirdaanı yutma südüklüğüne daş durur&#8221; diyebilirdi. bunu ihtiyacım olsun veya olmasın sürekli söylüyordu zaten. en önemli sözüydü benim için sarf ettiği.</p>
<p>herşeyi temizledim, pijamayla bayağı uğraştım. fiyakalı takım elbiseleri çektim. yüzüm biraz kesik olsa da, yılan gibiydim lan. &#8220;yılan gibisin lan&#8221; dedi. &#8220;sen mi ben mi?&#8221; diye sordum. ikimiz kafa kafaya verip &#8220;aslansın, kaplansın, kralsın, yakışıklısın, yürü be&#8221; gazlarıyla özgüveni üst seviyelere çektik. hemen köşedeki çiçekçiye koştum. oradan çeşit çeşit çiçekler aldım, geldim, odama giden yolu efsanevi bir biçimde dekore ettim. evvelce aldığım hediyeleri dar odanın ancak benim bilebileceğim gizemli yerlerine sakladım. ben yokken eve biri gelir, içkileri lüpletir diye, içkileri de odaya transfer ettim. yola çıkmak için hayli gecikmiştim ve nakit tükenmişti. taksiden başka çarem yoktu havaalanına yetişmek için. takım elbisenin verdiği beyefendiliği bir kenara bırakıp, 6-7 taksiyle pazarlık yaptım. sonunda biriyle anlaşıp havaalanına gittim.</p>
<p>beklerken yaşadığım heyecanın bir benzerinin daha bir ömürde olabileceğini sanmıyorum. tam da saf aşkı kucaklayacak olmanın yarattığı aura beni transandantal bir yolculuğa çıkarmışken, kapı açıldı ve etraftaki herkes, herşey dondu. sadece biz hareket ediyorduk koca havaalanında. bir çocuğun donmakta zorlandığını görüp ona izin verdim hareket etmesi için. arka planda, neşeli, başıboş bir çocuk, dramatik altyapıyı kuvvetlendirmişti. geldi, koştu, koştum, koştuk, güm diye çarpışarak sarıldık. burada alkış lâzımdı aslında ama o anın bizim olmasını istediğim için, diğerlerini aktivasyon key&#8217;lerini girmeyip, onları biraz daha donmuş durumda bekletmeyi yeğledim. bu ara çocuğu da dondurdum. çünkü onu dudağından öpmek için içimde artık karşı koyamadığım bir istek vardı, bu olacaktı, demek ki böyle oluyordu, demek ki, o öpücük, kendiliğinden oluyor ve olmasını hiçkimse engelleyemiyordu. bizim oralarda dudaktan öpüşmek, televizyon filminde olsa bile, gözlerimizi ellerimizle kapatmamızı gerektiren, ayıp bir şeydi. arkaplandaki çocuk, daha üç yaşında bu travmayı kaldıramazdı.</p>
<p>tekrar taksiyle eve dönerken, kutlu aşkın, kudretli bir sihirbaz gibi dünyayı yok edişine şahit oldum. bizden başka kimse yaşamıyordu dünyada, haberim yoktu. onun için de böyle olduğunu hissedebiliyor; bana sığınışıyla, kollarımın altına girişiyle, ona kanat gerişimle romantizm denen şey yeniden tanımlanıyordu. ara ara &#8220;of&#8221; çeken taksicinin varlığını hissettirişiyle, şoför kardeşimizin de, bize &#8220;ulan ne aşkmış bu be!&#8221; dercesine baktığını idrak edebiliyorduk. dikiz aynasından kendime baktım. takım elbise ve bu sakal hayatımdaki en rezil halimdi.</p>
<p>mutluluğun tüm inanç olasılıklarını yok ettiği, aşkın, &#8220;<em>aslında neye inanmalıyım?</em>&#8220;ın cevabını verdiği bir gece sonunda, ben, onun bana ta oralardan getirdiği, hayatımda ilk kez içtiğim &#8220;yeni&#8221; içkileri onunla içmiş olmaktan dolayı bayağı huzurluydum. beni ahmet kaya ve orhan gencebay dinlerken sevdi. uykusu geldi. onu uyuttum. adını duymuş olmama rağmen o gece ilk kez içtiğim martini&#8217;nin bundan sonrasında bizim için bambaşka bir anlamı olacaktı. bir şişe martiniyi onu uykusunda severken içtim. ara sıra, uzaktan gelen bir sevgiliyi beklemenin, belki de yakında olan bir sevgili ile daima birlikte olmaktan çok daha aşk dolu, çok daha yüce bir duygu olduğunu düşündüm. uyandığında, bana bu &#8220;bekleme&#8221; sürecinin, aşkı bekleme süreci olduğunu ve ara sıra yaşanması gerektiğini ama aynı zamanda, aşık olduğun insanla birlikte olmanın asıl huzur, asıl mutluluk, asıl anlam, asıl varlık olduğunu öğretti.</p>
<p>bahçede erik yedik.</p>
<p>o gittiği gün ben de işe gittim ve döndüğümde tecavüze maruz kalan kedi, camdan odama girip, yatağımın altına yavrulamıştı.</p>
<p>yavru kedileri dışarı çıkarıp, yatağın altını temizlemiştim; arabesk bir playlist&#8217;le arta kalan şarapları bitirmeye çalışırken saate baktım. saat daha 10 buçuktu ve bir şekilde sızmazsam, yatağa girip uyumaya çalışmak işkence olabilirdi. saatlerce hayal kurdum. saat daha 10 buçuğu bir geçiyordu ve onu en erken altı ay sonra tekrar görebilecektim. aradım. anlattım.</p>
<p>sızdım.</p>
<p>uyandığımda saçımı okşuyordu.</p>
<p><strong>Umut Taydaş<br />
</strong>(<a href="http://www.eksisozluk.com">ekşi sözlük</a>&#8216;ten alınmıştır)<strong></strong></p>
<div id="crp_related"><h3>Benzer Yazılar:</h3><ul><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/beni-seven-bana-gelsin-ya-da-ben-kendimden-gideyim.htm" rel="bookmark" class="crp_title">Beni Seven Bana Gelsin ya da Ben Kendimden Gideyim</a></li><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/bir-odada-yalniz.htm" rel="bookmark" class="crp_title">Bir odada&#8230;Yalnız:</a></li><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/sakal.htm" rel="bookmark" class="crp_title">Sakal</a></li><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/kaybolan-insanlik.htm" rel="bookmark" class="crp_title">Kaybolan İnsanlık</a></li><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/ask-doktoru.htm" rel="bookmark" class="crp_title">Aşk Doktoru</a></li></ul></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hikayeyaz.com/uzaktan-gelen-sevgiliyi-beklemek.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Beni Seven Bana Gelsin ya da Ben Kendimden Gideyim</title>
		<link>http://www.hikayeyaz.com/beni-seven-bana-gelsin-ya-da-ben-kendimden-gideyim.htm?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=beni-seven-bana-gelsin-ya-da-ben-kendimden-gideyim</link>
		<comments>http://www.hikayeyaz.com/beni-seven-bana-gelsin-ya-da-ben-kendimden-gideyim.htm#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 18 Feb 2010 15:04:25 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Umut Taydaş]]></category>
		<category><![CDATA[bunalım hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[gerçek hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[gergin hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[güzel hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[hayat hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[hayat hikayesi]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye oku]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye paylaş]]></category>
		<category><![CDATA[otobiyografik hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[umut taydaş hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[umut taydaş hikayeleri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hikayeyaz.com/?p=19</guid>
		<description><![CDATA[ziyadesiyle kişiler &#8220;kendilerine gelinmesini&#8221; pek sever, önemserler. gerçekten de önemli bir ihsas, değerli bir hissiyat, memnun edici bir oluştur bir insan için &#8220;kendisine gelinmesi&#8221;.  kişi kendini aziz hisseder, kendisine kıymet verildiğini düşünür. hele hele &#8220;misafir seven&#8221; bir kişisyse söz konusu, memnuniyetin ve doğal olarak egonun eriştiği hazzın daha yoğunlaşması mümkündür.
peki &#8220;beni seven bana gelsin&#8221; doğru [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>ziyadesiyle kişiler &#8220;kendilerine gelinmesini&#8221; pek sever, önemserler. gerçekten de önemli bir ihsas, değerli bir hissiyat, memnun edici bir oluştur bir insan için &#8220;kendisine gelinmesi&#8221;.  kişi kendini aziz hisseder, kendisine kıymet verildiğini düşünür. hele hele &#8220;misafir seven&#8221; bir kişisyse söz konusu, memnuniyetin ve doğal olarak egonun eriştiği hazzın daha yoğunlaşması mümkündür.</p>
<p>peki &#8220;beni seven bana gelsin&#8221; doğru bir arzu ve bekleyiş midir? eğer herkes kendisine gelinmesini isterse, kimse kimseye yaklaşamaz gibi olur sonra. bunun böyle olmaması için, birilerinin kendilerinden vazgeçip, egolarını ve &#8220;kendilerine gelinmesi&#8221; dolayısıyla erişecekleri hazzı bir yana bırakıp, sevdiklerine gitmeleri gerekli.</p>
<p>kendinden vazgeçip sevdiklerine gitmek mi, oturup sevenlerinin gelmesini beklemek mi asıl saadet, olgun olanın seçeceği, onguna eriştiren hangisi?</p>
<p>derken kapı çaldı:</p>
<p>kapıyı çalan tomturbaz&#8217;dı ve acele etmeme gerek yoktu. yataktan zeybek ağırlığında kalktım. sabahın 9&#8242;u daha bitmeden, evde olduğumu tahmin ederek eve gelebilecek, kapıyı çalacak, benim &#8220;karşılamayı bilmez&#8221;liğimle sabahın 9&#8242;u bitmeden baş etmeyi göze alabilecek ve maalesef beni merak edip, belki özleyip, kapıma dayanabilecek tek insan tomturbaz&#8217;dı. bu günleri de görebileceğimi hiç tahmin etmezdim, tahmin edebilseydim belki bir çaresini arardım. uzun zamandır tomturbaz&#8217;dan başka arayıp soranım yok, alışmış olmalıydım. alışamadım. &#8220;bana gelinmesini&#8221;, yaşadığımı hissetmem için, arada bir yaşamam lâzım sanki. kendimi buna çok fena bağlamışım. &#8220;bana gelinmesini&#8221; çok sevmişim ve demek ki ihtiyacım da varmış. birden &#8220;gelinmez&#8221; kalınca, gerçekten bir evin bir insanı boğabileceğini, evden çıkıp da dışarılara kaçarsan, işte o dışardaki yalnızlığın boğmaktan beter, katiyyetle ruha tecavüz olduğunu tatbik ederek öğrenmiş oldum. biliyorum, &#8220;bana gelindiği gibi&#8221; kimseye gelinmemiştir. ya da sadece bana öyle gelmiştir. öylece gelmişlerdir. bu &#8220;gelinmeler&#8221;in doruğunda bir şevki tattığım için, artık hiç &#8220;gelinmez&#8221; olmanın yapabileceği tahribatı siz düşünün. &#8220;<em>ne de güzel gelirdin&#8230; gelir, olduğum yerden beni kımıldatmadan, beni alır, gidilebilecek en güzel yerlere götürürdün. o güzel yerlerden aslında hiç birine götürmeden ve hiç birinden diğerine götürmeden, hepsinde birden kalıvermemi sağlar, en güzel dünyam olurdun&#8230;.</em>&#8221; türk sanat müziği şarkısı olur mu bundan? ahmet özhan belki yapabillirdi. zil tekrar çaldı&#8230; tomturbaz.</p>
<p>&#8220;kafaya çok takıyorum herhalde&#8221; diye düşündüm, ama aslında bunları düşünürken terliklerimi aradığımı farkettim. öyleyse fazla düşünmüyor, terliklerimi ararken fırsattan istifade hem de düşünüyordum. düşündüğüm şeyler bir şeylere çare miydi peki? olsun ya da olmasın, bir düşünmek&#8217;in illa da çare olması gerekmiyor. &#8220;bin tane düşünürsün, bir tane bulursun&#8221; gibi kabullenmek ilâzım. düşündüğün kadar büyürsün. gerçi düşünme evrenin, senin entelektüel birikiminle alakâlıdır. lakin düşünmeden, birikime ihtiyacın olup olmadığını bile anlayamazsın. dolayısıyla düşünmek, ya da üşenmeyip gidip kapıyı açmak gerekli.</p>
<p>kapıyı açtım. görünende kimse yok. yoksa aklımın oyunu muydu bu? &#8220;bana gelindiğini&#8221; görmemek için &#8220;kimse yok&#8221; gibi mi görüyordum. bunu başkalarına da yaptım mı acaba? yaptıysam çok kırmışımdır kırılabilecek kim varsa.</p>
<p><em>- kimse var mı?</em></p>
<p>&#8216;kimse yok!&#8217;. var mı yoksa? yani yok da bir var değil midir? bu durum için de gerekli olduğunu varsayayım. acaba neden, &#8220;bana gelindiğini&#8221; görmek istemiyor olabilrim? çünkü korkuyor olabilirim. benim de onlara bana geldikleri gibi gelip gelmeyeceğimi bilmiyor, belki öğrenemiyorumdur, ondan. ben onlara gittiğimde, onlara nasıl gelirim? belki hissedemiyorum, hissetmeyle ilgili bir sorunum olabilir. anlatamazlar mı? illa ki benim mi hissetmem, uzaktan anlamam gerekli? her gittiğimde, &#8220;iyi ki geldin, çok mutlu oldum&#8221; diyemezler mi? sarıldıklarında anlamam gerekli, ama ya korkuyorsam?</p>
<p><em>- alooooo</em></p>
<p>bu defa ses geldi:</p>
<p><em>- yettim, yetiştim, dur celallenme. </em></p>
<p><em>- tomturbaz?</em></p>
<p><em>- oğlim, bu saatte sana benden başka kim gelir?</em></p>
<p><em>- &#8220;dinsizin hakkından imansız gelir*&#8221; &#8220;davulun sesi uzaktan hoş gelir*&#8221;, &#8220;belki şehre bir film gelir*&#8221; gerisi &#8220;hayal meyal gelir*&#8221;&#8230;</em></p>
<p><em>- nek&#8217;kader komigsin. nek&#8217;kadar ağlenceli.</em></p>
<p><em>- hoşgeldin.</em></p>
<p><em>- sağol. çok yoruldum. çok yamuldum.</em></p>
<p><em>- olur.</em></p>
<p><em>- ver bakalım malı.</em></p>
<p><em>- tertemiz. burda. senden başlıyorum.</em></p>
<p><em>- ilk bana geldiğin ve dibindeki pisliği bana vermediğin için teşekkürler.</em></p>
<p><em>- dur ama saçma oldu.</em></p>
<p><em>- niye yahu&#8230; önce ben&#8230;</em></p>
<p><em>- olmaz, yorgunluk kafama vurdu, sabah da yumırtayı çok yemişim, afallamışım. önce yukarı çıkmam lâzım.</em></p>
<p><em>- bir gün hepimiz yukarı çıkacağız, bu kadar acele etme, canın bedenindeyken yaşamaya bak.</em></p>
<p><em>- ay çok komig.</em></p>
<p><em>- ver malı geri.</em></p>
<p><em>- vermem. önce ben&#8230;</em></p>
<p><em>- oğlim laftan anlasana, geleceğim tekrar sana.</em></p>
<p><em>- dibindeki pisliği getirirsin bana.</em></p>
<p><em>- ver şunu, hadi gülüm. hadi&#8230;<br />
</em><br />
verdim&#8230; dibindeki pisliği kesin bana getirecekti. şimdi gidip en üst kattan su alacak önce, kovaya dolduracak, merdivenleri silecek, bana getirdiğinde kovanın dibinde bir dolu çamur, pislik olacak. apartmanı yıkasın diye, tomturbaz&#8217;a su vereceğim zaman kovayı bana verdiğinde, dibinde birikmiş olan bu pisliği nereye dökeceğimi şaşırıyorum. klozete dökünce, çok kötü görünüyor. sağa sola sıçrıyor dökerken, banyo berbat oluıyor.</p>
<p>gittiğine göre, en alt katı silmeye geldiğinde tekrar benim zilimi çalacaktı. demek ki bu gün, iki kere &#8220;gelen&#8221;im olacaktı ve daha fazla konuşabilecektim bir insanla, bir günde. aslında belli etmiyordum, belki belliydi, yine de tomturbaz&#8217;ın gelmesi çok önemliydi. çünkü evin kapısı ve zili vardı, zili kendim için çalıp, kapıyı kendime açmaktan bıkmıştım artık. işin kötüsü bunu kendime de belli etmiyordum. bu hep sorunum oluyor. bir şeyi anlıyorum, biliyorum ama kendime belli etmiyorum. birisi beni seviyor, birisi dostum oluyor, birileri beni arıyor, birisi bana çok geldi, geliyor ama ben bunu kendime belli etmiyorum. çünkü korkuyorum. bunları bilirsem bunlara alışırım. alıştığımda kaybedersem ve yalnız kalırsam diye korkuyorum&#8230; bu paradoksun üstesinden gelebilecek ve bana yardım edebilecek birisi umarım vardır. &#8220;yardım istemiyorum.&#8221; tomturbaz ikinci kez geldikten sonra, bir günde üçüncü kez gelmeyeceğini bildiğim için rahatlayacaktım. yani yalnız kaldığımı bilip, oturup, rutin üzülme ritüelimi yaşabilecektim. bu bir ayin gibidir. yalnız kaldığınıza inanır buna şartlanır ve o saatten sonra bir dahaki kımıldamanızın şart olduğu zamana kadar kımıldamaz, üzülürsünüz. buna başladınız mı bir daha bölünemez. yani şimdi ben içeri gidip, bu ayine başlasam, ikinci kez tomturbaz geldiğinde ona kapıyı açmayacağım ya da açsam bile yüzüne bakmayacağım, konuşmayacağım. o yüzden onun ikinci gelişine kadar, bana iyi geliyormuş olduğunu sandığım bir şeyler yaparak vakit geçirmem gerekliydi.</p>
<p>ben, bu gibi durumların ilacı olarak hep televizyonu veya futbolu kullanmışımdır. ikisi de bir nevi afyon. eskiden kitap okurdum. kitap ağır geliyordu, düşünmem gereken şeyler artıyor, evren genişliyordu o zaman, ve ben yalnız başıma büyük bir evrende çok perişan olurdum. okumayı bıraktım. &#8220;oturup habire televizyon izle öyleyse&#8230;&#8221; demek kolay, televizyonun bir sorunu var. günde yalnızca bir saat çalışıyor. sonra 23 saat dinlenmesi gerekiyor. o yüzden bu süreyi çok verimli kullanmalı, ikmal molası veren makinistler gibi, mola olarak ya da çölde su gibi kullanarak, bu &#8220;ilaç&#8221;tan maksimum faydayı sağlamalıyım. hali hazırda futbol da olmadığına göre, tek çarem televizyon. dilerim tomturbaz geç kalmaz. gelmesi 1 saat sürerse, bütün günü yalnızlıkta geçirebilirim.</p>
