
Çok eski zamanlarda çok uzaklarda bir ülke vardı. Dağların arkasında yemyeşil bir ovaya kurulmuş, insanların yüzünden gülücük eksik olmayan, pırıl pırıl bir ülkeydi burası. Bu ülkenin insanları şimdi her zamankinden daha mutluydular. Çünkü yıllar sonra padişahlarının nihayet bir çocuğu olmuştu. Nur topu gibi, güzeller güzeli, elleri yumuk yumuk, yanakları al al bir kız bebek. Kurbanlar kesildi, [...]
Continue reading...Salı, Mart 2, 2010
“Bir ayna da, bazı bazı, bir tuz gölü gibi gözleri yakar.” Exupery Hüznü sonsuzmuş gibi hissettiren bir nağme sürüyor içimde. Bir türlü bitmeyen yollara mecbur bir yolcu için hasret öyle eski, öyle uzun bir takvim ki mesafelerinde kaybolmayacak gönül bulunmaz. O mesafelerde kaybolmayı ben seçmemiştim. Düze çıkmayı düşlerken, sineme aşılamayan kalelerin surları örülüyordu, farkında olamamıştım. O mesafelerin kalbimdeki derinliklerine [...]
Continue reading...Cumartesi, Şubat 27, 2010
Onu ilk gördüğü anı unutamıyordu. Bir gazetede ‘ücretsiz teriyer verilecektir’ ilanını okuduğunda, hemen telefon etmiş, hayvanı görmek ve sahiplenmek istemişti. Bu hayvan sevgisini Can’a sevgili arkadaşı Meliha Yılmaz aşılamıştı. Oysa daha bir ay öncesine kadar Can’ında, canı kadar sevdiği bir teriyeri vardı. Daha iki aylıkken almış, üç yaşını henüz geçmişti [...]
Continue reading...Perşembe, Şubat 25, 2010
Her şey dört dörtlüktü. Salon muntazam bir şekilde süslenmiş, masalar en güzel yemeklerle döşenmiş, sünnet çocuğunun yatağının üstüne altın yaldızlı harflerle “Cankut” yazılmıştı. Cankut’un anne ve babası bu güzel geceyi organize edebilmek için çok sıkıntı çekmişlerdi, fakat her şey hallolmuştu işte. Hem de tam istedikleri gibi. Artık o çok önemli [...]
Continue reading...Perşembe, Şubat 18, 2010
Erkek kapıyı açtıktan sonra geri çekildi. Geçmesi için karısına yol verdi. Ellerinde küçük yol çantaları, bavullarıyla eve girdiler. Bir tuhaftı evin içi. On gündür insansız kaldığını belli eden bir hava, bir yabancılık kokusu sinmişti her köşesine. Kadın salonun bahçeye bakan pancurlarını açtı. Nisan başlarında bir ikindi üstünün hızı geçmiş güneşi eşyayı aydınlattı. —Şu hale bak, dedi. [...]
Continue reading...Perşembe, Şubat 18, 2010
Zarfın içinden çıkan mektubun ince satırlarını çok eski bir aşinanın yüzünü hatırlar gibi tanıdı. Bu mektup ondan geliyordu. Gözlerinin önünde 30 sene evvelki son manzara canlandı: Basit ve eski mobilyaları, yırtık perdeleri, kirli camları olan küçük bir odada karşı karşıya oturmuşlardı. Ortada bir masanın üstünde hazırlanmış bir bavul duruyordu. Masanın altında [...]
Continue reading...Perşembe, Şubat 18, 2010
Kendimi hafifçe heyecanlı hissediyordum: Bir sürü sıgara içmiştim; son olsun diye bir tane daha yaktım. Bu biter bitmez yatağa girmeliydim: Yarın vücudum dinlenmiş, zihnim açık olmalıydı. Sıgarayı içerken Hâmid’den ve mesela bir Davalaciro diskuru veya Ankara’nın ünlü eleştirmecisinden, kendi diliyle yazılmış bir söyleşi okuyayım dedim; ama baktım ki heyecanım bütün anlayışsızlığımı [...]
Continue reading...Perşembe, Şubat 18, 2010
Mikail’in kalbi durdu. Soğuk ve yorgun bir hesaplaşma gecesinin sonunda, bakımsızlıktan eksilmiş dişleri bir türlü tamamlanamayan iki küçük çocuğunun ve dudaklarından kahırlı beddualar dökülen karısının hazin bir sessizlik ve fakirlik içinde oturdukları,duvarlarından acı sular sızan evinde; ağladığını değil, yenilmişliğin acısıyla ağladığını saklamaya çalışırken, ansızın kalbi durdu. Onun kalbinin durduğu anı ben [...]
Continue reading...Pazartesi, Şubat 15, 2010
Kahramanımızın adı Leonidov. Neden bu tiplemelere ‘kahraman’ veya ‘anti-kahraman’ denir pek anlamı yok galiba, ama bu sefer bizimkinin adı Leonidov işte. Tabii Leonidov olmasının çok fazla bir önemi yok. Belki de biraz anlamlıdır bu isim, neyse .. Hani ‘düşman ayağa bakar’ veya ‘tepeden tırnağa’ gibilerden deyimler vardır ya, ister istemez [...]
Continue reading...Pazartesi, Şubat 15, 2010
Adını ilk kez, memuriyet hayatına başladığım gün duydum. Dairedeki arkadaşlar, aralarında para toplayıp şık bir dolma kalem almışlar. İçlerinden biri: “Bizden sana küçük bir hoş geldin hediyesi” dedi. Bir başkası gülerek, “Ve Feridun Bey’den…” diye ekledi. Feridun Bey’in kim olduğunu sormadım. O gün hasta olduğu için gelememiş bir hizmetli, bir memur, ya da üst düzey [...]
Continue reading...
Perşembe, Mart 4, 2010
0 Yorum