<p>yüzümü yıkadım. bundan çok hoşlandım. yatağımı düzledim, bu da güzeldi. odamı topladım. daha ne olsun. aslına bakarsan iyi vakit geçirmeyi sağlayacak bir sürü îhtimal vardı. sanırım bunların hepsini yalnız yapmaktan sıkılmıştım ben. koşup televizyonu açtım. ve futbol vardı. sabahın 9&#8242;u bitmeden üstelik. belki 9 bitmişti. farketmez. futbol bana neden iyi gelsin ki? ya da şöyle soranlar hep oldu &#8220;<em>futbolda ne var ki?</em>&#8220;. sormak kolay, ama şöyle demeye çalışayım. yalnız yaşıyorsan, yalnız kalıyorsan ve kalmalar çok ağır geliyorsa, düşüncede yalnızsan, bir şeylerin sana mutlaka &#8220;hisler&#8221; yaşatması gerekli. üzülmen, sevinmen, öfkelenmen, şaşırman, heyecanlanman, vakit geçirmen, takip etmen, tutunman, bir şeylere göre planlar yapman, bir şeylere alıştırman gerekli kendini. çünkü bunlar senin doğal ihiyacın. ben aradıklarımı futbolda bulmayı seçtim. futbolda buldum demiyorum ama bulmayı seçtim. bunun sebebini de düşünecek olursam tomturbaz gelir. acaba televizyonu kapatıp düşünsem mi? hayır. futbolu izlemek daha iyi. belki bir serbest vuruş olur, tam benim dediğim yere gönderir topu ya da tam benim vereceğim gibi bir pas verir. ya da bir gol olur, sevinirler&#8230; onların sevinmesi beni en çok mutlu eden. her insan sevinişinde onun yüzünü, onun hallerini, onun mutluluğunu görüyorum çünkü. kendime biraz daha dokunursam ağlayacağım. o yüzden sesi biraz daha açtım.</p>
<p>&#8220;<em>metin&#8230; oynuyor prekazi&#8217;ye&#8230; prekazi şık bir çalımla geçti, arkasına baktı, ilerliyor. sağdan koşan savaş, savaş bugün çok boş alan buldu, savaş&#8217;a oynamadı, prekazi ilerliyor. önünde goldbaek, onu da geçti, top açıldı&#8230; prekazi koşuyooor, yetişiyor. içerde tanju ve uğur var, prekazi ortalıyooor ve gooooooool. tanju attı. tanjuuu. kral attı&#8230;.</em>&#8221;</p>
<p>ulan ne gol be, üç yüz kere seyrederim. ama göstermezler. kuşları öldürüyorlar. kafeslere tıkıp tıkıp öldürüyorlar. bir ayda iki tane ölü muhabbet kuşu gördüm, ellerimde öldüler. arkadaşım gibiydi ikisi de. ben koymadım kafese onları, yalvararak öldüler. muhabbet kuşu kafesin dışında nasıl yaşar istanbul&#8217;da. ben bile yaşayabiliyorum belki, onlar da yaşar kim bilir? kuşları öldürüyorlar. az önce &#8220;tanju attı diyordum&#8221; &#8220;tanjuuu, tanjuuuu, tomturbaaaz&#8221;. kuşları öldürüyorlar değil, zil çalıyor hayvan kafa. tomturbaz ne dese haklı.</p>
<p>tek terlik koşup kapıyı açtım.</p>
<p><em>- biravo. tebrik ediyorum</em></p>
<p><em>- duymadım ya. televizyonun sesi&#8230;</em></p>
<p><em>- çok biravo sana. kış ulan, dondum kapıda.</em></p>
<p><em>- kusura bakma. ver aleti hemen doldurayım.</em></p>
<p><em>- buyur.</em></p>
<p><em>- al işte dibi pis. bunu diyorum işte.</em></p>
<p><em>- senin pisliğin, senin kapının önünü sildim.</em></p>
<p><em>- sensin pis.</em></p>
<p><em>- get, kafana vururum viledayı.</em></p>
<p><em>- eki eki&#8230;kah kah.</em></p>
<p><em>- bekliyürüm beyefendı.</em></p>
<p>aldım kovayı banyoya gittim. dibi pis. bu defa bir değişiklik yapmak istedi canım sonra. kovayı banyonun orta yerine boşalttım. suyun altına koydum. haydaa. televizyon açık kaldı. hemen gidip kapatmalıydım ki koştum kapattım, terliğimin tekini de buldum o sırada. oh, rahatladım. kovayı banyonun ortasına boşalttım ki, banyo berbat olsun, bana iş çıksın, zorunlu olarak banyoyu temizleyebileyim. mis gibi kokular olsun, hijyenikten sevinç olayım. annelerde var mı acaba bu, kadınlarda ya da? banyo temizliği yapanlar daha çok kadınlar olduğu için yani. her neyse bende var. banyoyu temizlediğimde her yer pırıl mırıl, misk gibi okuyor oluyor gibi oluyorsun ya lavaboyu falan, iç ferahlatıcı bir mevzu. derken doldu kova. kucakladım götürdüm. tamturbaz&#8217;a verdim.</p>
<p><em>- eline sağlık. sağol.</em></p>
<p><em>- recederim. her zaman.</em></p>
<p><em>- 5 milyon da merdiven parası topluyoruz.</em></p>
<p><em>- merdiven mi yaptırıyoruz?</em></p>
<p><em>- temizliğinin parası.</em></p>
<p><em>- artist miyiz bugün biraz?</em></p>
<p><em>- dondum diyorum, dışarı çok soğuk.</em></p>
<p><em>- öyle hakkatten.</em></p>
<p><em>- ev sıcaktır.</em></p>
<p><em>- fena değil idare ediyoruz.</em></p>
<p><em>- iyi öyleyse bari. 5 milyon var mı şimdi, yok mu?</em></p>
<p><em>- hah. dur getireyim bir dakika.</em></p>
<p>tamturbaz çok üşümüştü demek ki. ayakları su içinde akşama kadar. içeri gelesi, dinlenesi vardı biraz. &#8220;içeri gel&#8221; dese miydim? ama deseydim de, yalnız kalamazdım o zaman. o, ikinci kez kapıyı çalmıştı ve gittiğinde ben yalnız kalacaktım tamamen. aslında hiç istemiyordum yalnız kalmayı ama eninde sonunda yalnız kalacaktım. yalnız kalmaktan korkuyordum ve bu yüzden yalnız kalmayı seçiyordum. lanet olsun, birisi yardım etmeli. tamturbaz mıydı acaba yardım edecek olan? belki ilahi güçler göndermişti onu? yok yok, benim yalnız kalmam gerekliydi. pantolunumun cebine aceleyle daldırdım elimi. oh, hali hazırda 5 milyon. yani altı-üstü muhabbeti olmayacak. parayı alacak ve gidecek tomturbaz. tomturbaz gidecek oh. ama bir yandan da tomturbaz gidecek ve konuşacak hiç kimse kalmayacak of. televizyonun da 40 dakikası falan kalmıştır.</p>
<p>parayı uzattım:</p>
<p><em>- sağol.</em></p>
<p><em>- rica ederim tomturbaz.</em></p>
<p><em>- ay çok kibarsinız. çok naziksiniz yav.</em></p>
<p><em>- lisede ekskrim yaptım ben.</em></p>
<p><em>- bu göbeknen mi? ekiskrim mi? oy oy oy.</em></p>
<p><em>- bu kardeş göbek oğlum, yalnızlık göbeği, dost göbek, depresyon göbeği, sen ne anlarsın?</em></p>
<p><em>- tembel göbeği.</em></p>
<p><em>- kardeşim lan o benim, arkadaşım.</em></p>
<p><em>- uzatma arkadaşım, işim var.</em></p>
<p><em>- tamam, haydi kolay gelsin.</em></p>
<p><em>- sağol. haydi eyvallah.</em></p>
<p>kapattım kapıyı. televizyonun 40 dakikalık dostluk ömrü vardı, yalnız kalmıştım ve banyo pislik içindeydi.</p>
<p>gidip yattım.</p>
<p>tek çaremin sen olduğunu düşündüm yatarken. sen yalnızlığımı anlıyor, sarıyor sarmalıyor, beni her yerlere götürüyor, yanından ayırmıyordun. bir yalnızın &#8220;sen&#8221;&#8216;den başka arayacak kimi olurdu ki ve &#8220;sen&#8221;&#8216;ler yalnızları hiç yalnız bırakmazdı&#8230; uyanınca, &#8220;sen&#8221;i arayacaktım&#8230;<br />
&#8230;<br />
..<br />
.</p>
<p>Umut Taydaş<br />
09.01.2004<br />
(<a href="http://www.eksisozluk.com">ekşi sözlük</a>&#8216;ten alınmıştır)</p>
<div id="crp_related"><h3>Benzer Yazılar:</h3><ul><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/bir-odada-yalniz.htm" rel="bookmark" class="crp_title">Bir odada&#8230;Yalnız:</a></li><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/ben-senin-duygularindan-biriyim.htm" rel="bookmark" class="crp_title">Ben Senin Duygularından Biriyim</a></li><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/evdeki.htm" rel="bookmark" class="crp_title">Evdeki</a></li><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/siir-ve-sinek.htm" rel="bookmark" class="crp_title">Şiir ve Sinek</a></li><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/uzaktan-gelen-sevgiliyi-beklemek.htm" rel="bookmark" class="crp_title">Uzaktan Gelen Sevgiliyi Beklemek</a></li></ul></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hikayeyaz.com/beni-seven-bana-gelsin-ya-da-ben-kendimden-gideyim.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Ses</title>
		<link>http://www.hikayeyaz.com/ses.htm?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=ses</link>
		<comments>http://www.hikayeyaz.com/ses.htm#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 18 Feb 2010 09:35:28 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Sabahattin Ali]]></category>
		<category><![CDATA[edebiyatımızdan örnekler]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye oku]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye paylaş]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye yaz]]></category>
		<category><![CDATA[kürk mantolu madonna]]></category>
		<category><![CDATA[öykü özetleri]]></category>
		<category><![CDATA[sabahattin ali hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[sabahattin ali oku]]></category>
		<category><![CDATA[sabahattin ali öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[türk edebiyatı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hikayeyaz.com/?p=331</guid>
		<description><![CDATA[1.
Bizi Beyşehirden Konya’ya götüren kamyon Barsakderesi dedikleri bir  boğazda sakatlandı. Şoför ve muavini motör kapaklarını açtılar. Oturdukları minderi kaldırıp onun altından  çıkardıkları bir sürü alet ve edavatı ortaya döktüler. Ondan sonra  saatlerce süren bir tamir başladı. Bazan her ikisi makinenin alına  sürünüp arka üstü yatıyorlar ve elleriyle motörün alt kısmını  [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>1.</p>
<p>Bizi Beyşehirden Konya’ya götüren kamyon Barsakderesi dedikleri bir  boğazda sakatlandı. Şoför ve muavini motör kapaklarını açtılar. Oturdukları minderi kaldırıp onun altından  çıkardıkları bir sürü alet ve edavatı ortaya döktüler. Ondan sonra  saatlerce süren bir tamir başladı. Bazan her ikisi makinenin alına  sürünüp arka üstü yatıyorlar ve elleriyle motörün alt kısmını  kurcalıyorlar, bazan da biri şoför mahallinde gaza basıyor ve motörü  işletiyor ve diğeri bu esnada porselen başlıklı bir takım memeleri  yerlerinden oynatıyordu.<br />
İkindi güneşi altında kamyonun muşamba kaplı karoserisi tahammül  edilemeyecek bir hal almıştı. Yolcular birer birer atlayıp dağıldılar.  Bir kısmı merakla şoförü seyrediyor, ve o dinlenmek için motörden biraz  başını kaldırıp duracak olsa:<br />
“Bitti mi?” diye heyecanla soruyordu.<br />
Daha az meraklı birkaç yolcu ile ben ve arkadaşım boğazın garp tarafına,  gölge bir yere doğru yürüdük ve birer taşın üstüne oturup beklemeğe ve  etrafımıza bakınmağa başladık.<br />
Kamyonun durduğu yerin biraz ilerisinde, yolun kenarında iki çadır ve  bunların etrafında birkaç kazma kürek ile bir el arabası vardı. Daha  uzakta ise taş kırmakla ve kum taşımakla meşgul bir miktar yol amelesi  görülüyordu.<br />
Güneş arkamızdaki sırta gömüldükçe, karşı taraftaki tepenin üzerine  serpilmiş bulunan çam ağaçlarına gitgide kırmızılaşan bir ışık yolluyor,  vadiyi süratle artan bir loşuğa terkediyordu. Serin bir ilkbahar günü  idi ve orta yerde akan küçük dere mırıltıya benzer seslerini duyurmağa  başlıyordu.<br />
Yoldan birkaç araba ve otomobil gelip geçti. Bizim kamyonun yanında  biraz durdular ve şoföre bir şey lazım mı, diye sordular. İçerisinde boş  yer bulunan bir kamyon, vakit geçtikçe telaşları artan ve mütemadiyen  şoföre söylenen bizim yolculardan iki kadını adlı. Konyaya götürdü.<br />
Diğer yolcular grup grup oturmuşlar, bir şeyler anlatıyorlardı. Bizim  yanımızda bulunan ve buraya yakın köylerden birinde bakkal olduğunu  söyliyen tahta ayaklı bir ihtiyar kalkıp otomobile gitti, çuvalını  sırtladı, şoföre birkaç küfür savurduktan sonra yola düzüldü.<br />
Adamakıllı akşam olmuştu. Yol amelesi çadırlarına dönerek ateş yakmağa  başlamışlardı. Bizim kamyon şosenin bir kenarında muazzam bir hayvan  ölüsü gibi hareketsiz duruyordu. Şoför ve muavini, üstleri yağ ve toprak  içinde, yüzlerinden siyah terler damlıyarak, bir kenara oturup uzunca  bir dinlenme yapıyorlardı.<br />
Yolcuların ekserisi bu gibi hadiselere alışık oldukları için sadece  başlarını sallıyorlar ve sepetlerini, çıkınlarını açarak bir şeyler  yiyorlardı.<br />
Bir müddet daha geçip ortalık adamakıllı kararınca şoför, yol  amelesinden bir fener alarak yeniden işine koyuldu. Biz yolcular,  birdenbire çöken sükutun içinde, olduğumuz yerlere uzanmış, kımıldamadan  duruyorduk.<br />
Arkamızda güneşin kaybolup gittiği tepenin ağaçları birdenbire  mavimtırak ve soluk ışığa gömüldü. Arkadaşımın yüzüne baktım. O  gözlerini karşıya dikmişti. Yamacın üzerine seyrekçe serpilmiş olan  siyah çamlar, süratle aydınlanan gökyüzüne titrek silüetler  çiziyorlardı. Arkadaşım bir müddet bunları seyrettikten sonra:<br />
“Nerdeyse ay görünecek!” dedi.<br />
Tam bu sırada kekik kokuları ve ince çıtırtılarla dolu havayı hafiften  gelen bir saz titretti. Müzikle uğraşan ve bir müzik mektebinde vazifesi  olan arkadaşım doğruldu. Kaşlarını çatarak dinlemeğe başladı.<br />
Yol amelesinin çadırı tarafından gelen saz ustaca çalınan bir meyandan  sonra, susar gibi oldu ve bir erkek sesi o zamana kadar duymadığımız,  fakat bize yabancı da gelmiyen bir halk şarkısı söylemeğe başladı:<br />
Döndüm daldan kopan kuru yaprağa<br />
Seher yeli, dağıt beni, kır beni;<br />
Götür tozlarımı burdan uzağa<br />
Yarin çıplak ayağına sür beni…<br />
Bu sefer ben de doğruldum. Saz tekrar kıvrak bir ara nağmesine başladığı  halde, kulağımda hala deminki sesin çınlamaları vardı.<br />
Arkadaşım:<br />
“Bu ne?” demek ister gibi yüzüme baktı.<br />
“Fevkalade!” diye mırıldandım.<br />
Ses tekrar, ve bütün vadiyi çınlatırcasına başladı:</p>
<p>Aldım sazı çıktım gurbet görmeğe,<br />
Dönüp yare geldim yüzüm sürmeye,<br />
Ne lüzum var şuna, buna sormaya,<br />
Senden ayrı ne hal oldum gör beni.</p>
<p>Ömrümde bu kadar gür, tatlı bir erkek sesi dinlememiştim. Bir insan  gırtlağından bu kadar manalı ve sarıcı seslerin nasıl çıkabildiğine  hayret ediyordum. Arkadaşım kalktı, beni de kaldırdı. Amelenin çadırına  doğru yürümeğe başladık.<br />
Ovada, çadırın önünde, dört beş kişi oturmuşlardı. Etraflarında kazma ve  kürek serpilmiş duruyordu. Çadırın kapısına asılmış bir fener  sallandıkça, vadinin içine doğru uzanan ve başları karanlıkta kaybolan  gölgeler belli belirsiz kımıldanıyorlardı.<br />
Yirmi yaşından fazla göstermiyen bir delikanlı çadırın önünde, yan  yatmış bir el arabasının üstüne oturarak saz çalıyordu. Başı göğsüne  yatmış ve gözleri yere dikilmiş olduğu için çehresini tamamen görmeğe  imkan oktu. Fenerin aydınlattığı alnı ter damlalariyle kaplı idi.  Sazının uzun sapı, şaşırtıcı bir süratle aşağı yukarı kayan  parmaklarının altında, canlı bir mahluk gibi titriyordu. Tellere vuran  sağ eli, küçük fakat kendinden emin hareketler yapıyor, bu el sazın  gövdesine her yaklaştıkça, insan, sanki, o tahta ile bu et arasında  gizli, fakat çok manalı ve mühim bir konuşma oluyormuş zannediyordu.<br />
Çadırı ve bulunduğumuz yeri bir aydınlık yalayıp geçti, vadinin öbür  ucuna kadar uzandı. Başımızı kaldırdık, karşımızdaki sırtı aşıp yukarı  fırlayan ayı gördük.<br />
Saz çalan delikanlı da başını kaldırdı ve gözlerini biraz yumarak, tam  karşısında beliren bu aydınlık yüzlü dinleyiciyi süzdü. Sonra saza vuran  eli yavaşladı, gözleri kapandı, boğazı gerildi ve yüzü kırmızılaştı.  Biz hayretle onu seyrederken, ince dudaklarının arasından beyaz dişler  göründü ve delikanlı, bu sefer hitap eder gibi, şarkısına devam etti:</p>
<p>Ayın şavkı vurur sazım üstüne,<br />
Söz söyleyen yoktur sözüm üstüne<br />
Gel ey hilal kaşlım dizim üstüne,<br />
Ay bir yandan, sen bir yandan sar beni.</p>
<p>Otomobilin diğer yolcuları da toplânmışlardı. Herkes hayretle  kıpkırmızı yüzlü gence bakıyorlardı. O, esrarlı bir dil konuşan ellerini  sazın üzerinde hareket ettirmeğe başlamış ve gözlerini yere, yahut  kucağından fırlamak ister gibi sıçrayan sazına dikmişti. Pek az bir  duraklamadan sonra, bu sefer başını kaldırmadan, daha yavaş, fakat  eskisi kadar tatlı ve derinden gelen bir sesle şunları okudu:</p>
<p>Sekiz yıldır uğramadım yurduma,<br />
Dert ortağı aramadım derdime,<br />
Geleceksen bir gün düşüp ardıma,<br />
Kula değil yüreğine sor beni.</p>
<p>Ve sazını, iki kuvvetli vuruştan sonra, yanına bırakarak başını  kaldırdı. Orada bulunanlardan birkaçı yaşa diye bağırdılar. O, gözlerini  hiç kimsenin üzerinde durdurmıyarak, boşlukta dolaştırmağa başladı.  Hafifçe tebessüm etmeğe de çalışıyordu.<br />
Arkadaşım yanına sokularak sordu:<br />
“Senin adın ne oğlum?”<br />
“Ali!”<br />
“Nerelisin?”<br />
“Sıvaslıyım!”<br />
“Sazı nereden öğrendin?”<br />
“Ne bileyim? Küçükten beri çalarım.”<br />
“Söylemeyi?”<br />
“Onu da öyle… Sonra bir iki usta aşık yanında gezdim.”<br />
Arkadaşım bana baktı:<br />
“Harikulade bir ses, azizim, yıllarca arasak bulamayız. Ben bu oğlanın  arkasını bırakmam!” dedi. Sonra tekrar ona dönerek yaşını sordu. Yirmi  iki imiş. Cebinden defterini çıkararak bir şeyler notetti ve  delikanlının adresini almak istedi. Çocuk evvela şaşırdı. Verecek bir  adresi yoktu. Bugün burda, yarın orda amelelik yapıyordu. “Beyşehir  yolunda Sıvaslı Ali desen olmaz mı?” diye soruyordu. Nihayet Konyada,  gelip gittikçe uğradığı bir hanın ismini söyledi. Dostum onları da  kaydetti. Bu sırada, epeyden beri yanımızda durup bizimle birlikte saz  dinliyen şoför:<br />
“Beyler, otomobil hazır!” dedi.<br />
Delikanlıya birkaç şarkı daha söyletmeğe hazırlanan arkadaşım, diğer  yolcuların hemen yerlerinden fırladıklarını ve torbalarını, çantalarını  kavrayıp kamyona doğru yollandıklarını görünce içini çekti, sonra  yerinden doğrulmuş olan Aliye döndü:<br />
“Seni aratıp bulursam hemen gel. Sana paralı bir iş bulurum, daha usta  aşıkların yanında çalışır, sazını ilerletirsin, olmaz mı?”<br />
Ali hiçbir şey anlamadan tasdik etti:<br />
“Olur beyim!”<br />
Omuzuna vurup:<br />
“Hadi bakalım, Allaha ısmarladık!” dedik,<br />
Bütün amele hep birden:<br />
“Selametle”<br />
Dediler ve biz ayrılırken, Alinin etrafında gülüşerek onunla konuşmağa  başladılar. Herhalde arkadaşımın sözlerini kendi kendilerine izaha ve  bundan Ali için parlak neticeler çıkarmağa çalışıyorlardı.</p>
<p>2.</p>
<p>Dostum, Ankaraya geldikten sonra, hakikaten o delikanlının işi ile  hiç durmadan meşgul oldu. Onu bir müzik mektebine yerleştirmeğe muhakkak  azmetmişti. Bu kadar üstüne düştüğü bu iş hakkında konuştuğumuz zaman:<br />
“Bilmezsin, kardeşim” diyordu. “oğlanın sesi kulaklarımdan gitmiyor, ben  bu işin acemisi değilim, aşağı yukarı kendime insan sesi esnafı  diyebilirim, fakat böyle bir sesi az dinledim.”<br />
Ben de kendisi gibi düşünmekle beraber, daha akıllı görünmek için şöyle  diyordum:<br />
“Hakkın var. Fakat o sesin bizim üzerimizde bu kadar kuvvetli iz  bırakmasında onu dinlediğimiz gecenin hiç tesiri yok mu idi acaba?  Mehtap! Şırıltısı hak duyulan, kah kaybolan küçük dere… İki dağ arasında  uzanan kıvrıntılı dar vadi, ve nihayet hiç beklemediğimiz bir amele  çadırından tabiatin içine yayılıveren bir ses… Bütün bunlar, o gecenin  ürkek sessizliğinde bizi garip bir romantizm içine atmış ve alelade veya  biraz daha iyice bir sesi bize fevkalade gibi göstermiş olamaz mı?”<br />
Fakat bunlara rağmen, Sıvaslı Aliyi buldurup Ankaraya getirmek ve onu  burada da dinleyerek sesini terbiye ve inkışaf ettirmek, itiraz edilecek  bir fikir değildi. Ne kadar yazılmış dahi olsak, herhalde birinci sınıf  bir istidat karşısında bulunduğumuz inkar edilemezdi.<br />
Arkadaşım şimdiden hulyalar içinde yüzüyordu. Sıvaslı Alini bir gün  meşhur ve dünyaca tanınmış bir opera tenoru olarak Avrupa şehirlerinde  konserler verdiğini düşünüyor:<br />
“Onun frak içindeki vücudunu ve beyaz yakasından fırlayan kırmızı yüzünü  görmek, harikulade bir şey olacak!” diyordu.<br />
Nihayet istediğini yaptırdı. Birçok yerlere başvurarak Sıvaslı Alinin  Ankaraya getirilmesini temin etti. Bu işlerle uğraşan makamlar zaten  yeni istidatlar aramakta idiler. Sık sık imtihanlar yapılıyor ve opera  mugannisi yetiştirmek için talebe seçiliyordu. Bu meyanda Konyaya  yazıldı. Pek uzun olmıyan bir araştırmadan sonra bizim genç tenor  bulundu. Yol parası Konya belediyesince temin edilerek Ankaraya  gönderildi.<br />
İmtihanın yapılacağı mektebin müdür odasına girer girmez, bir kenarda  elinde saziyle bekleyen Sıvaslı Aliyi tanıdım. Yüzü biraz daha kırmızı,  bakışları adamakıllı ürkekti. Ökçesi basık ayakkaplarının arkasından  topukları delik çorapları görünüyor ve üzerinde bulunduğu halı  tabanlarını yakıyormuş gibi sık sık ayak değiştiriyordu. Sazını bir  silah gibi sağ ayağının kenarına dayamış, sapını iki parmağiyle  yakalamıştı. Odada konuşup gülüşenlerin yüzüne bakmıyor, gözlerini yerde  ve karşı duvarda gezdiriyordu.<br />
Odadakilerle selamlaştıktan sonra Ali ile konuştum. Yolculuğun nasıl  geçtiğini sordum. “Kötü değil!” dedi. Elindeki saz yeni idi.  Gülümsiyerek yüzüne baktım, derhal anladı: “İndiğim handa buldum, sekiz  kağıt verip aldım. Benim kırık saz ile efendilere çalmak yakışık almaz  herhalde!” dedi.<br />
Siyah ve güzel gözleri, şimdi aydınlıkta ve açık olduğu halde, bana o  akşam gördüğüm gibi yarı kapalı hissini verdiler. Dikkat edince bu büyük  ve dalgın gözlerin daimi bir rüya içinde yaşadığını farkettim. Bir anda  kendimi onun yerine koymak istedim.<br />
Buraya kimbilir neler düşünerek gelmişti? Herhalde dostumun kafasından  geçen opera muganniliği ve fraklı Avrupa konserleri ona yabancı idi.  Olsa olsa Ankarada “büyüklerden” birkaç kişinin kendisini dinliyeceğini,  belki beş on kuruş vereceğini düşünmüş olabilirdi. Hatta belki de daha  sağlam bir istikbalin kendisini beklediğini sanıyor, beğenildiği  takdirde hademelik, kapıcılık gibi bir işe konularak kayırılacağını ve  arasıra “büyük” meclislerde saz çalıp beş on kuruş alacağını  ümidediyordu. Bazan valilerin bile böyle aşıkları koruduklarını, onlara  meclislerinde saz çaldıklarını herhalde duymuştu.<br />
Mektebin muhtelif milletlere mensup müzisyenlerinin türkçe, almanca,  fransızca konuşmaları ortalığı doldururken, müdür odasının kapısı  vuruldu ve içeriye iki kişi girdi. Bunlardan biri maarif müfettişi idi.  Biraz evvel vekalete müracaat eden ve imtihan edilmek istiyen bir çocuğu  getiriyordu. Orta mektep mezunu olduğunu ve sesini hocalarının  beğendiğini söyliyen bu sarışın, oldukça şişman, dalgalı saçlı, cesur  bakışlı bir delikanlı idi. Odada bulunanlar “hay hay!” dediler. Zaten  bir tenoru imtihan edeceklerdi, ikisini de dinliyebilirlerdi.<br />
Hep birlikte çıktık. Arkadaşım memnun ve kendisinden emin bir tavırla  imtihan odasını açtı. Burası parke döşeli, bir tarafında yeni kurulmuş  sahnemsi bir yer bulunan geniş bir salondu. Sahneye yakın köşelerden  birinde de bir kuyruklu piyano vardı. Oda birdenbire doldu. Gurup gurup  türkçe ve frenkçe konuşmalar başladı. Bazan münakaşalar birbirini  bastırıyor ve anlaşılmaz bir gürültü benim bile başımı ağrıtıyordu. Genç  bir Alman kadını piyanoya geçip tuşlara dokundu. Sıvaslı Ali ömründe  görmediği bir alete hayret dolu bir göz attı, sonra, ihtimal acemilik  göstermemek için, lakayt bir hal almağa çalıştı. Bu sırada genç  müzisyenlerden biri sahneye beyaz boyalı demir bir iskemle koyarak  Aliye:<br />
“Otur bakalım” dedi.<br />
Diğer bir müzisyen atıldı:<br />
“Canım, iskemleye oturup şan yapılır mı? Ayakta söylesin!”<br />
“Amma yaptın ha, ayakta saz çalıp şarkı söyliyen halk şairi gördün mü?”<br />
Bu münakaşa esnasında Ali, gözleriyle odanın bir hastahane  amliyathanesine benziyen beyaz, çıplak duvarlarını, büyük, perdesiz  pencerelerini seyrediyor ve odayı sesleriyle dolduran bir sürü adama,  ameliyat masasına yatacak bir hastanın doktorlara bakışına benziyen  ürkek nazarlar fırlatıyordu.<br />
Benim yanımdaki geç müzisyenlerden birine:<br />
“Bunu iskemleye oturtup söyletmek doğru olmaz, bağdaş kurup söylemeğe  alışmıştır, belki sıkılır!” dedim.<br />
O bir an “doğru” der gibi bana baktı, fakat sonra:<br />
“Yok canım, ne münasebet! Frenklere karşı bağdaş kurup oturtmak olur mu?  Herifleri kendimize güldürürüz!” dedi.<br />
Ali, beyaz demir iskemleye, ateş üstüne oturuyormuş gibi, ilişti. Sazı  tutan eli titriyor ve kırışan alnından kirpiklerine ve ayva tüylü  yanaklarına terler süzülüyordu.<br />
Konuşulanlar yavaş yavaş seslerini kestiler. Herkes bir köşeye yaslandı  veya bulabildiği bir iskemleye oturdu, gözlerini sahnenin ortasında tek  başına kalıveren Aliye dikti.<br />
Genç adam iki dizini sımsıkı birbirine yapıştırmış, dişlerini sıkmıştı.  Sazı kucağına aldı. Fakat bir türlü yerleştiremedi ve şaşırıp etrafına  bakındı. Üzerine dikilen gözleri görünce büsbütün şaşırdı. Terler sarı  mintanına arka arkaya damlamağa başlamıştı. Sağ eline kiraz kabuğundan  tezenesini aldı, tellere birkaç kere dokundu.<br />
Bu sesler onu bir an açar gibi oldular. Yüzüne sükunete benzer bir ifade  geldi. Biraz daha çaldıktan sonra söylemeğe hazırlanarak boynunu  oynattı. Öksürmek isteyip utanıyormuş gibi bir hali vardı. Nihayet  gözlerini üzerimizden çekip tavanın bizim tepemizdeki köşesine dikerek,  bir halk şarkısına başladı.<br />
Sesi yine güzel, fakat birtakım hışırtılarla karışıktı. Yükselince pek  belli olmıyan bu yabancı sesler alçaklara inince derhal kendilerini  gösteriyorlardı. Ali de bunun farkında idi. Kendini toplamak istedi,  fakat bu hareketiyle ancak boğazının adelelerini biraz daha gerdi ve  yüzü daha çok kırmızılaştı.<br />
Müthiş bir gayret sarfediyordu. Çenesinin yanlarından aşağı doğru uzanan  ve iki küçük direk gibi kımıldamadan duran yuvarlak, katmerli et  parçaları açıkça görünüyordu. Ali göğsünden kuvvetle fırlattığı bu sesi  bu cenderenin arasından geçirebilmek için ter döküyordu. Nihayet şarkıyı  bitirdi ve sazı eline alarak ayağa kalktı.<br />
Alman müzisyenlerden biri derhal:<br />
“Fena değil, fena değil… Ötekini de dinliyelim…”<br />
Dedi ve başiyle sarışın genci gösterdi.<br />
Yüzünde kendinden emin bir tebessümle sahnenin dört ayak merdivenini  çıkan delikanlı hemen, hatta odadakilerin susmasını bile beklemeden,  plaklara geçmiş bir halk şarkısına başladı. Evvela hafif ve tatlı çıkan  sesi yavaş yavaş büyüdü ve bütün odayı dalga dalga dolduruverdi.  Hakikaten güzel söylüyordu. Birkaç yerde, hanende taklidi, bayağı  hünerler yapmağa özenmesine rağmen mükemmel bir ses materyaline sahip  olduğu meydanda idi. Şarkıyı bitirir bitirmez yine deminki Alman  “Bravo!” diye söylendi. “Bu çocuğu yetiştirebiliriz!”<br />
Bu aralık gözlerim Aliye ilişti. Bu odada olanların hiçbirisiyle alakası  yokmuş gibi gözlerini boşluklarda gezdiriyor ve canı sıkılan bir adam  tavrı alıyordu. Piyanodaki genç kadın eliyle onu yanına çağırdı.  Namzetlerin kulak terbiyeleri denenecekti. Sağ eliyle basit bir melodi  çalarak almanca:<br />
“Bunu aynen tekrar et!” dedi.<br />
Türk müzisyenlerden biri izah etti:<br />
“Piyanoya göre söyle bakalım!”<br />
Ali bir bana, bir de gözleriyle arıyarak dostuma baktı. Ben “eyvah”  dedim. Zavallı delikanlı ömründe görmediği, sesini duymadığı adını  işitmediği bir aletin karşısına getirilmişti. Kendisine söylenen sözün  manasını bile anlamıyordu. İzah etmek istedim:<br />
“Oğlum, bu hanımın çaldığına göre ses çıkar.”<br />
Piyanodaki kadın ayni melodiyi tekrar etti, Ali büyük bir gayretle  tekrar boynunu gererek:<br />
Bir haber yolladım canan iline…<br />
Diye başladı. Oradakilerden birkaçı güldü ve Ali derhal sustu.<br />
“Yok, iki gözüm” dedim, “şarkı söyliyecek değilsin, bu sesleri  çıkaracaksın.”<br />
Sıkıntı içinde gırtlağından birkaç ses fırladı, orada canı sıkılmış gibi  duran Almanlardan biri eliyle sarışın tenoru çağırarak “bu söylesin”  dedi.<br />
Piyanonun arka arkaya çaldığı birkaç küçük melodi bir ses nehri halinde  ve berrak olarak delikanlının ağzından dökülüyordu. İşi çabuk bitirmek  istiyenler usulen Aliye bir şarkı daha söylettiler. Bu sefer birinciye  nazaran çok fazla gayret sarfeden ve her şeyin bu bir tek şarkıya bağlı  olduğunu sezen Ali en güzel şarkısını söyledi. Hiç de fena değildi.  Hatta orada bulunanlar: “Mükemmel!” der gibi başlarını sallıyorlardı.  Fakat şarkı bitip Ali saziyle bir kenara çekilir çekilmez onu derhal  unuttular. Sarışın delikanlı yine plaklardan öğrenme bir tango söyledi.  Muhakkak ki güzel sesi vardı. Artık imtihan kafi görülerek bu çocuğun ne  yolda yetiştirilmesi lazım geldiğine dair münakaşalara geçildi. Bütçe  meselesi ortaya atıldı. Hazirandan evvel talebe olarak alınırdı,  alınmazdı gibi sözler oldu. Hiç kimse ayni odada bir kenarda bir de  Sıvaslı Alinin bulunduğunun farkında değildi. Onu ta buralara kadar  getiren dostum, münakaşa edenlerin yanında, hiçbir şey dinlemeden  duruyordu. İkimiz de Alinin yanına gitmeğe cesaret edemiyor, hatta onun  yüzüne bile bakamıyorduk.<br />
Ben yavaşça gözlerimi kaldırınca hayret içinde kaldım. Alide hiç de feci  bir halde bulunan bir insan tavrı yoktu. Boş gözlerle biraz evvelki  gibi duvarları süzüyordu. Sanki bu odadakiler onu zerre kadar alakadar  etmiyen kimselerdi. Yüzünde en ufak bir teessür, en küçük bir hiddet  yoktu. Hatta oldukça uzun süren bir sıkıntıdan, bir işkenceden kurtulmuş  gibi sakin, dinlenen bir hali vardı. Gözleri sarışın tenora rastladıkça  bir müddet duruyor, belki biraz hayret ve merakla onu süzüyordu. Bu  bakışlarda küçük bir haset, hatta gıpta aradım ve bulamadım.<br />
Sazı yine silah gibi sağ ayağının yanında idi ve bu ayağı gayet küçük  bir hareketle yerden kalkıyor ve tekrar parkelere dokunuyordu. O zaman  içimde bir şeyin burkulduğunu hissettim. Genç adamın bütün yeisi, bütün  inkisarı, bütün kırılan ümitleri bu ufak ayak hareketinde kendini  gösteriyordu. Vücudunun her tarafına hakim olan, yüzünün en ufak bir  ürpermesiyle bile içindekileri dışarı vurmıyan, gözleri sonsuz bir  derinlik ve sükunet içinde yumuşak bir ışıkla parlıyan bu adam farkında  olmadan kendini sağ ayağının bir minimini ve sinirli kımıldamasiyle  boşaltıyordu. Ömrümde hiçbir insan yüzü, hiçbir ağlayış bana bu kadar  acı, bu kadar manalı görünmemişti.<br />
Kendimi toplıyarak onun yanına doğru yürüdüm. Onunla muhakkak konuşmak,  ona bir şeyler söylemek lazımdı. Konyaya nasıl dönecekti? Cebindeki son  parayı vererek bu sazı almıştı. Şimdi ne yapacaktı?<br />
Yanına gider gitmez ayağının hareketi durdu. Arkadaşım da gelmişti.  Çabucak hazırladığı bir yalanı söylemeğe başladı:<br />
“Ali, evladım! Senin sesini beğendiler ama, yaşın biraz büyüktü. Buraya  yirmiden fazla olanları almıyorlar. Senin için uğraşıp hususi bir şey  yaptıracağız. Fakat uzun sürer belki, sen Konyaya dön, biz işin olunca  seni buldurur, haber veririz”<br />
Ali bütün bunları, fevkalade ehemmiyetli bir şeymiş gibi, kaşlarını  hafifçe kaldırarak dinliyor, adeta ezberlemeğe çalışıyordu. Fakat  gözleri bana ilişince irkildim. Nedense bu siyah ve büyük gözler bana  sahibinin bu lafların bir tekine bile inanmadığını ifşa eder gibi geldi.<br />
Herhangi bir şey yapmış olmak için:<br />
“Gelin, bir lokantada yemek yiyelim!” dedim.<br />
Odadakilerin münakaşası hala devam ediyordu. Bizim çıktığımızın farkına  bile varmadılar.<br />
Bir kebapçıdan karnımızı doyurduk ve bu esnada hemen hiçbir şey  konuşmadık. Onu kandırmağa imkan yoktu. “Seni çağırıp zahmet verdik,  affedersin! de denilemezdi.<br />
Ben bunları düşünürken kebapçıdan çıktık. Ali bir şey söylemek ister  gibi birkaç kere yutkundu ve boynunu bükerek:<br />
“Sizi mahcup çıkardım, beyim, sakın kusura kalmayın!” dedi.<br />
Sonra, hayret edilecek bir şeyden bahsediyormuş gibi gözlerini hafifçe  açarak devam etti:<br />
“Ben o odada bir türlü sesimi bulamadım!”<br />
Ve yanımızdan ayrılıp gitti.<br />
Ertesi sabah, aramızda topladığımız birkaç lirayı kendisine vermek ve  onu Konya otobüslerine bindirip selametlemek için Haymana hanına giden  arkadaşıma hancı, Sıvaslı Alinin, sazını iki liraya satıp yol parası  yaptığını ve şafakla kalkan bir kamyona binip Konya yolunu tuttuğunu  söylemiş.<br />
(1937)</p>
<p><strong>Sabahattin Ali</strong><br />
Kağnı &#8211; Ses, Kenan Matbaası, İstanbul 1943, s.  115-128</p>
<div id="crp_related"><h3>Benzer Yazılar:</h3><ul><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/arabalar-bes-kurus.htm" rel="bookmark" class="crp_title">Arabalar Beş Kuruşa</a></li><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/asfalt-yol.htm" rel="bookmark" class="crp_title">Asfalt Yol</a></li><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/zerrinin-hikayesi.htm" rel="bookmark" class="crp_title">Zerrin&#8217;in Hikayesi</a></li><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/otuz-sene-sonra.htm" rel="bookmark" class="crp_title">Otuz Sene Sonra</a></li><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/bir-yol.htm" rel="bookmark" class="crp_title">Bir Yol</a></li></ul></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hikayeyaz.com/ses.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Zerrin&#8217;in Hikayesi</title>
		<link>http://www.hikayeyaz.com/zerrinin-hikayesi.htm?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=zerrinin-hikayesi</link>
		<comments>http://www.hikayeyaz.com/zerrinin-hikayesi.htm#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 18 Feb 2010 04:38:36 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Halit Ziya Uşaklıgil]]></category>
		<category><![CDATA[halit ziya]]></category>
		<category><![CDATA[halit ziya öykü]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye oku]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye özetleri]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye paylaş]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye yaz]]></category>
		<category><![CDATA[türk edebiyatı]]></category>
		<category><![CDATA[türk öyküleri]]></category>
		<category><![CDATA[uşaklıgil öykü]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hikayeyaz.com/?p=305</guid>
		<description><![CDATA[Evimize Meçhul bir yerden gelmişti. İlk önce bahçe kapılarında,  pencere kenarlarında kuyruğunu kaldırarak, sırtını kamburlaştırarak,  minimini başının zarif toslarıyle duvarlara sürünerek, evden bir kabul  lütfubekleyen, biraz daha müşevvik iltifata ihtiyaç gösteren bir  istirham hali vardı.
Ev halkı ona pek mültefit görünmedi, ben de hayatımda birçok kedi  dostlar bulunmasına rağmen, evvelâ, gelip [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Evimize Meçhul bir yerden gelmişti. İlk önce bahçe kapılarında,  pencere kenarlarında kuyruğunu kaldırarak, sırtını kamburlaştırarak,  minimini başının zarif toslarıyle duvarlara sürünerek, evden bir kabul  lütfubekleyen, biraz daha müşevvik iltifata ihtiyaç gösteren bir  istirham hali vardı.</p>
<p>Ev halkı ona pek mültefit görünmedi, ben de hayatımda birçok kedi  dostlar bulunmasına rağmen, evvelâ, gelip muhabbetini kabul ettirerecek  bir yer aramakla meşgul bu serseri sarı kedi hakkında hususi bir temâyül  hissetmedim. Fakat o, içeriye girmeye cesaret edemeyerek, nihayet en  büyük cür’eti kıynaşık kapılardan başını sokup, güyâ bir evin içinde  kendisine bahşolunabilecek saadet hayatından kamaşmış zannolunan  gözlerinin süzgün nigâhile, muhterizane bakmaktan ileri gidemedi.</p>
<p>Bir müddet çöp tenekesinin içinden, tiksinen tırnaklarla şunu bunu  çekerek, kibar tab’ını şu acı tecrübelere mahkûm eden mukadderata  homurdanarak geçinmeye çalıştı. Galiba geceleri bir delikten kömürlüğe  girer yatardı. Her gün sarı kürkünde fazla bir kirle görünürdü; ve  nihayet böyle, evin huzur ve refahı ömrü kenarında geçirilen şu sefil  hayatı mümkün mertebe tamir edebilmek için güneşli bir yer bularak  uzanır, uzun uzun, ince pembe dilinin darbecikleriyle yalanır, büyük bir  tekellüf ve ihtimamı ile temizlenmeye, süslenmeye çalışırdı.</p>
<p>Bu tezeyyün hakkına iki suretle mâlikti. Evvelâ kedi olmak itibarıyle,  sonra genç olmak itibarıyle, ve bu ikinci zeminde aramızda bir  müşahebetin incizabı vardı. Henüz bana pek sokulmuyordu, fakat  anlıyordum ki o da bana müncezibdir. Bazen bahçede buluşurduk. O, bir  tarafta süslenerek, ben diğer bir tarafta okuyarak… Gözlerim kayar,  gider, ona dalardı; o fark ederdi ki kendisini seyrediyorum, fakat  görmemişliğe gelerek yalnız tabiî haline katılan fazla bir dikkatle,  tavırlarının daha zarif olmasına çalışan bir kadın hissiyle, süsünde  devam ederdi.</p>
<p>Zaten o bir kadın gibiydi, kalbimde tamamıyle hükümrân olduğuna emniyet  hasıl etmeden evvel bana gelmeye karar vermemiş görünürdü. Birkaç kere  elimle davet ettim, “pisi pisi” dedim, o bıyıklarını hafifçe kaldıran  bir istihza ile gülümseyerek baktı, tamamıyle reddetmedi: “—Belki daha  sonra… Şimdilik pek mütemayil değilim, fakat ne yalan söyleyeyim, pek  hoşuma gitmiyor değilsiniz amma bakınız aramızda epeyce uzun bir mesafe  var. Buradan kalkmak, oraya gitmek, bu oldukça uzun bir iş… Ayıp değil  a, biraz üşeniyorum. Şurada ne güzel, tembel tembel yatıyorum. Hoş, pek  de tembel değilim ya, bir dakika sonra, biraz evvelki gibi, gene  süslenmekle meşgul olacağım. Beni rahat bırakınız, rica ederim, şu  halimde devam edeyim. Daha sonra eğer beni tamamıyle seveceksiniz,  belki…” demek istiyordu. Her halde öyle geçerken okşanmaya, bir  dakikalık sevgiyi müteakip tekme ile kovulmaya muvafakat etmeyecekti.</p>
<p>Artık ona biraz daha dikkat ediyordum. Toplu bir başı, tatlı gözleri,  pembe bir burnu vardı. Tamamıyle sarı idi ve ötesinde berisinde sarı  tüylerinin daha koyuca, sanki tersine dönmüş de gölgelenmiş, dalgaları  vardı. Ve bütün halinde hayata yırtmaktan ziyade sevmek, fakat sevmekten  evvel sevilmek için gelmişe benzer nazenin bir edanın baygınlıkları  vardı. Farkedilmezdi ki, bir küçük pudra tüyü temasıyle yüzünü gözünü  silip temizleyen ellerinin ucunda, lüzum görülünce yırtabilecek  çengellerle birer pençe mevcut olsun.</p>
<p>Bir gün, sonbaharın son günlerinden birinde, pencerenin kenarında  oturuyordum, hopladı, o da dışarıdan, pencerenin kenarına geldi.</p>
<p>Evvela beni orada görmekten şaşırmış zannolundu, fakat tereddüdünde  vekardan ayrılmamak isteyen bir kibarane takayyüd vardı. Galiba düşündü  ki vahşiyâne atlayıp kaçmak pek zerafete muvafık olmayacak. Yavaşça, ön  ayaklarını dayayarak, arka ayaklarının üstüne oturdu. O bana, ben ona,  bakıştık. Aramızda fasıla olarak yalnız camdan ibaret şeffaf bir tabaka  vardı. O vakte kadar hiç bu derece yakın oturmamıştık. Kendisine  baktığıma emniyet hasıl ettikten sonra gözlerini çevirdi, ötede, ağacın  üstünde kurumaya başlamış yaprakların kıpırtılarına dikkat ediyor  göründü.</p>
<p>Yalan!.. Evet, hissettim, ki bu bir sania, bir kadın cilvesidir. Benimle  meşgul görünmemek istiyordu ve bu fırsattan istifade ederek başının  güzelliğini, evzaının latîf çizgilerini bana gösterdi, daha sonra işitme  duygusunu titreten şeyin ehemmiyete değer şey olmadığına kanaat ederek,  tekrar boynunun hoş bir bükülüşüyle başını çevirdi, fakat bana bakmadı,  gözlerini kapayarak güya uyukladı. Gerdanının açık sarı ve bir kuş  göğsünü andıran pamuk tüylerinin üzerinde öyle titremelerle bir kabarış  vardı ki bu uyuklayan kedinin kadın ruhunda benimle meşgul olan, yahut,  beni kendisiyle meşgul etmek isteyen bir emel ifşa ediyordu. Sanki bana  diyordu ki: —Cesur değilsiniz, işte aşikâr görünüyor ki beni  istiyorsunuz, beni pek güzel buluyorsunuz. Ellerinizin beni okşamak,  sarı tüylerimin üzerinden geçmek, o kadar güzel vaziyetler alan, bükülüp  kıvranan vücuduma dokunmak, ellerimi tutmak, başımı avuçlarının  arasında sıkmak ihtiyacı var. Bunu anlamak zor değil, yalnız şu  pencereyi kaldırmak, aradan şu şeffaf cam engelini yok etmek lâzım ki bu  da ağır bir külfet değil…</p>
<p>Yavaşça pencereyi kaldırmaya başladım, ona da dikkat ediyordum, gözleri  titredi, fakat açılmadı, sanki duymamıştı.</p>
<p>—Hilekâr! Dedim; senin kedi kulakların demin bir küçük yaprağın  kıpırtısına dikkat edip dikilmişti. İşte şimdi gene bütün dikkatiyle  penme uçlarında titreyişler var, fakat gözlerin açılmıyor. İstiyorsun ki  gafil avlanmış olasın. Pekâlâ! Öyle olsun, madem ki izzet-i nefsin  böyle yakalanmaktan hazzedecek…<br />
Ve elimi uzatıp onu boynundan yakaladım, derhal kendisini salıverdi.  Bütün adalelerinde bir küçük mukavemet bile hissedilmiyordu. Çektim, iki  ellerimle başını tuttum ve öyle, karşı karşıya, gözlerimizin biribirini  arayan tecessüsüyle bakıştık: Zerrin! dedim. Bu ismi pek fena bulmayan  bir itminan ile baktı: —Demek dost olacağız!… dedi. —Zannederim, eğer  uslu oturur, yumuşak huylu olursan, daima sever, daima sevilmeye  özenirsen, tırnaklarını pembe pençelerinin kadifesine gömer, onları  hiçbir zaman çıkarmazsan… dedim ve pençelerini yakalayarak baktım.  Tırnaklarını çekiyor, saklıyordu, sanki bana yemin ediyor:  —Tırmalamayacağım, yetişir ki sen beni sevesin, ben sevilmekten öyle  bahtiyar olacağım ki tırmalamak hatırıma gelmeyecek; demek istiyordu.</p>
<p>Ve böyle oldu. Biz daima birbirinden memnun, birbirini sevmekten  bahtiyâr iki dost olduk. Artık o, evin büyük bir unsuru idi. Bahçeye  çıkmaz oldu. Zaten artık kışın yağmurları, fena havaları başlamıştı.  Bahçe temiz ev kedilerine cevelângâh olamazdı. Onun bazen mutfakta,  çamaşırlıkta, sanki eteklerini toplayarak nalınlarının üzerinde çekine  çekine yürüyen bir hanım takayyüdüyle, ayaklarının ucuna basarak  dolaşışları vardı. Sonra biraz üşümüş, biraz bu nahoş yerlerde gezmekten  tiksinmiş bir tavırla gelir: —Buralarını da hiç lâyıkıyle  kurulamıyorlar! Sitemine benzeyen bir ifade ile ellerini ayaklarını  silerdi.</p>
<p>Etrafımda, bana sokulmak için fırsat bekleyen daireler çizerdi ve küçük  bir müsait nazar fark ederse koltuğa atlıyarak evvelâ başıyle dizlerime,  ellerime sürünür: —Sizi sıkmayayım, efendim!.. derdi. Ben de onun  gönlünü hoş etmeye lüzum görürdüm, başını okşardım. O vakit cesaret  bulurdu. Kulaklarını tutarak sarsardım, gözlerini süzer, bu iltifatın  tarzını pek muvafık bulmamakla beraber ses çıkarmazdı. Çenesinin altını  kaşırdım, baygın bir eda ile başını uzatır, beklerdi. Nihayet sırtını  sıvazlamaya başlardım, o zaman saadetinden çıldırır, yavaş yavaş,  ayaklarının, evvelâ çekingen ve gittikçe cesur hatveleriyle koluma,  göğsüme dokunur, mest gözlerinin: —Oh!.. Böyle devam ediniz… diyen  yalvarıcı manalarla burnunun pembe ucunu çeneme kadar getirir, beni  soğuk bir ürperme ile titreten bir öpüşü olurdu.</p>
<p>***<br />
Kışın bir büyük kısmını böyle geçirdik, vaktâki bir gün etrafıma epeyce  telâş veren bir hastalıkla odadan çıkmamak lâzım geldi. Bu, beni,  oldukça uzun bir zaman için yatakta kalmaya mecbur etmişti. İlk günleri  ateşler içinde, pek etrafımla meşgul olamayarak geçirdim, galiba uykuya  benzeyen derin derin dalgınlıkların içine gömülerek kayboluyordum. Bu  dalgınlıkların arasından beni rahatsız etmemeye dikkat eden çehreler  gördüm, odamda ihtiyatlı adımlarla dolaşırlardı, yavaş seslerle  görüşürlerdi.<br />
Bir gün sabahleyin kendime tamamıyle gelmiş olarak uyandım. Etrafıma  baktım, kimse yoktu, seslendim, kapı açıldı, içeri girdiler ve aynı  zamanda, yataklığın etrafında bir şeyin dolaştığına, süründüğüne dikkat  ettim ve derhal Zerrin hoplayarak çıktı, yanıma gelmeyerek, ayak ucumda,  kulaklarını dikerek, endişeli gözlerle bana bakarak, ön ayaklarına  dayanmış, kuyruğunu altına alıp oturarak, ahvâle muntazır, olanı biteni  anlamak ister bir merak vaziyetiyle, bekledi.</p>
<p>Gülümsedim, o da memnun olduğunu anlatmak için gözlerini süzdü: —Ümid  ederim ki artık bu fena latife bitti; der gibi oldu, sanki: —Bilir  misiniz, sizin küçük Zerrin epeyce sıkıldı? Müsaade eder misiniz, biraz  yanınıza geleyim? istizanıyle yavaş yavaş yürüdü. Onu okşadım, o da  başını uzattı, o da beni okşadı, sonra pek fazla taşkınlıkları münasip  bulmayan zarif bir ihtiyat ile: —Kâfi!.. Şimdi karşınıza geçer,  otururum; dedi, hoplayarak sobanın yanına gitti, oturdu.</p>
<p>O güne kadar hastalığımda Zerrin’i görmemiştim. Etrafımdakilere sordum,  dediler ki o her gün bir aralık gelir, endişe ile dolaşır ve beni hasta  yatıyor gördükten sonra, dayak yemiş bir hal ile sinerek yavaşça gider,  sofada, burnunu kollarının arasında saklayarak uyurdu. Fakat bu günden  sonra Zerrin yanımdan ayrılmadı. Her gün gelir, yatağıma çıkar, benimle  küçük bir şakalaşmadan sonra iner, sobanın yanında, bütün gün, ya bana  bakarak, ya toplanıp kıvrılarak uyurdu. Yalnız gece, artık uyku zamanı  gelince onu çıkarırlardı. Kapıyı açınca istiskalin daha sarih bir mana  almasını beklemeden silinerek giderdi, sanki kendi arzusile  çıkıyormuşçasına vakur bir eda ile acele etmeyerek ve bana bakmayarak  çıkar, kaybolurdu.</p>
<p>Bir gün Zerrin gelmedi. —Zerrin nerede acaba? dedim, aradılar,  bulamadılar. O gün görünmedi, ikinci gün gene Zerrin arandı. —Zerrin’i  komşunun duvarında gördük; dediler, ufak manidar bir tebessümle sebebini  izah etmiş oldular.</p>
<p>Zerrin günlerce görünmedi. Ben artık yataktan çıkıyor, odada  dolaşıyordum. Bir gün pencereden bakarken arkasında bütün mahallenin  kedileriyle duvardan duvara aşıyor gördüm.</p>
<p>O akşam Zerrin avdet etti, fakat ne halde ya Rab?.. Çamurlara bulanmış,  yüzü, gözü yırtılmış, tüyleri sanki koparılıp yüzülmüş, sefil, berbat ve  mülevves… Beni ayakta buldu, gelip süründü, fakat suçlu suçlu, bir  mücrim korkaklığıyle… Eğildim, onu yavaşça boynundan tutarak, kapıyı  açtım ve kendisine hiyanet edilmiş bir adam intikamıyle dışarıya attım.</p>
<p>O günden sonra Zerrin eve kabul edilmedi ve kim bilir, gidip günahının  meyvalarını hangi penceresi delik bir komşu kömürlüğüne bıraktı. O  vakitten beri kedilere pek mütemayil değilim, hele karar verdim ki hiç  itimat câiz değil. Hatta tırmalamamaya yemin etseler, hatta çengellerini  kadife ellerinin içine gömseler bile, kedilerin sadakati ancak bir  mevsim meselesinden ibaret diye hüküm verdim, fakat kendimin de pek  âdilâne bir iş gördüğümden emin değildim.</p>
<p><strong>Halit Ziya Uşaklıgil</strong>,<br />
(Aşka Dair, İstanbul 1935, s. 23-28  (Sadeleştirilmiş metin: İstanbul 1974, s. 23-29)</p>
<div id="crp_related"><h3>Benzer Yazılar:</h3><ul><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/ses.htm" rel="bookmark" class="crp_title">Ses</a></li><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/otuz-sene-sonra.htm" rel="bookmark" class="crp_title">Otuz Sene Sonra</a></li><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/bahar-ve-kelebekler.htm" rel="bookmark" class="crp_title">Bahar ve Kelebekler</a></li><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/semaver.htm" rel="bookmark" class="crp_title">Semaver</a></li><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/bir-yol.htm" rel="bookmark" class="crp_title">Bir Yol</a></li></ul></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hikayeyaz.com/zerrinin-hikayesi.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bedrana</title>
		<link>http://www.hikayeyaz.com/bedrana.htm?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=bedrana</link>
		<comments>http://www.hikayeyaz.com/bedrana.htm#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 11 Feb 2010 11:39:20 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Fikret Yıldız]]></category>
		<category><![CDATA[acıklı hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[bekir yıldız hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[Bekir Yıldız hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[bunalım hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[duygusal hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[gerçek hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[hayat hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye oku]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye özetleri]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye paylaş]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye yaz]]></category>
		<category><![CDATA[hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[öykü oku]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hikayeyaz.com/?p=124</guid>
		<description><![CDATA[İlkin kara bir yel esti günlerce. Hafifi önüne kattı, güçsüzü yere yıktı. Ardından ince, sonra kalın yolları sildi kar, bir bir. Karadağ&#8217;ın sivri doruğu düzleşince de, kurtlara yol göründü, Meçmenbahir köyüne doğru&#8230;
Bedrana dizlerini örten yorganı kaldırdı. Tandır ateşini eşeledi. Yorgundu ateş.
&#8220;Ben yatacağım,&#8221; dedi.
Naif başını kaldırdı. Bir süre baktı karısına. Konuştuğunda dudakları titredi nedense.
&#8220;Tandıra ataş bas,&#8221; [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>İlkin kara bir yel esti günlerce. Hafifi önüne kattı, güçsüzü yere yıktı. Ardından ince, sonra kalın yolları sildi kar, bir bir. Karadağ&#8217;ın sivri doruğu düzleşince de, kurtlara yol göründü, Meçmenbahir köyüne doğru&#8230;</p>
<p>Bedrana dizlerini örten yorganı kaldırdı. Tandır ateşini eşeledi. Yorgundu ateş.<br />
&#8220;Ben yatacağım,&#8221; dedi.<br />
Naif başını kaldırdı. Bir süre baktı karısına. Konuştuğunda dudakları titredi nedense.</p>
<p>&#8220;Tandıra ataş bas,&#8221; dedi. &#8220;Bu gece, o mesele çözümlenecek.&#8221;</p>
<p>Bedrana korktu. Şekeri suya düşmüş gibi, aceleciliğe yöneldi.</p>
<p>&#8220;Viş,&#8221; dedi. &#8220;Ne meselesiymiş? He&#8230; gözünün yağına kurban olduğum, yine indirip kaldırma.&#8221;</p>
<p>Başı öne düştü Bedrana&#8217;nın. Yüzü sarardı. Korkudan yüreği pır pır etti.</p>
<p>Naif tandırdan çıktı. Sıcağa alışmış ayakları üzerine dikilemedi hemencecik. Keçeleşmiş bacaklarını ovaladı. Bedrana&#8217;nın başı dikilmişti şimdi. Kocasını izlerken, bedeni bir pençe korkuyla karılmıştı nedense. İlk gece bile böyle olmamıştı oysa. Kocasının yumuşak davranışı umutlandırmıştı belki de onu. &#8220;Hıı,&#8221; demişti Naif. &#8220;Zorla olduysa, aceleye gelmesin bu iş. Şehir kanunlarını belledik hele.&#8221;</p>
<p>Naif odanın kapısını açtı. Geceyi kar ışıklandırmıştı. Bir hafta önce jandarmaya saldıkları adamın gittiği yöne doğru baktı. Kurtlar uluyordu. Dün geceye göre, daha beriye gelmişlerdi.</p>
<p>Karın ak rengi kara oldu ansızın. Dişlerini sıktı Naif. Tüm umutların yüzüne kapatırcasına, kapıyı çarptı.</p>
<p>Eşiklikten bir parça tezek alıp tandıra vardı. Yıkılmış ateş yavaş yavaş ayağa kalkıyordu şimdi.</p>
<p>Naif tandıra sokulduğunda, Bedrana&#8217;nın uykudan arınmış gözleri üzerindeydi. Bir süre bakıştılar. Yel, odanın duvarlarını kudurgan deniz dalgaları gibi hırpalamamış olsaydı, belki de nefeslerini bile duyacaklardı birbirlerinin.</p>
<p>&#8220;Gözlerin niye faltaşı gibi ayrıldı?&#8221; diye sordu Naif ansızın.</p>
<p>Bedrana&#8217;nın başı, kollarıyla kucakladığı ayakları üzerine düştü. Tandırdan sıcak nefesi, yorganın bir tutamına yayıldı.</p>
<p>&#8220;Senden korkmaya başlamışam,&#8221; dedi. &#8220;Gözlerin benden bir şey alacakmış gibisine.&#8221;</p>
<p>&#8220;He&#8230;&#8221; dedi Naif. &#8220;Ölmelisen gayri. Günler var ki evden dışarı çıkamaz olmuşam. Herkesin kulağı bizde. Ha patladı, ha patlayacak. Saldığımız adam da gelmedi. Besbelli yollar kapandı.&#8221;</p>
<p>&#8220;Sabah olsun kurban olduğum. Bakarsın Hızır gibi çıkıp geliverir. Hemin de iki candarmaylan.&#8221;</p>
<p>Naif yüzünü buruşturdu.</p>
<p>&#8220;Günlerin ardı yitti,&#8221; dedi. &#8220;Bu karda, kışta hökümat adamı kıpırdamaz yerinden. Belkim de haberci ulaşamamıştır şehre. Kurtlar, kuşlar ne güne&#8230;&#8221;</p>
<p>&#8220;Suç ben de mi, ağam? Zorla oldu. Obada bilmeyen var mı işin esasını&#8230;&#8221;</p>
<p>Naif kuşağında sokulu olan tabancasını çıkarıp tandırın üzerine koydu. Bedrana çıktı tandırdan. Odanın bir köşesine gidip sindi.</p>
<p>&#8220;Kokma ulan,&#8221; dedi Naif güvenilir bir sesle. &#8220;Vurmayacağım seni. Söz olsun. Kadoların Şahin&#8217;i değilim ben, onun başına gelenleri unutmamışam. Seherde hakhukuk var deyilerdi, oğlanı attılar içeri.&#8221;</p>
<p>Bedrana bir umut ışığı sezinlemişçesine atıldı hemen.</p>
<p>&#8220;Eyi ya,&#8221; dedi. &#8220;Zorla olduğuna göre, ben açığa çıkaram, o alçağı içeri atarlar. Daha ne?&#8221;</p>
<p>Naif bağırdı ansızın.</p>
<p>&#8220;Hah! Nerde hökümet?&#8221;</p>
<p>Bedrana emekleyerek biraz beri geldi. Yalvarıyordu.</p>
<p>&#8220;Bakarsın geliverir kurban olduğum. Gün ışığısın hele&#8230;&#8221;</p>
<p>&#8220;Allanın günü çok, gözü yassı. Hem atalarım hökümat günü mü saymış? Ulan, Kadoların Şahin&#8217;i, hökümat eline düştün de aklımızı çeldin. Eski usulün gözüne kurban, eyiyle kötü kardaş mı olurmuş? Kötünün canı, seher kanunlarıylan yola mı gelirmiş?&#8221;</p>
<p>Sustular bir süre. Birbirlerine bakmıyorlardı şimdi. Bedrana boynunu bükmüş, gözleri dalıp dalıp gidiyordu.</p>
<p>Naif kolunun birini uzattı yavaşça. Tandırın üzerindeki tabancaya koydu elini. Aldı oradan. Bedrana tabancalı eli görünce hopladı yerinden.</p>
<p>Naif&#8217;in aklına yeni bir düşünce düştü o sıra. Tabancayı tekrar koydu yerine. Yüzü bir yumuşadı, bir iyilikten yana oldu ki, Bedrana tuttuğu nefesini rahatlayıp boşaltıverdi.</p>
<p>Odanın tavanına baktı Naif. Tavana, önce kavak ağacından kesilmiş mertekler sıralanmış, sonra hasır ve toprakla örtülmüştü. Merteklerin birinde, kalınca bir halka vardı. Naif&#8217;in gözleri bu halkaya takıldı uzunca bir süre.</p>
<p>Bedrana da halkayı gördü. O biliyordu bu halkayı zaten. Karnında birkaç ay önce oluşan çocuğu için, gönlünün bir yerini ayırmıştı ona.</p>
<p>Naif pamuktan yumuşak bir sesle Bedrana&#8217;ya sordu.</p>
<p>&#8220;İster misen,&#8221; dedi. &#8220;Bu işten, burnumuz kanamadan kurtulak?&#8221;</p>
<p>Bedrana kocasına bir daha yanaştı.</p>
<p>&#8220;Bu da sorulur mu ağaların paşası,&#8221; dedi. &#8220;Gözüne kurban olduğum di, kansız çıkış yolunu söyle yiğidim.&#8221;</p>
<p>Naif gözünün birini kıstı. Bir süre düşündü.</p>
<p>&#8220;Bak, avrat,&#8221; dedi. &#8220;Ben iğnenin deliğinden Hindistan&#8217;ı görmüşem. Yaşım yiğit emme, aklım şahtır. Hemin hökümata, nemin de obaya, öyle bir oyun oynayacağım ki, şaşarsan. Heyyoof, demelisen, aklına, cümle âlem kurban olsun demelisen.&#8221;</p>
<p>&#8220;Off&#8230; Zemzemlerin Kameri de çatlasın işte&#8230; Eeee?..&#8221;</p>
<p>&#8220;Asılacaksan.&#8221;</p>
<p>Dışarda yağan kar, sanki Bedrana&#8217;nın yüreğine yağdı ansızın.</p>
<p>&#8220;Bu da ölmek,&#8221; dedi. &#8220;Sevinmek niye?&#8221;</p>
<p>Naif başını iki yana salladı umut verircesine.</p>
<p>&#8220;Yalandan kız,&#8221; dedi.&#8221; Yalandan asacaksan sen seni.&#8221;</p>
<p>&#8220;Sözünün önü, ardından gür gele kurbanım, demek yalandan sallanacağam.&#8221;</p>
<p>&#8220;He&#8230; Bize göz ışığı vermediler gevvatlar. Ömrümüz, kapaksız tencerede pişmiş tuzsuz aş gibi tatsızdır avradım. Kadın dar bir pabuçtur, sıkınca atılır, emme, işin içine namussuzluk karışınca, atamazsın, vurmak düşer er kısmına. Seni ben bağışlasam baban, kardasın sırada. Bakalım onlar bağışlar mı? Günlerden beri, şu bir göz dama tepilip kaldık. Oba kan ister benden.&#8221;</p>
<p>Bedrana can kulağıyla dinliyordu kocasını. O susunca nefeslendi. Ama gözlerini çevirmedi hiçbir yana. Naif yeni bir şeyler düşündü bir süre daha. Sonra tabancasını tandırın üzerinden alıp kuşağına yerleştirdi.</p>
<p>&#8220;Bak Bedraney,&#8221; dedi. &#8220;Obamızda şehre benzeyen heçbir şeyimiz yoktur. Kara dağlar yol vermez ki, ne gelinsin, ne gidilsin. Okur yazarımız yok ki, hökümat kapısından içeri alsınlar. Obanın sesi, soluğu ancak, birisi öldüğünde duyulur. Kadoların Şahin&#8217;ine ne demiş yeşil yakalı adam: Yeni kanunda öldürmek kalktı demiş. Gönüldür, sever de sevmez de. Karın, madem ki başkasıyla yatmış, heç sesini çıkarmayacaktın. Karın dostuyla bir olunca gelip haber verecektin. Biz de gidip basardık onları, olur biter&#8230; Ne biçim yeşil yakalı vatandaştır o, dağları hesap etmemiş, candarma gelinceye dek, günler, haftalar, aylar geçer, heç bilememiş. Bunlar ne demeye getirmişler işi, Bedraney, anlamışam ben?&#8221;</p>
<p>Naif sustu. Yerinden kalktı. Çengelin takılı olduğu merteğin altına gelip durdu.</p>
<p>&#8220;Kalın urganımız var mı?&#8221; diye sordu.</p>
<p>Bedrana da kalktı. Kocasının yanına ulaşamadan bir titreme sardı bedenini. Yalandan da olsa asılmaktan korkmuştu.</p>
<p>&#8220;Var,&#8221; dedi lif lif olmuş bir sesle. &#8220;Eşeğimize geçen güz almıştın ya bolcana&#8230;&#8221;</p>
<p>&#8220;Getir,&#8221; dedi Naif. &#8220;Endeze düzmenin gereği yok gayri. Vakit epeyce oldu. Yarına hazırlanmalı. Küçük kuşlukta asacaksan sen seni. Yalandan&#8230; Şimdi bir sefer sınayalım hele&#8230;&#8221;</p>
<p>Bedrana ansızın kocasının bacaklarına kapandı. Ağlıyordu da.</p>
<p>&#8220;Yalandan da olsa korkmuşam,&#8221; dedi. &#8220;Başka bir mümkünü yok mudur? Biliysen ki, zorla yapmıştır gevvat. Benim hiçbir suçum yok. Yedi cihan bunu böyle bilsin &#8230;&#8221;</p>
<p>Naif bacaklarına sarılı kolları çözdü.</p>
<p>&#8220;Biliyem,&#8221; dedi. &#8220;Zorla olmuştur. Yoksa o saat kurşunlardım seni. Emme haberin olsun, zorlamorla baban, kardaşın yine de razı değil yaşamana. Birkaç gün önce haber salmıştır. Oba homurdanmadaymış. İlk sıra bende olmasa, çoktan ölmüştün. Ve de Kadoların Şahin&#8217;i hökümat kanunlarının hışmına uğramasaydı, şimdiye dek ben de sani öldürmüş olacaktım, bal gibi. Yeşil yakalı adam, sizin usuller tarihe karıştı demiş. Kadoların Şahin, kanunlardan hiç haberimiz olmadı, obamızda okur yazar yoktur. Yoktur emme bir aracıyla gelip obada tellal bile dolaştırmadınız, yeşil yakalı ağam, demiş.&#8221;</p>
<p>Bedrana sabırsızlandı. Yargıcın tutumunda, bir umut ışığı aradı.</p>
<p>&#8220;Yeşil yakalı ağa, nasıl cevaplamış?&#8221; diye sordu.</p>
<p>&#8220;Bilmemek özür değil demiş.&#8221;</p>
<p>&#8220;Sonra, ağama kurban?&#8221;</p>
<p>&#8220;Babası hesapladı, ihtiyarlayınca salıvereceklermiş garibi.&#8221;</p>
<p>&#8220;Eee?..&#8221;</p>
<p>&#8220;Ne esi?&#8221;</p>
<p>&#8220;Heç&#8230; Yani&#8230; Günah değil mi diyem bana, sana, kardaşıma, babama&#8230; Eyisi mi yalandan as beni. Yere girsin seher. Kanunları bize göre değilmiş. As emme, yalandan olunca, elimize ne geçecek yiğidim?&#8221;</p>
<p>Naif sözcükleri dışarıya vermedi. Uzun bir süre aklında tuttu.</p>
<p>Kurtlar pek yakındaydı şimdi. Kapı açılsa ulumalarıyla birlikte içeriye girivereceklerdi sanki. Ve soğuğa güç yetiremeyen tandır, ihtiyarlamaya yüz tutmuş gecenin içinde Naifin ve Bedrana&#8217;nın gönlünden çoktan silinmişti.</p>
<p>Bedrana bakışlarını kocasının dudaklarından silmeden bir kez daha sordu.</p>
<p>&#8220;Yalandan olunca, elimize ne geçecek yiğidim?&#8221;</p>
<p>Naif aklından geçenleri toparlamıştı.</p>
<p>&#8220;Bak Bedraney,&#8221; dedi. &#8220;Bu çifte bir oyundur. Hem yeşil yakalı adamı aldâtacaam, hem de aşiretimizin üzerine çöken kara belayı silip süpürecağam. Nasıl mı? Küçük kuşlukta, sen kendini asmış gibi yapacağsan. Ben koşup gelecağam. Heyvağ, Bedrana asmış kendisini diyecağam. Ve de seni kucaklayıp aşağıya alacağam. Sen zaten yalandan boynuna geçirmiş olacağsan urganı. Yerde, usul usul kıpırdayıp sözde yeniden dirileceksen. Bunu gören duyan obalı, yiğit kadınmış, kendini astı emme, Hûda riza göstermedi diyecek. Sonunda atalarımızın koyduğu ölüm fermanı da, kendiliğinden bozulacak. Yeşil yakalı adama gelince&#8230;&#8221;</p>
<p>Naif sustu. Bedrana sabırsızlandı ama.</p>
<p>&#8220;Eeee,&#8221; dedi. &#8220;Ya yeşil yakalı ağa?&#8221;</p>
<p>&#8220;Onu da anlatıram. Sen urganı getir. Bir sefer sınıyalım hele.&#8221;</p>
<p>Bedrana duruyordu. Nedense çözülmek istemiyordu yerinden. Naif omzuna cîbkundu yumuşacık.</p>
<p>&#8220;Yalandan ölmeye bile nazlanisan,&#8221; dedi. &#8220;Deveden düşmüşsen, hop hopu arama. Alt tarafı yalandan, Bedranay. Di, nazlanma ha&#8230;&#8221;</p>
<p>&#8220;Karayazım,&#8221; dedi Bedrana duyulur duyulmaz bir sesle. Sonra gidip urganı getirdi.</p>
<p>Naif her şeyi daha önce planlamış gibi gözle kaş arası, halkanın alt hizasına ne kadar minder varsa yığdı.</p>
<p>&#8220;Hadi, Bedranay,&#8221; dedi. &#8220;Kancaya geçir. Önce urganın bir ucunu, boyuna göre halkala emme.&#8221;</p>
<p>Bedrana&#8217;nın ellerine bir titreme doldu. Yüreği parpazlandı. O bunun bir oyun olduğunu bildiği halde bedeninin böylesine, süt gibi kesilmesine şaştı kaldı.</p>
<p>&#8220;Can şirinmiş,&#8221; dedi. &#8220;Yalandan da olsa korkmuşam&#8230; Düğümü sen at. Çangala geçir.&#8221;</p>
<p>&#8220;Olmaz,&#8221; dedi Naif bilmişçesine. &#8220;Her bir şeyi kendi elinden ve de gönülden yapmalısan. Oyunumuzun hüneri bürda&#8230;&#8221;</p>
<p>Bedrana urganı bir ucundan halkaladı güçlükle. Sonra başını çengele doğru dikti. Bu sıra Naif karısının taze bedeninin orta yerine kollarını dolayıp minderlerin üzerine hoplattı onu. Bedrana gönülsüz kalkan sağ kolunu uzatıp urganın bir ucunu halkaya geçirdi. Sonra yere inmek istedi.</p>
<p>&#8220;Olmaz,&#8221; dedi Naif. &#8220;Daha işin bitmedi. Urgana düğüm vurmalısan.&#8221;</p>
<p>Naif bacaklarından kavrayıp yukarıya verdi onu. Bedrana bunu da başarmıştı. Şimdi odanın ortasına yakın bir yerde, urgan sallanıyordu.</p>
<p>&#8220;iyi,&#8221; dedi Bedrana yumuşak bir sesle. &#8220;Sabah olsun, takarım boynuma. Yalandan olduktan sonra&#8230;&#8221;</p>
<p>Naif engel oldu karısına. Şimdi titreme sırası ona sıçramıştı nedense. Ama Bedrana sezmedi kocasındaki bu değişikliği.</p>
<p>&#8220;Sabah olanda asılacaktım, hani ya?&#8221; dedi Bedrana tekrardan.</p>
<p>Naif sözcükleri tez tez sıraladı.</p>
<p>&#8220;Doğru söylüsen, Bedraney,&#8221; dedi. &#8220;Doğru söyliysen emme, bir sefer sınıyalım. Oyunumuzu pekiştirmek gerek ceylan gözlüm&#8230;&#8221;</p>
<p>Gerçekten ceylanın sürmeli gözlerine benziyordu bu gözler. Ve ömrünün yarısına bile bakamamıştı bu karaak ışıklar henüz.</p>
<p>Bedrana halkayı çenesinin altına getirdi.</p>
<p>&#8220;Böyle mi olacak ağam?&#8221; dedi.</p>
<p>&#8220;Biraz daha kaydır,&#8221; dedi Naif çapaklı bir sesle. &#8220;Boynuna iyice yapışsın. Ha şöyle&#8230;&#8221;</p>
<p>Bedrana halkayı boynuna iyice yerleştirdi. Kara gözleri aşağıya dönmüştü. Naif&#8217;in bakışlarıyla buluştular.</p>
<p>Bu sıra kurtlar, ulumalarını uzaklara taşıyorlardı küçücük adımlarıyla. Naif de gün horozların ağzına düşmeden, uzun bir süreden beri kurduğu ve bu gece oluşturduğu işini bitirmek istedi. Karısının ayakları altındaki yastıklara bir tekme attı. Ardından Bedrana&#8217;nın çırpınışlarına dayanamayıp gaz lambasını söndürdü.</p>
<p><strong>Bekir Yıldız</strong></p>
<p><a href="http://www.sinematurk.com/film_genel/2100/Bedrana"><strong>Sinema Türk &#8211; Bedrana Filmi</strong></a></p>
<div id="_mcePaste" style="position: absolute; left: -10000px; top: 0px; width: 1px; height: 1px; overflow: hidden;">
<h5>İlkin kara bir yel esti günlerce. Hafifi önüne  kattı, güçsüzü yere yıktı. Ardından ince, sonra kalın yolları sildi kar,  bir bir. Karadağ&#8217;ın sivri doruğu düzleşince de, kurtlara yol göründü,  Meçmenbahir köyüne doğru&#8230;</h5>
<h5>
Bedrana dizlerini  örten yorganı kaldırdı. Tandır ateşini eşeledi. Yorgundu ateş.</h5>
<h5>&#8220;Ben yatacağım,&#8221; dedi.</h5>
<h5>Naif başını kaldırdı. Bir süre baktı karısına.  Konuştuğunda dudakları titredi nedense.</h5>
<p style="text-align: justify;">
<p>&#8220;Tandıra ataş bas,&#8221; dedi. &#8220;Bu gece, o mesele  çözümlenecek.&#8221;</p>
<p>Bedrana korktu. Şekeri suya düşmüş gibi,  aceleciliğe yöneldi.</p>
<p>&#8220;Viş,&#8221; dedi. &#8220;Ne meselesiymiş? He&#8230; gözünün  yağına kurban olduğum, yine indirip kaldırma.&#8221;</p>
<p>Başı öne düştü  Bedrana&#8217;nın. Yüzü sarardı. Korkudan yüreği pır pır etti.</p>
<p>Naif tandırdan  çıktı. Sıcağa alışmış ayakları üzerine dikilemedi hemencecik. Keçeleşmiş  bacaklarını ovaladı. Bedrana&#8217;nın başı dikilmişti şimdi. Kocasını  izlerken, bedeni bir pençe korkuyla karılmıştı nedense. İlk gece bile  böyle olmamıştı oysa. Kocasının yumuşak davranışı umutlandırmıştı belki  de onu. &#8220;Hıı,&#8221; demişti Naif. &#8220;Zorla olduysa, aceleye gelmesin bu iş.  Şehir kanunlarını belledik hele.&#8221;</p>
<p>Naif odanın  kapısını açtı. Geceyi kar ışıklandırmıştı. Bir hafta önce jandarmaya  saldıkları adamın gittiği yöne doğru baktı. Kurtlar uluyordu. Dün geceye  göre, daha beriye gelmişlerdi.</p>
<p>Karın ak rengi kara oldu ansızın. Dişlerini  sıktı Naif. Tüm umutların yüzüne kapatırcasına, kapıyı çarptı.</p>
<p>Eşiklikten bir  parça tezek alıp tandıra vardı. Yıkılmış ateş yavaş yavaş ayağa  kalkıyordu şimdi.</p>
<p>Naif tandıra sokulduğunda, Bedrana&#8217;nın uykudan  arınmış gözleri üzerindeydi. Bir süre bakıştılar. Yel, odanın  duvarlarını kudurgan deniz dalgaları gibi hırpalamamış olsaydı, belki de  nefeslerini bile duyacaklardı birbirlerinin.</p>
<p>&#8220;Gözlerin niye  faltaşı gibi ayrıldı?&#8221; diye sordu Naif ansızın.</p>
<p>Bedrana&#8217;nın başı,  kollarıyla kucakladığı ayakları üzerine düştü. Tandırdan sıcak nefesi,  yorganın bir tutamına yayıldı.</p>
<p>&#8220;Senden korkmaya başlamışam,&#8221; dedi. &#8220;Gözlerin  benden bir şey alacakmış gibisine.&#8221;</p>
<p>&#8220;He&#8230;&#8221; dedi Naif. &#8220;Ölmelisen gayri. Günler var  ki evden dışarı çıkamaz olmuşam. Herkesin kulağı bizde. Ha patladı, ha  patlayacak. Saldığımız adam da gelmedi. Besbelli yollar kapandı.&#8221;</p>
<p>&#8220;Sabah olsun  kurban olduğum. Bakarsın Hızır gibi çıkıp geliverir. Hemin de iki  candarmaylan.&#8221;</p>
<p>Naif yüzünü buruşturdu.</p>
<p>&#8220;Günlerin ardı  yitti,&#8221; dedi. &#8220;Bu karda, kışta hökümat adamı kıpırdamaz yerinden. Belkim  de haberci ulaşamamıştır şehre. Kurtlar, kuşlar ne güne&#8230;&#8221;</p>
<p>&#8220;Suç ben de mi,  ağam? Zorla oldu. Obada bilmeyen var mı işin esasını&#8230;&#8221;</p>
<p>Naif kuşağında  sokulu olan tabancasını çıkarıp tandırın üzerine koydu. Bedrana çıktı  tandırdan. Odanın bir köşesine gidip sindi.</p>
<p>&#8220;Kokma ulan,&#8221; dedi  Naif güvenilir bir sesle. &#8220;Vurmayacağım seni. Söz olsun. Kadoların  Şahin&#8217;i değilim ben, onun başına gelenleri unutmamışam. Seherde hakhukuk  var deyilerdi, oğlanı attılar içeri.&#8221;</p>
<p>Bedrana bir umut ışığı sezinlemişçesine atıldı  hemen.</p>
<p>&#8220;Eyi ya,&#8221; dedi. &#8220;Zorla olduğuna göre, ben açığa çıkaram, o  alçağı içeri atarlar. Daha ne?&#8221;</p>
<p>Naif bağırdı ansızın.</p>
<p>&#8220;Hah! Nerde  hökümet?&#8221;</p>
<p>Bedrana emekleyerek biraz beri geldi.  Yalvarıyordu.</p>
<p>&#8220;Bakarsın geliverir kurban olduğum. Gün  ışığısın hele&#8230;&#8221;</p>
<p>&#8220;Allanın günü çok, gözü yassı. Hem atalarım  hökümat günü mü saymış? Ulan, Kadoların Şahin&#8217;i, hökümat eline düştün de  aklımızı çeldin. Eski usulün gözüne kurban, eyiyle kötü kardaş mı  olurmuş? Kötünün canı, seher kanunlarıylan yola mı gelirmiş?&#8221;</p>
<p>Sustular bir süre.  Birbirlerine bakmıyorlardı şimdi. Bedrana boynunu bükmüş, gözleri dalıp  dalıp gidiyordu.</p>
<p>Naif kolunun birini uzattı yavaşça. Tandırın  üzerindeki tabancaya koydu elini. Aldı oradan. Bedrana tabancalı eli  görünce hopladı yerinden.</p>
<p>Naif&#8217;in aklına yeni bir düşünce düştü o sıra.  Tabancayı tekrar koydu yerine. Yüzü bir yumuşadı, bir iyilikten yana  oldu ki, Bedrana tuttuğu nefesini rahatlayıp boşaltıverdi.</p>
<p>Odanın tavanına  baktı Naif. Tavana, önce kavak ağacından kesilmiş mertekler sıralanmış,  sonra hasır ve toprakla örtülmüştü. Merteklerin birinde, kalınca bir  halka vardı. Naif&#8217;in gözleri bu halkaya takıldı uzunca bir süre.</p>
<p>Bedrana da halkayı  gördü. O biliyordu bu halkayı zaten. Karnında birkaç ay önce oluşan  çocuğu için, gönlünün bir yerini ayırmıştı ona.</p>
<p>Naif pamuktan  yumuşak bir sesle Bedrana&#8217;ya sordu.</p>
<p>&#8220;İster misen,&#8221; dedi. &#8220;Bu işten, burnumuz  kanamadan kurtulak?&#8221;</p>
<p>Bedrana kocasına bir daha yanaştı.</p>
<p>&#8220;Bu da sorulur mu  ağaların paşası,&#8221; dedi. &#8220;Gözüne kurban olduğum di, kansız çıkış yolunu  söyle yiğidim.&#8221;</p>
<p>Naif gözünün birini kıstı. Bir süre düşündü.</p>
<p>&#8220;Bak, avrat,&#8221;  dedi. &#8220;Ben iğnenin deliğinden Hindistan&#8217;ı görmüşem. Yaşım yiğit emme,  aklım şahtır. Hemin hökümata, nemin de obaya, öyle bir oyun oynayacağım  ki, şaşarsan. Heyyoof, demelisen, aklına, cümle âlem kurban olsun  demelisen.&#8221;</p>
<p>&#8220;Off&#8230; Zemzemlerin Kameri de çatlasın işte&#8230;  Eeee?..&#8221;</p>
<p>&#8220;Asılacaksan.&#8221;</p>
<p>Dışarda yağan kar, sanki Bedrana&#8217;nın yüreğine  yağdı ansızın.</p>
<p>&#8220;Bu da ölmek,&#8221; dedi. &#8220;Sevinmek niye?&#8221;</p>
<p>Naif başını iki  yana salladı umut verircesine.</p>
<p>&#8220;Yalandan kız,&#8221; dedi.&#8221; Yalandan asacaksan sen  seni.&#8221;</p>
<p>&#8220;Sözünün önü, ardından gür gele kurbanım, demek yalandan  sallanacağam.&#8221;</p>
<p>&#8220;He&#8230; Bize göz ışığı vermediler gevvatlar.  Ömrümüz, kapaksız tencerede pişmiş tuzsuz aş gibi tatsızdır avradım.  Kadın dar bir pabuçtur, sıkınca atılır, emme, işin içine namussuzluk  karışınca, atamazsın, vurmak düşer er kısmına. Seni ben bağışlasam  baban, kardasın sırada. Bakalım onlar bağışlar mı? Günlerden beri, şu  bir göz dama tepilip kaldık. Oba kan ister benden.&#8221;</p>
<p>Bedrana can  kulağıyla dinliyordu kocasını. O susunca nefeslendi. Ama gözlerini  çevirmedi hiçbir yana. Naif yeni bir şeyler düşündü bir süre daha. Sonra  tabancasını tandırın üzerinden alıp kuşağına yerleştirdi.</p>
<p>&#8220;Bak Bedraney,&#8221;  dedi. &#8220;Obamızda şehre benzeyen heçbir şeyimiz yoktur. Kara dağlar yol  vermez ki, ne gelinsin, ne gidilsin. Okur yazarımız yok ki, hökümat  kapısından içeri alsınlar. Obanın sesi, soluğu ancak, birisi öldüğünde  duyulur. Kadoların Şahin&#8217;ine ne demiş yeşil yakalı adam: Yeni kanunda  öldürmek kalktı demiş. Gönüldür, sever de sevmez de. Karın, madem ki  başkasıyla yatmış, heç sesini çıkarmayacaktın. Karın dostuyla bir olunca  gelip haber verecektin. Biz de gidip basardık onları, olur biter&#8230; Ne  biçim yeşil yakalı vatandaştır o, dağları hesap etmemiş, candarma  gelinceye dek, günler, haftalar, aylar geçer, heç bilememiş. Bunlar ne  demeye getirmişler işi, Bedraney, anlamışam ben?&#8221;</p>
<p>Naif sustu.  Yerinden kalktı. Çengelin takılı olduğu merteğin altına gelip durdu.</p>
<p>&#8220;Kalın urganımız  var mı?&#8221; diye sordu.</p>
<p>Bedrana da kalktı. Kocasının yanına ulaşamadan  bir titreme sardı bedenini. Yalandan da olsa asılmaktan korkmuştu.</p>
<p>&#8220;Var,&#8221; dedi lif  lif olmuş bir sesle. &#8220;Eşeğimize geçen güz almıştın ya bolcana&#8230;&#8221;</p>
<p>&#8220;Getir,&#8221; dedi  Naif. &#8220;Endeze düzmenin gereği yok gayri. Vakit epeyce oldu. Yarına  hazırlanmalı. Küçük kuşlukta asacaksan sen seni. Yalandan&#8230; Şimdi bir  sefer sınayalım hele&#8230;&#8221;</p>
<p>Bedrana ansızın kocasının bacaklarına kapandı.  Ağlıyordu da.</p>
<p>&#8220;Yalandan da olsa korkmuşam,&#8221; dedi. &#8220;Başka bir  mümkünü yok mudur? Biliysen ki, zorla yapmıştır gevvat. Benim hiçbir  suçum yok. Yedi cihan bunu böyle bilsin &#8230;&#8221;</p>
<p>Naif bacaklarına  sarılı kolları çözdü.</p>
<p>&#8220;Biliyem,&#8221; dedi. &#8220;Zorla olmuştur. Yoksa o saat  kurşunlardım seni. Emme haberin olsun, zorlamorla baban, kardasın yine  de razı değil yaşamana. Birkaç gün önce haber salmıştır. Oba  homurdanmadaymış. İlk sıra bende olmasa, çoktan ölmüştün. Ve de  Kadoların Şahin&#8217;i hökümat kanunlarının hışmına uğramasaydı, şimdiye dek  ben de sani öldürmüş olacaktım, bal gibi. Yeşil yakalı adam, sizin  usuller tarihe karıştı demiş. Kadoların Şahin, kanunlardan hiç haberimiz  olmadı, obamızda okur yazar yoktur. Yoktur emme bir aracıyla gelip  obada tellal bile dolaştırmadınız, yeşil yakalı ağam, demiş.&#8221;</p>
<p>Bedrana  sabırsızlandı. Yargıcın tutumunda, bir umut ışığı aradı.</p>
<p>&#8220;Yeşil yakalı ağa,  nasıl cevaplamış?&#8221; diye sordu.</p>
<p>&#8220;Bilmemek özür değil demiş.&#8221;</p>
<p>&#8220;Sonra, ağama  kurban?&#8221;</p>
<p>&#8220;Babası hesapladı, ihtiyarlayınca salıvereceklermiş garibi.&#8221;</p>
<p>&#8220;Eee?..&#8221;</p>
<p>&#8220;Ne esi?&#8221;</p>
<p>&#8220;Heç&#8230; Yani&#8230;  Günah değil mi diyem bana, sana, kardaşıma, babama&#8230; Eyisi mi yalandan  as beni. Yere girsin seher. Kanunları bize göre değilmiş. As emme,  yalandan olunca, elimize ne geçecek yiğidim?&#8221;</p>
<p>Naif sözcükleri  dışarıya vermedi. Uzun bir süre aklında tuttu.</p>
<p>Kurtlar pek  yakındaydı şimdi. Kapı açılsa ulumalarıyla birlikte içeriye  girivereceklerdi sanki. Ve soğuğa güç yetiremeyen tandır, ihtiyarlamaya  yüz tutmuş gecenin içinde Naifin ve Bedrana&#8217;nın gönlünden çoktan  silinmişti.</p>
<p>Bedrana bakışlarını kocasının dudaklarından  silmeden bir kez daha sordu.</p>
<p>&#8220;Yalandan olunca, elimize ne geçecek yiğidim?&#8221;</p>
<p>Naif aklından  geçenleri toparlamıştı.</p>
<p>&#8220;Bak Bedraney,&#8221; dedi. &#8220;Bu çifte bir oyundur.  Hem yeşil yakalı adamı aldâtacaam, hem de aşiretimizin üzerine çöken  kara belayı silip süpürecağam. Nasıl mı? Küçük kuşlukta, sen kendini  asmış gibi yapacağsan. Ben koşup gelecağam. Heyvağ, Bedrana asmış  kendisini diyecağam. Ve de seni kucaklayıp aşağıya alacağam. Sen zaten  yalandan boynuna geçirmiş olacağsan urganı. Yerde, usul usul kıpırdayıp  sözde yeniden dirileceksen. Bunu gören duyan obalı, yiğit kadınmış,  kendini astı emme, Hûda riza göstermedi diyecek. Sonunda atalarımızın  koyduğu ölüm fermanı da, kendiliğinden bozulacak. Yeşil yakalı adama  gelince&#8230;&#8221;</p>
<p>Naif sustu. Bedrana sabırsızlandı ama.</p>
<p>&#8220;Eeee,&#8221; dedi. &#8220;Ya  yeşil yakalı ağa?&#8221;</p>
<p>&#8220;Onu da anlatıram. Sen urganı getir. Bir sefer  sınıyalım hele.&#8221;</p>
<p>Bedrana duruyordu. Nedense çözülmek istemiyordu  yerinden. Naif omzuna cîbkundu yumuşacık.</p>
<p>&#8220;Yalandan ölmeye  bile nazlanisan,&#8221; dedi. &#8220;Deveden düşmüşsen, hop hopu arama. Alt tarafı  yalandan, Bedranay. Di, nazlanma ha&#8230;&#8221;</p>
<p>&#8220;Karayazım,&#8221; dedi  Bedrana duyulur duyulmaz bir sesle. Sonra gidip urganı getirdi.</p>
<p>Naif her şeyi daha  önce planlamış gibi gözle kaş arası, halkanın alt hizasına ne kadar  minder varsa yığdı.</p>
<p>&#8220;Hadi, Bedranay,&#8221; dedi. &#8220;Kancaya geçir. Önce  urganın bir ucunu, boyuna göre halkala emme.&#8221;</p>
<p>Bedrana&#8217;nın  ellerine bir titreme doldu. Yüreği parpazlandı. O bunun bir oyun  olduğunu bildiği halde bedeninin böylesine, süt gibi kesilmesine şaştı  kaldı.</p>
<p>&#8220;Can şirinmiş,&#8221; dedi. &#8220;Yalandan da olsa korkmuşam&#8230; Düğümü  sen at. Çangala geçir.&#8221;</p>
<p>&#8220;Olmaz,&#8221; dedi Naif bilmişçesine. &#8220;Her bir şeyi  kendi elinden ve de gönülden yapmalısan. Oyunumuzun hüneri bürda&#8230;&#8221;</p>
<p>Bedrana urganı bir  ucundan halkaladı güçlükle. Sonra başını çengele doğru dikti. Bu sıra  Naif karısının taze bedeninin orta yerine kollarını dolayıp minderlerin  üzerine hoplattı onu. Bedrana gönülsüz kalkan sağ kolunu uzatıp urganın  bir ucunu halkaya geçirdi. Sonra yere inmek istedi.</p>
<p>&#8220;Olmaz,&#8221; dedi  Naif. &#8220;Daha işin bitmedi. Urgana düğüm vurmalısan.&#8221;</p>
<p>Naif bacaklarından  kavrayıp yukarıya verdi onu. Bedrana bunu da başarmıştı. Şimdi odanın  ortasına yakın bir yerde, urgan sallanıyordu.</p>
<p>&#8220;iyi,&#8221; dedi  Bedrana yumuşak bir sesle. &#8220;Sabah olsun, takarım boynuma. Yalandan  olduktan sonra&#8230;&#8221;</p>
<p>Naif engel oldu karısına. Şimdi titreme sırası  ona sıçramıştı nedense. Ama Bedrana sezmedi kocasındaki bu değişikliği.</p>
<p>&#8220;Sabah olanda  asılacaktım, hani ya?&#8221; dedi Bedrana tekrardan.</p>
<p>Naif sözcükleri  tez tez sıraladı.</p>
<p>&#8220;Doğru söylüsen, Bedraney,&#8221; dedi. &#8220;Doğru  söyliysen emme, bir sefer sınıyalım. Oyunumuzu pekiştirmek gerek ceylan  gözlüm&#8230;&#8221;</p>
<p>Gerçekten ceylanın sürmeli gözlerine benziyordu  bu gözler. Ve ömrünün yarısına bile bakamamıştı bu karaak ışıklar  henüz.</p>
<p>Bedrana halkayı çenesinin altına getirdi.</p>
<p>&#8220;Böyle mi olacak  ağam?&#8221; dedi.</p>
<p>&#8220;Biraz daha kaydır,&#8221; dedi Naif çapaklı bir  sesle. &#8220;Boynuna iyice yapışsın. Ha şöyle&#8230;&#8221;</p>
<p>Bedrana halkayı  boynuna iyice yerleştirdi. Kara gözleri aşağıya dönmüştü. Naif&#8217;in  bakışlarıyla buluştular.</p>
<p>Bu sıra kurtlar, ulumalarını uzaklara  taşıyorlardı küçücük adımlarıyla. Naif de gün horozların ağzına  düşmeden, uzun bir süreden beri kurduğu ve bu gece oluşturduğu işini  bitirmek istedi. Karısının ayakları altındaki yastıklara bir tekme attı.  Ardından Bedrana&#8217;nın çırpınışlarına dayanamayıp gaz lambasını söndürdü.</p></div>
<div id="crp_related"><h3>Benzer Yazılar:</h3><ul><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/kaybolan.htm" rel="bookmark" class="crp_title">Kaybolan</a></li><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/maco.htm" rel="bookmark" class="crp_title">Maço</a></li><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/ask-doktoru.htm" rel="bookmark" class="crp_title">Aşk Doktoru</a></li><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/ukkas-bin-mansur.htm" rel="bookmark" class="crp_title">Ukkaş Bin Mansur</a></li><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/ve-saire.htm" rel="bookmark" class="crp_title">Ve-Şaire</a></li></ul></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hikayeyaz.com/bedrana.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Boynu Bükük Papatya</title>
		<link>http://www.hikayeyaz.com/boynu-bukuk-papatya.htm?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=boynu-bukuk-papatya</link>
		<comments>http://www.hikayeyaz.com/boynu-bukuk-papatya.htm#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 10 Feb 2010 09:09:56 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Fikret Doğan]]></category>
		<category><![CDATA[fikret doğan hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[fikret doğan hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[fikri uzun öyküler]]></category>
		<category><![CDATA[gerçek hayat hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[güzel hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye oku]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye özetleri]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye paylaş]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye yaz]]></category>
		<category><![CDATA[kıssadan hisse]]></category>
		<category><![CDATA[öykü oku]]></category>
		<category><![CDATA[papatya]]></category>
		<category><![CDATA[papatya hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[romantik hikayeler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hikayeyaz.com/?p=82</guid>
		<description><![CDATA[Canan, Seda, Emine akşam güneşinin kızıla boyadığı gökyüzünü hayran hayran izlediler. Karla kaplı ormandaki anne ve babalarının dağda yaktıkları meşe kömürü dumanına bakarak, onların kendilerine  mesaj yolladığını hayal edip, bunu okumaya çalıştılar. Hepsi yarın ki derslerini yapmak için üst kata çıktılar. Çocukların gürültüsü artınca, Ayşe Nine: ”  dersinizi sessizce çalışır ve bitirirseniz akşam yatmadan önce [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Canan, Seda, Emine akşam güneşinin kızıla boyadığı gökyüzünü hayran hayran izlediler. Karla kaplı ormandaki anne ve babalarının dağda yaktıkları meşe kömürü dumanına bakarak, onların kendilerine  mesaj yolladığını hayal edip, bunu okumaya çalıştılar. Hepsi yarın ki derslerini yapmak için üst kata çıktılar. Çocukların gürültüsü artınca, Ayşe Nine: ”  dersinizi sessizce çalışır ve bitirirseniz akşam yatmadan önce size papatya ile gelinciğin hikayelerini anlatacağım.” diye seslendi.   Çocuklar hep bir ağızdan “ yaşaaaasııııınnnnnn” diye bağırdılar.</p>
<p>Ayşe Nine, gülerek ekmek evine geri döndü. Akşam yemeği yapmak için, kendi yaptığı bulguru çıkardı. Kuruttuğu patlıcan ve biberleri de doldurmak üzere askıdan indirdi.  Salçasını hazırladı. Her şeyi kendi yetiştirmeye çalışırdı. Ayşe Nine,  çorba için de yazın hazırladığı tarhanadan üç kaşık  tencereye koydu. Yavaş yavaş karıştırırken düşünmeye başladı. İnsanların ağız tatlarını ne bozmuştu?  Çünkü İnsanlar artık eski yiyecekleri ve tatlarını bulamıyordu. Tohumlar tek kerelik olmuştu. Eskiden hormon kullanılmazdı. Domates domates gibi kokar, salatalık salatalık gibi. Şimdi normal olan bir şey kalmış mıydı? Balıklar, tavuklar hormonla on beş günde yetişiyordu. Ama tatları bozulmuştu. Hastalık da artmıştı bu hormonlar yüzünden. Şimdi yeni ayrımına varmışlardı insanlar. Şehirdekiler doğal yiyecekleri aramaya ba şlamışlar. Ne olmuştu da topraklarına tütün, şeker pancarı, çay, buğday, mısır ekemez olmuştular? Neden her şeyi dışarıdan almak zorunda kalmışlardı? En güzel domatesler onların bahçesinde olurdu. Şimdi domateslerin içi yok, kabukları meşin gibi olmuştu. Yumurta tavuklarını “kuş gribi var” diye öldürmüşlerdi.  Tavuksuz kalmışlardı…</p>
<p>Ne olmuştu? Neden dağlarını yiyip bitiren, taş ocakları ve beton santralarına izin verilmişti? Bir türlü kafası almıyordu. Önce muhtar, sonra kaymakam ve vali söz vermişlerdi. “Bir tek ağaç kesilmeyecek, kesilenin yerine yenisi dikilecek.&#8221; diye. Oysa bırakın ağaç dikmeyi,  çocukluğunda hayranlıkla izlediği  koca dağ giderek yok oluyordu. Torunlarına nasıl bir köy bırakacaklardı?…</p>
<p>Yaz- kış evlerin çatısını, bahçedeki mısırları, domatesleri, ormandaki ağaçları, çiçekleri, her tarafı  taş ocaklarından, beton santralinden savrulup gelen ince beyaz toz tabakası kaplıyordu…</p>
<p>Kafasında bin bir soru, bin bir yanıt dönüp duruyordu. Doluya koyuyor olmuyordu, boşa koyuyor  dolmuyordu. İçi sıkıldı. Kendileri iyi kötü yaşamışlardı. Ya torunları, ya torunlarının çocukları nasıl yaşayacaktı? Onları nasıl bir gelecek bekliyordu? Suyun olmadığı, savaşların harap ettiği bir dünya mı?  Giderek bozulan bir dünya mı? Oksijenin azaldığı, kirli bir dünya  mı? Kıyamet dedikleri  şey  yaklaşmış mıydı?</p>
<p>İç sıkıntısını gidermek için bir türkü tutturdu.” Çalın davulları çaydan aşağı, aman. Mezarım derin de kazın dostlar, belden aşağı. Aman ölüm yaman ölüm…” Akşam yemeğini ocağa koyup pencereden, dağların ardında batmakta olan güneşin mor-kızıltılı izini sürmeye başladı.</p>
<p>Çocuklar bağrışarak ekmek evine indiler. Ayşe Nine ocakta kaynamış mis gibi tarhanayı tabaklara koyduğunda buğusu ve kokusu bütün sofrayı kaplamıştı.  Çocuklar büyük bir iştahla çorbalarını içtiler. Hepsini sevdiği kurutulmuş patlıcan ve domateslerden yapılmış dolmalara, yanık köy yoğurdunu koyup afiyetle yediler. Hepsi o kadar çok yemişlerdi ki bir adım atacak halleri kalmamıştı. Ayşe Nine hepsini kaldırıp ellerini, ağızlarını yıkattıktan sonra dişlerini fırçalattı. Çocuklar neşe içinde ocağın yanına oturdular.  Bütün gözler Ayşe Nine&#8217;ye çevrilmişti.</p>
<p>Ayşe Nine” Sizlere Papatya’nın hikayesini anlatacağım. O zarif ve inceciktir. Boynun üzerindeki sarı göbeği beyaz yaprakçıklarla sarılıdır. Hepiniz kırlara çıktığınızda mutlaka papatyaları görmüş olmalısınız. İnsana mutluluk, neşe veren bir çiçektir Papatya. Hepiniz papatyayı koparıp, yapraklarını tek tek rüzgara bırakırsınız ve sorarsınız “seviyor sevmiyor, seviyor sevmiyor……..”</p>
<p>Onun boynu bükük olduğuna bakıp, onun korumasız, cılız, çektiğinizde kökünden söküp alacağınızı sanırsanız yanılırsınız. İşte size bu boynu bükük, küçük Papatya ile Rüzgar&#8217;ın hikayesini anlatacağım.</p>
<p>Çiçekler ülkesinde bütün çiçekler Nergis ile Kardelen çiçeğinin yaşadıklarını bilir ve bir birine aktarırmış.  Bütün çiçekler bir birini tanır ve bilirmiş. Çiçek ülkesinde her çiçeğin bir hikayesi de varmış; gelinciğin, güne bakan çiçeğinin ve diğerlerinin. İşte bu ülkede çok sık anlatılan masallardan biri de Papatya&#8217;nın Rüzgar&#8217;a karşı verdiği mücadele imiş.</p>
<p>Rüzgar, çiçekler ülkesinin tek hakimi olarak dolaşır, etrafa afra tafra yaparmış. Şişinerek, &#8220;benim öfkemden, şiddetimden korkmayan hiçbir canlı yoktur. Ben istediğimi bir nefeste yer ile yeksan ederim. Baş üstünde taç bırakmam “ der, övünür, hava atarak dolaşırmış.. Bunun zaafını bilen ağaçlar, Rüzgar&#8217;ı pohpohlarmış. “aman efendim, sepet efendim sizden büyük kimse yok. Siz püüüüüf dedi mi her yer toz duman olur” deyince bizimki püfüüür püffüüüür sesler çıkarırmış ağaçların dalları arasında. Ağaçlar,   Rüzgar&#8217;ın, çiçekleri, böcekleri korkutmak için avurtlarını şişirirken, yüzünün aldığı  şekle  bakıp, komik hallerine bıyık altından gülerlermiş. Fakat bereket Rüzgar bunun ayrımında değilmiş. Yoksa hırsla eser, dallarındaki çiçeklerini savurur,  koparırmış. Ağaçlar çiçeksiz ve meyvasız kalmaktan korkarmış . Rüzgar,  vuflaya vuflaya eser, çiçekleri korkutur, taç yapraklarını döker, kimilerinin boynunu bükermiş. Rüzgar&#8217;ın şımarık, hodbin tavırları kuşlar, böcekler arasında da sevilmezmiş. Bu yüzden Rüzgar&#8217;ın hiç samimi arkadaşı olmamış. Rüzgar herkesin kendinden kaçtığını, korktuğunu bu yüzden de arkadaş olmadığını bilir, ama önemsemez görünürmüş. Görünürmüş ama için için de üzülürmüş. Oyun oynayacak, dertlerini paylaşacak bir arkadaşı dostu sevgilisi olsun istermiş.</p>
<p>Rüzgar, yorgun ve canı sıkkın ovadaki gezintisini bitirmiş. Öğlen güneşinden korunmak için yukarıdaki Dağ Dere&#8217;nin yamaçlarındaki derenin kenarındaki çınar ağacının duldasına çekilip uzanmış. Öyle yorgunmuş ki  gözleri hemencecik kapanmış. Derin bir uykuya dalmış. Uykuda iken  alıp verdiği her nefes, sobanın üstündeki çaydanlık gibi hışıltı çıkarıyormuş. Öyle horlamaya başlamış ki horultusundan etraftaki kuşlar, böcekler rahatsız olmuş. Fakat kimse korkudan rüzgarı uyandırmayı dahi düşünemiyormuş. Fakat küçük, bembeyaz yaprakları olan Papatyacık sarı göbeğini nefesle doldurup bütün gücüyle “Heeeeeeeeeeeeeey, sen uyansana, HEEEeeeeeeeeey uyan. Ne çok horluyorsun.”diye bağırmış. Fakat Rüzgar, bu sesi duymamış olacak ki horultuyla uyumaya devam etmiş. Küçük Papatya, bir kez daha ama daha güçlü “heeeeeeeey heeeeeeeeeeeeeeey uyan”diye bağırmış. Rüzgar, göz kapakları nı zorlukla açmış. “Bir ses duydum bana bağırıyorlardı. Rüya mı gördüm acaba?” diye söylenmiş. Küçük Papatya ”hayııır rüya değil. Heyyyyyyy buraya bak ben çınar ağacının dibindeyim.”demiş. Rüzgar, gözlerini kocaman açmış. Ne görsün  çınarın hemen dibinde güzel mi güzel bir çiçek bembeyaz kollarını ağzına boru yapmış kendisine sesleniyor. Rüzgar, Papatya&#8217;nın yanına inmiş ona kim olduğunu sormak için ağzını açtığında zavalı papatyacık rüzgarın esintisinden sallanıp durmuş. Ama korkusuzca Rüzgar&#8217;a bakmış. Ona  çok gürültü yaptığını, kimseyi rahatsız etmeye hakkı olmadığını söylemiş. Rüzgar, bu cesur Papatya&#8217;dan çok etkilenmiş. O&#8217;nun korkusuz ve yalansız tavrını beğenmiş, O&#8217;na aşık olmuş.</p>
<p>Rüzgar, bu yeni duyguyla doğaya ve diğer canlılara daha sevecen daha şevkatli davranmaya başlamış. Aşk, her şeyi değiştirir, dönüştürürmüş. Rüzgar, böcekleri, çiçekleri korkutmaktan vaz geçmiş. Onların tohumlarını alıp ötelere taşımış. Ağaçların ve çiçeklerin polenlerini birbirleriyle buluşturup gelecek mevsime yeniden çıkmalarını sağlayacak zemini hazırlamış. Herkes Rüzgar&#8217;ın bu kadar değişmesine şaşmış. Onun Papatya’ya  aşık olduğunu duyunca şaşırmışlar. Bazı çiçekler Papatya&#8217;yı kıskanmış. Bazı çiçekler de Papatya&#8217;nın Rüzgar&#8217;ı sevmediğini, korkudan O&#8217;nun yanında kaldığını fısıldayıp durmuşlar. Zaman akıp geçmiş. Rüzgar, her gün ovaları dağları dolaşıp gelir Yukarı Dağ Dere&#8217;deki Papatya&#8217;nın yanında dinlenirmiş…..</p>
<p>Rüzgar, yine sabah sabah daha güneş  gök yatağından kalmak üzereyken etrafta vınlaya vınlaya dolaşmaya başlamış. Ağaçları, kuşları, böcekleri, çiçekleri ıslak nefesiyle  uyandırmış.  Bütün canlılar uyandıklarında üzerlerindeki ıslak şeyin rüzgarın nefesi olduğunu anlamışlar. Rüzgar, her sabah onlara çiğ tanesi bırakır onlara değiştiğini gösterirmiş. Fakat çiçeklerin arasındaki fısıltı dönmüş dolaşmış rüzgarın kulağına gelmiş. Çıkarılan söylentiye inanmış.  Rüzgar&#8217;ın içine bir şüphe düşmüş.  Şüphe ve güvensizlik en sağlam ilişkileri yıkacak kadar  güçlüymüş. Şüphe Rüzgar&#8217;ı kollarına almış ve onu sıkmış sıkmış. Rüzgar duyduklarına inanmış. Bu yüzden çok kızmış, öfkelenmiş. Vınlaya, vuvlaya çınarın dibinde uyuyan Papatya&#8217;nın başucuna gelmiş. Öyle esmiş öyle esmiş ki zavalı Papatyacık ne olduğunu anlamadan tek tek yapraklarını rüzgarın esintisine kurban vermiş. Yaprakları kopan Papatya, ellerini yüzüne kapatmış ağlamış, ağlamış. Çünkü sevgilinsin kendine haksızlık ettiğini, söylenenlerin yalan olduğunu anlatamamış. Rüzgar, O&#8217;nu dinlememiş bile. Çekip gitmiş. Zavallı Papatyacık boynu bükük kala kalmış. Zaman akıp geçmiş…</p>
<p>Rüzgar öfkesi geçip, yeniden kırları, ovaları dolaşmaya başlamış. Bir gün yine  dolaşırken sevgilisyle tanıştığı yere gelmiş. Çınar ağacının dalları arasında vuuffff  vuufff diye dolaşıp dururken.Çınar ağacından bütün gerçeği öğrenmiş.  Fakat Papatya oracıkta yokmuş. Rüzgar bütün dünyayı dolaşmış en sonunda Papatyasını Yukarı Dağ  Dere&#8217;nin  tepesindeki saklı gölün yanında bulmuş. Rüzgar, yaptığından pişman olduğunu söylemiş. Ama küçük Papatya asla onu affetmemiş.  Rüzgar, bin pişman ayrılmış. Biliyormuş ki artık kimse onu Papatyası kadar sevmeyecek.</p>
<p>Rüzgar, gördüğü herkese“ Sakın haaa, güvensizlik ve kuşku yüzünden, insanlar, arkadaşlar, sevgililer bir birlerini anlamadan, dinlemeden suçlamasınlar.  İçindekileri ve sorunlarını doğruca bir birlerine anlatsınlar. Benim yaptığımı yapmayın” diye öğüt vermiş.</p>
<p>Bütün sevgililer, kırdaki papatya sorarlar “rüzgarı, seviyor musun sevmi yor musun?&#8230; Yanıt koparılan her papatyada saklıdır.</p>
<p>Ayşe Nine, Papatya&#8217;nın hikayesini bitirir bitirmez çocuklar hep bir ağızdan konuşmaya başladılar. Ayşe nine, ” biraz kendi kendinize oynayın. Yatmadan önce size yeni hikaye anlatacağım. “ dedi.</p>
<p>Çocuklar kendi aralarında iki grup oluşturup ben kimim oyununu oynamaya başladılar. Saatlerce süren oyun, yenileceğini anlayan Çınar&#8217;ın mızıkçılık çıkarmasıyla son buldu. Ortalık karıştı. Her kafadan bir ses çıkmaya başladı. Olaya Ayşe Nine el koydu. Çocukların her birinin pijamalarını giydirdi. Ellerini yüzlerini  yıkattıktan sonra dişlerini fırçalattı. Hepsini bir bir koklayarak öptü. Çocukların hepsi böcü böcü, Ayşe Nine&#8217;ye bakıyordu. Uykudan önceki masalı bekliyorlardı.</p>
<p><strong>Fikret Doğan<br />
</strong></p>
<div id="crp_related"><h3>Benzer Yazılar:</h3><ul><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/bencil-nergisin-hikayesi.htm" rel="bookmark" class="crp_title">Bencil Nergis&#8217;in Hikayesi</a></li><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/kayip-dunyanin-masallari.htm" rel="bookmark" class="crp_title">Kayıp Dünyanın Masalları</a></li><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/gelin-olamayan-gelincik.htm" rel="bookmark" class="crp_title">Gelin Olamayan Gelincik</a></li><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/baharin-ve-mevsimlerin-dogusu.htm" rel="bookmark" class="crp_title">Bahar&#8217;ın ve Mevsimlerin Doğuşu</a></li><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/toprak-kiz.htm" rel="bookmark" class="crp_title">Toprak Kız</a></li></ul></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hikayeyaz.com/boynu-bukuk-papatya.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kaybolan İnsanlık</title>
		<link>http://www.hikayeyaz.com/kaybolan-insanlik.htm?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=kaybolan-insanlik</link>
		<comments>http://www.hikayeyaz.com/kaybolan-insanlik.htm#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 08 Feb 2010 09:39:46 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Mükerrem Bulut]]></category>
		<category><![CDATA[duygusal hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[gerçek hayat hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[gerçek hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[gergin hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[hayat hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye oku]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye paylaş]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye yaz]]></category>
		<category><![CDATA[hikayeler]]></category>
		<category><![CDATA[mükerrem bulut hikayeleri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hikayeyaz.com/?p=42</guid>
		<description><![CDATA[ Trafik ilerlemedikçe Metin bey  boncuk boncuk ter döküyor bir an önce Hastaneye yetişmek istiyordu.  Kucağındaki yarı baygın yavrusuna baktı müşfik bir edayla. Yanında  telaşla ağlayan eşine baktığında onunda son derece telaşlı olduğu ve  içinden dualar ettiğini görünce oda bir an önce ulaşabilmek için bildiği  duaları mırıldanmaya başladı.Serpilin yaşlı gözleri [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family: verdana,arial; font-size: x-small;"> Trafik ilerlemedikçe Metin bey  boncuk boncuk ter döküyor bir an önce Hastaneye yetişmek istiyordu.  Kucağındaki yarı baygın yavrusuna baktı müşfik bir edayla. Yanında  telaşla ağlayan eşine baktığında onunda son derece telaşlı olduğu ve  içinden dualar ettiğini görünce oda bir an önce ulaşabilmek için bildiği  duaları mırıldanmaya başladı.Serpilin yaşlı gözleri sürekli  oğlundaydı.Ateşten iyice kendinden geçmiş,günlerdir ishal olmasından  dolayı iyice bitkin düşmüştü.Evde bir türlü iyileşmeyen oğullarını  şehrin en büyük hastanelerinden birine götürmeye karar vermişlerdi ama  işçi çıkış saatine denk geldiği için ağır ilerleyen trafiğe  takılmışlardı.Hastane bahçesine gelince derin bir oh çekerek Rablerine  şükrettiler.Aceleyle cebinden para çıkarıp şoföre uzatan Metin,para  üstünü almadan dışarı çıkıp oğlunu kucağına alarak acil kapısına  yöneldi.Serpil şoförün verdiği para üstünü ve oğullarının eşyalarını  alarak inerken şoför,</span></p>
<p>- Geçmiş olsun abla.Üzülmeyin çocuk bu iyileşir. Allah şifalar  versin sözünü, iyice uzaklaşarak yanıtladı telaşlı anne.Acilin kapısına  geldiklerinde Metinin kucağında yavrusu ardında eşi Serpil, uzayan  kuyruğu gördüklerinde üzüntüleri bir kat daha artmıştı.İçeri girmeye  çalışırlarken her kafadan birden uğultu halinde sesler yükselmiş sıraya  girmelerini söyleyen artık sabrı kalmayan bir yığın insanla  karşılaşmışlardı.İçeride iki doktor olmalı ki,kuyruk hızla ilerlemesine  rağmen zaman bir türlü geçmek bilmiyordu sanki.Kucaklarında yarı baygın  olan yavrularının bir an önce muayene olarak tedavisine başlanmasını  istiyorlardı.Telaş ve tedirginlikle geçmek bilmeyen zamanı ateşten ter  içinde kalan oğullarını okşayarak unutmaya çalışıyorlardı ki nihayet  sıra onlara geldi.Ufacık odaya girdiklerinde Doktor oturduğu yerden  bıkkın bir şekilde;</p>
<p>- Yatır çocuğu ve sırtını aç. Şikayeti ne?</p>
<p>Diye sorduğunda telaşlı anne ve baba bir ağızdan başladılar  konuşmaya. Doktor kızmış olmalı ki hiddetli bir ses tonuyla bağırmaya  başladı;</p>
<p>- İkiniz birden değil,biriniz anlatsın da bende anlayayım.Sadece  sizin çocuğunuz mu hasta zannediyorsunuz.Salgın var. Şimdi annesi sen  anlat bakalım.</p>
<p>- Doktor bey üç gündür ishal ve kusuyor. Ateşi de bugün çok  fazlaydı.Bir türlü düşüremeyince</p>
<p>- Tamam tamam</p>
<p>Doktor ağır adımlarla kalkıp gözlerine ve bademciklerine bakıp  bir iki defa öksürttü çocuğu.Masasına geçip kağıda bir şeyler yazmaya  başladı.Dışarıda bekleyenlerin kavga sesleri içeriye kadar  geliyordu.Kuyrukta bekleyenler yakınlarının hasta olmalarından dolayı  telaş ve üzüntüyle ağır ilerleyen sıradan dolayı bir birlerine  sataşıyorlardı.Onlar daha kuyruktayken hastanede çalışanların yakınları  ve malum torpillilerin içeri girmeleri,hasta yakınlarını çileden  çıkarıyordu.Doktor da tüm bunlardan bıkmış vaziyette bir yandan  söyleniyor diğer yandan da yazmaya devam ediyordu.</p>
<p>- Şu tahlilleri derhal yaptırıp sonuçlarını bana getirin.Hadi  sıradakiii.</p>
<p>Metin ve Serpil çocuklarını kucaklayarak çıktılar dışarıya.Kapıdaki  izdihamdan zoraki geçerken kuyruğun daha da uzadığı dikkatlerini  çekti.Muayene olabilmenin verdiği huzurla tahlil kuyruğuna girdiler.Uzun  bir bekleyişin ardından işlerini halletmişlerdi ama onlarında hali  kalmamıştı.Son olarak tahlil sonuçlarını  doktora göstermek üzere bu  defa kuyruğu yararak girdiler odaya.Tahlil sonuçlarını inceleyen Doktor</p>
<p>- Hımm. Bu gece burada kalması lazım.Acil yatanların bulunduğu  bölüme gidip çocuğu yatırın.Serum taksınlar.Gece nöbetçi arkadaş  bakacak.</p>
<p>Yarı baygın olan çocukları yine kucaklayarak yatanların  bulunduğu odaya geldiklerinde onları kötü bir sürpriz  bekliyordu.Yataklar doluydu.Hatta ikişer kişi yatıyorlardı  yataklarda.Kapının girişinde boş duran sedyeye  yatırıp hemşireye  anlattılar durumu.Reçeteyi inceleyen hemşire getirdiği serumu taktıktan  sonra sinirli bir şekilde hasta yakınlarının odadan çıkmaları  gerektiğini aksi takdirde onlarında burayı terk edeceklerini  söyledi.Kimse hasta olan yakınlarını bırakıp çıkmak istemeyince iyice  hiddetlenmişti.Bu defa azarlar vaziyette çıkıştı;</p>
<p>- Eğer buradaki kalabalık dışarı çıkmazsa Doktorlar da bizde  müdahale etmeyeceğiz.Siz bilirsiniz.</p>
<p>Metin son bir kez daha baktı evladına.Alnına sıcacık bir öpücük  daha kondurup bahçeye gitti.Kafeterya ya oturup bir çay istedi. O gün  çok yoğun geçmişti.Yorgunluğunu ancak bu şekilde atabilirdi.Garson çayı  getirip masaya bırakmıştı ki,karşı masada oturan inceden esmer bir adam  bir paket içinde bisküvi uzatarak;</p>
<p>- Buyur kardeş sende ye.Ben yarısını yedim bitiremedim.</p>
<p>Metin almak istemedi önce.Yavrusu orada yatarken boğazından bir şey  geçmiyordu ki.Adam bu defa oturduğu yerden kalkıp Metinin yanına oturup  konuşmaya başladı;</p>
<p>- Geçmiş olsun kardeş.Seninde mi hastan var?</p>
<p>- Evet.Oğlum hasta.Acilde serum taktılar,beni de dışarı  çıkarttılar.Vakit geçirmeye çalışıyorum.Ya senin kimin var?</p>
<p>- Benimde hanım doğum yapacak.Heyecanlıyım yani.Saatin var  mı?</p>
<p>- Saat 3.30</p>
<p>- Çok geç olmuş.Bir türlü haber gelmedi.</p>
<p>Adam garsondan bir tane çay istedi.Garson çayı getirdiğinde  bisküviyi bir kez  daha uzattı tedirgin bekleyişli Metine.Metin de az  evvel sohbet ettiği bu adamı kırmak istemediği için adamın uzattığı  paketten bir tane alıp çayla beraber yedi.Adamla tekrar muhabbet  ediyorlardı ki,göz kapaklarına hakim olamıyordu.Üzerine müthiş bir uyku  hali çökmüştü.Uyumak istemiyordu.Uyumamalıydı.Direniyor ama vücuduna bir  türlü hükmedemiyordu.Derken masaya yığılıp kaldı.</p>
<p>Serpil,vakit gece yarısını çoktan geçtiği halde yanlarına  gelmeyen Metini merak etmişti.Mutlaka gelir bir ihtiyaçları olup  olmadığını sorardı.Oğlunu da çok merak edeceğini bildiği için ters bir  şeylerin olduğunu düşünerek,serumun etkisiyle uyuyakalan oğlunu yan  yataktaki çocuğun annesine emanet ederek bahçeye gidip Metini aramaya  koyuldu.Gözleri koca bahçeyi bir çırpıda taradı.Görünürlerde  yoktu  Metin.Az ileride iki adamın ortasında sürüklenerek götürülen birine gözü  ilişti sonra.Zoraki götürülen baygın kişi Metindi.Onu görmesiyle çığlık  atmaya başladı.</p>
<p>- İmdaaaat! Yardım ediiiin! Metin,Metin.Metini götürüyorlar.</p>
<p>Adamlar çığlığı duyar duymaz Metinin kollarından sürükleyerek  yanlarına yanaşan taksiye binip hızla uzaklaştılar oradan.</p>
<p>Gecenin kör karanlığında Serpilin çığlıkları hastane bahçesini  inletiyordu.Eşinin götürüldüğünü gördüğü halde bir şey yapamamak onu  çıldırtıyordu.Başına toplanan kalabalığın sorularına cevap verecek güç  bulamıyordu kendinde.Sadece telefon etmek geldi aklına.Uzatılan  telefondan Metinin ablasını arayıp olayı heyecanla ağlayarak  anlattı.Karşı taraf olayı tam kavrayamasa da hıçkırıklar la beraber;</p>
<p>- Hemen geliyoruz sen merak etme..</p>
<p>Telefonu kapattı genç anne.Ama hıçkırıkları hala kesilmemiş bu  yaşananların bir rüya olabileceğini düşünüyordu sadece.Yaşananlara bir  anlam veremiyor,gözlerinin önünde götürülen eşine mi yoksa acilde yatan  çocuğuna mı üzülsün.Kendini yalnız ve çaresiz hissediyordu.Başına  toplanan meraklı insanları görmüyor sadece bu kabusun bitmesi için dua  ediyordu,;</p>
<p>- Allah’ım ne olur bize yardım et.</p>
<p>O an çok yalnızdı,şaşkındı,çaresizdi.Yardım isteyeceği sadece Rabbi  vardı.</p>
<p>Koşar adımlarla gelen kalabalığa takıldı gözü.Bunlar Metinin anne  baba ve ablasıydı.Şaşkınlık ve üzüntü içerisinde neler olup bittiğin  soruyorlardı oysa Serpil de onlardan farklı değildi ki.O da ne olup  bittiğini bilmiyor tek bildiği baygın olan eşinin bir taksiye  sürüklenerek götürüldüğüydü.Onlar sürekli soruyorlardı;</p>
<p>- Metin nerede? Ne oldu Serpil?</p>
<p>Serpil hıçkırıklarla ağlıyor cevap bile veremiyor sadece,</p>
<p>- Onu götürdüler,onu götürdüler sürükleyerek götürdüler bir  taksiyle..</p>
<p>- Nereye?</p>
<p>- Bilmiyorum</p>
<p>- Ya çocuk nerede?</p>
<p>- Acilde yatıyor ona  da hiç bakamadım</p>
<p>Gözlerinde akan yaşlara hakim olamıyor anlattıklarıyla gelenlerin  daha fazla panik ve endişeye sürüklediğinin farkına bile varamıyor  sadece bu olan bitenin bitmesini istiyordu.Şimdi ne yapacaklardı.Abla  çocuğun yanına giderken diğerleri de en yakın karakola giderek olan  biteni anlattılar.Polis meraklanmamaları gerektiğini en yakın zaman da  Metini bulup onlara haber vereceklerini söyleyerek evlerine gönderdi  onları.</p>
<p>Nihayet sabah olmuş,iyileşen çocuğu da alarak  evlerine gelip  karakoldan gelecek haberi beklemeye başladılar.Olayı duyan akrabaların  soruları,onları daha da bunaltıyordu.Aile bilinmezlik ve üzüntü  içerisinde beklerlerken gece yarısı olmuştu.Akrabalar evlerine  gitmiş,aile yine yalnız kalmışlardı ki,telefon çaldı.Serpil koşarak açtı  telefonu.</p>
<p>- Alo Metin beyin evi mi?</p>
<p>- Evet buyurun</p>
<p>- Siz kimsiniz?</p>
<p>- Ben eşiyim.</p>
<p>- Biz karakoldan arıyoruz Bize anlattığınız olay üzerine.Yarım saat  kadar önce aynı hastanenin bahçesine bir yaralı bırakılmış.Sizin  tarifinize çok uyuyor.Gelip bir bakın isterseniz.</p>
<p>- Tamam hemen geliyoruz</p>
<p>Telefonu kapatır kapatmaz konuşulanları anlatıp hızla çıktılar  evden.Yol hiç bu kadar uzun gelmemişti onlara.Nihayet hastaneye  geldiklerinde koşar adımlarla girdiler içeri.görevliye durumu anlatıp   ilgili doktoru beklemeye başladılar.Doktor yanlarına geldiğinde telaşla  soruları sıralıyorlardı;</p>
<p>- Doktor bey Metin nerede? Nesi var?Ne olur görelim onu .</p>
<p>- Sakin olun. Onun olup olmadığından emin değiliz. Sadece olabilir  dedi Polis arkadaşlar.Hastanın yanına bir gidelim.</p>
<p>Doktor önde Metinin ailesi endişeli bir şekilde arkalarında tarif  edilemez bir telaşla ilerlediler.Odaya girdiklerinde sevinç ve hüznü bir  arada yaşıyorlardı.Yatakta yatan Metindi.Bu defa da merak sarmıştı her  birini.Ne olmuştu? Neden yatıyordu?Hiçbir anlam veremiyor sadece  doktorun ağzından dökülecek cümleleri bekliyorlardı.Serum  takılmış,baygın vaziyette yatan Metine baktılar.Baba yüreği daha fazla  dayanamadı.Akşamdan beri yaşananların ve gördükleri bu manzara  karşısında olan biteni anlamadan yorgun vücudu yere yığıldı.Babasını da  bir tarafa yatırmışlar ona da müdahale ediliyordu ki,Serpil metanetle  doktora ne olduğunu sorunca oda anlatmaya başladı;</p>
<p>- Hastanenin kapısına bırakmışlar.İlk müdahalesini yaptık.Şu anda  gayet iyi.Korkulacak bir şeyi yok,merak etmeyin.Yaptığımız tetkikler  sonucundaa&#8230;</p>
<p>Doktor yutkundu.Her biri gözlerini açmış sessiz bir şekilde Doktorun  ağzından çıkacakları bekliyordu.Merakla sordular;</p>
<p>- Evet doktor bey!</p>
<p>- Tetkiklerin sonucunda böbreğinin tekinin alınmış olduğunu gördük.</p>
<p>Aile daha fazla şoka girmiş.boş gözlerle birbirlerine  bakıyorlardı.Bu nasıl olabilir di?Şehrin merkezinde,hem de bir sağlık  kuruluşunun kafeteryasında böylesi bir şey olabilirmiydi?Ve kimler  yapardı bunu?</p>
<p>Hangi vicdan bunu yapar? Hangi vicdan buna müsaade ederdi?Bunu yapan  veya yapanlar insanlıklarını kaybetmiş olmalılardı.Bir insan malını  kaybedebilir.Eşini,dostunu,en çok sevdiği ve değer verdiği şeyleri hatta  sağlığını bile.Ama insanlığını kaybetmemeli insan.İnsanlığını  yitirmemeli.Bir insanı kaçırarak ondan izinsiz böbreğini alan hatta  çalan birinin insanlığı sorgulanamaz ki.</p>
<p>Evet duyarlılığımızı kaybettik.Ahlakımızı,güvenimizi,sevgimizi,hoş  görümüzü,yardımlaşma duygumuzu, paylaşmamızı kaybettik.Ama maalesef tüm  bunların toplamı olan insanlığımızı da kaybetmişiz..Evet insanlığımızı  kaybettik, hükümsüzdür&#8230;</p>
<p><span><span style="font-family: verdana,arial; font-size: x-small;">Mükerrem BULUT</span></span></p>
<div id="crp_related"><h3>Benzer Yazılar:</h3><ul><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/leonidov.htm" rel="bookmark" class="crp_title">Leonidov</a></li><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/ethem-babanin-ciftligi.htm" rel="bookmark" class="crp_title">ethem babanın çiftliği</a></li><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/sakal.htm" rel="bookmark" class="crp_title">Sakal</a></li><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/herkes-kendini-yasar.htm" rel="bookmark" class="crp_title">Herkes Kendini Yaşar</a></li><li><a href="http://www.hikayeyaz.com/italyan-usulu-bosanma.htm" rel="bookmark" class="crp_title">İtalyan Usulü Boşanma</a></li></ul></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hikayeyaz.com/kaybolan-insanlik.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
